14 Mart 2026
Ali Babacan- 14 Mart 2026- Manisa İftarı
Manisa Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nin çok değerli başkanı,
Manisa iş dünyasının kıymetli temsilcileri,
DEVA Partisi’nin değerli milletvekilleri, genel başkan yardımcıları, teşkilat mensupları;
Bu program vesilesiyle bizlerle beraber olan sivil toplum kuruluşlarımızın, meslek örgütlerimizin değerli temsilcileri,
Değerli basın mensupları,
Kıymetli misafirler,
Hanımefendiler, beyefendiler,
Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyor,
MANSİAD’ın düzenlemiş olduğu bu iftar programına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.
Ramazan’ın bereketini ve paylaşmanın huzurunu hissettiğimiz;
Aynı sofrada buluşmanın güzelliğini yaşadığımız bu mübarek akşamda;
Bizlerle beraber olan herkese, tüm MANSİAD mensuplarına şükranlarımı sunuyorum.
Rabbim tuttuğumuz oruçları kabul eylesin;
Sofralarımızdan bereketi, gönüllerimizden muhabbeti eksik eylemesin;
Bizleri birlik ve kardeşlik içinde nice Ramazanlara ulaştırsın inşallah.
Sözlerimin hemen başında, dün kaybettiğimiz kıymetli tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya huzurlarınızda bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum.
İlber Hoca, hayatını ilme adamış, tarih bilincinin toplumda kökleşmesi için yıllarca emek vermiş, çok kıymetli bir ilim insanıydı.
Geride bıraktığı eserler, yetiştirdiği öğrenciler ve fikir dünyamıza kattıklarıyla her zaman saygıyla anılacaktır.
Benim de yakından tanıdığım, ara ara oturup sohbet ettiğim, birikiminden istifade ettiğim bir insandı.
Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’i de bu akşam rahmetle anmak istiyorum.
Gençliğiyle, dinamizmiyle, hoşgörüsüyle birçok gönlü fethetmiş, Manisalıların kalbini kazanmış çalışkan bir siyasetçiydi Ferdi Zeyrek.
Manisa halkı için bu sene gerçekten zor bir sene oldu, farkındayım.
Şehzadeler Belediye Başkanı kıymetli Gülşah Durbay da genç yaşta hayatını kaybetti.
Umuyorum ki onun hem Şehzadelere hem Manisa'ya dair kurduğu hayaller Manisalı nice gence ilham olacak, nice gence umut olacak.
Her iki belediye başkanımıza da Allah'tan tekrar rahmet; ailelerine, sevenlerine ve tüm Manisa halkına bir kez daha başsağlığı diliyorum.
Bugün ayrıca biliyorsunuz 14 Mart.
Başta fedakâr hekimlerimiz olmak üzere, tüm sağlık çalışanlarımızın da Tıp Bayramı'nı kutlamak istiyorum.
Çalışma şartlarının iyileştiği, meslek memnuniyetinin arttığı, sağlıkta şiddet sorununun çözüldüğü bir Türkiye hedefimizi tekrar burada özellikle vurgulamak istiyorum.
Değerli misafirler,
Yüz yıllardan bu yana üretimin, emeğin ve bereketin toprağı olan Manisa’dayız.
Sanayimize güç katan fabrikalarıyla, Gediz Ovası’nın verimli topraklarıyla, bağlarıyla, zeytinlikleriyle meşhur Manisa’dayız.
Manisa üretimin, çalışkanlığın ve girişimciliğin adıdır.
Manisa, Türkiye’nin en önemli sanayi merkezlerinden biridir.
Manisa Organize Sanayi Bölgesi, ilçelerdeki diğer organize sanayi bölgeleriyle de beraber düşündüğümüzde gerçekten yüzlerce, binlerce tesise ev sahipliği yapar, on binlerce vatandaşımıza istihdam sağlar ve ülkemizin ihracatına ciddi katkılar sunar.
OSB, elektronikten beyaz eşyaya, otomotiv yan sanayinden makine üretimine kadar, pek çok alanda Türkiye ekonomisinin önemli omurgalarından birisini teşkil eder.
Ancak, bunca potansiyele rağmen, Manisa’nın sanayicisi de, girişimcisi de, çalışanı da kendisini yalnız hissediyor şu anda.
MANSİAD'ın kuruluşu vesilesiyle ben tekrar sizleri özellikle topluca tebrik etmek istiyorum.
Çünkü Manisa'nın sesi olacak, Manisa adına gelip karar vericiler nezdinde girişimde bulunacak ve etkili olacak kuruluş sayısı maalesef çok fazla değil.
Özellikle derdi bizzat yaşayan, sıkıntıları bizzat gören, tabiri caizse damdan düşenlerin, yani sizlerin böyle organize olması, bir dernek çatısı altında buluşmanız ve birbirinizi yakından tanımanız ama belki de daha önemlisi Manisa'nın sesine ses katmanız, gücüne güç katmanız gerçekten çok çok kıymetli.
Bu güzel girişime öncülük yaptığı için değerli başkanımız Abdullah Bey başta olmak üzere yönetimde olan ve bu dernekte mensup olan tüm sanayicilerimize, iş insanlarımıza ben tekrar buradan özellikle teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Çünkü organize olmadan, bir araya gelmeden maalesef etkili olmak zor oluyor.
Organize olmak bile bazen yetmiyor.
O sesin etki oluşturması, karşınızda belediyelerden ya da hükümetten karar olarak yapıcı, olumlu, düzgün kararlar alarak dönmesi yine de çok çok zor çalışmaları gerektirebiliyor.
Şu anda maalesef Manisa dahil pek çok şehrimizde sanayicimiz yüksek faizle boğuşuyor. Yeni yatırımı aklından geçiren herhalde çok çok az.
Artan maliyetler ve bastırılmış döviz kuru gerçekten firmalarımızın rekabet güçlerini tamamen zorlaştırmış durumda.
Uluslararası rakipleri karşısında da gerçekten rekabet karşısında çok çok büyük sıkıntılar içinde olduğunuzu biliyoruz, duyuyoruz, yaşıyoruz ve bizzat gittiğimiz pek çok ilde de müşahede ediyoruz.
Sanayi üretimi, ihracat, her geçen ay daha da zorlaşıyor.
Bazen ekonomide yüksek faiz dönemi gerekir.
Bazen merkez bankaları şok terapi uygulamak zorunda kalır. Özellikle önemli krizler döneminde.
Fakat merkez bankalarının faiz yükseltmesi aslında hükümetlere bir fırsat penceresi açar.
Yani merkez bankaları bir bakıma der ki "Bak ben faizi yükselttim, biraz ateşi söndürüyorum. Siz bu arada gerekeni yapın, yapısal reformları, sektörel politikanızı geliştirin. Onları yaptıktan sonra da ben de faizi hemen indireyim, tekrar normale döneyim." der.
Aslında merkez bankalarının faiz yükseltmesi geçicidir ve hükümetlere fırsat penceresi açmak içindir.
Fakat Türkiye'de üç yıl oldu. Üç yıl.
Bu yüksek faiz gerçekten, çok sayıda firmaya çok büyük zararlar verdi.
Hane halkı bütçesini darmadağın etti ve bugün baktığınızda kredi kartı borçları, tüketici kredisi borçları... Yani borcu olan herkes yüksek faiz altında inim inim inliyor.
Üç yıl boyunca faizin bu kadar yüksek seyretmesi diye bir şey olamaz arkadaşlar.
Böyle bir şey yok.
Hadi altı ay, hadi bir yıl.
Belki herkes dişini sıkar, biraz sermayeden yer, var olma mücadelesini, pazarını koruma mücadelesini verir.
Ama üç yılın sonunda hâlâ bu ülkede faizler, Merkez Bankası faizleri %40’a yakınsa, piyasada şöyle kredi alayım diye bankaya gittiğinizde o da verirse banka, karşı karşıya kaldığınız %40,45,50,55 gibi faiz rakamları... Bu, gerçekten, ekonomimizin tam da kalbine bir hançeri saplamaktır, başka bir şey değildir.
Sadece sanayide de değil, bugün çiftçimiz, üreticimiz artan maliyetlerle ve yetersiz devlet destekleriyle baş etmek zorunda.
Reel sektörün tarımıyla, sanayisiyle tamamen göz ardı edildiği bir dönemden geçiyoruz.
Başkanlık sisteminin ilk 5 yılı, yani 2018’den 2023’e kadarki dönem;
Ekonomide tam bir akıl tutulmasının yaşandığı, döviz kurunun patlatıldığı, enflasyonun patlatıldığı bir dönem oldu.
2023’ten bu yana ise, yeni ekonomi yönetimindekiler sadece şunu yaptı:
Faizi artırdılar, vergileri artırdılar bir de maaşları aşağı doğru bastırdılar.
Başka yapılan hiçbir şey yok inanın.
Tam üç yıl geçti.
Bir tarım politikası yok. Bir sanayi politikası yok.
“Sektör sektör ülke ne halde? Bunu inceleyelim. Gerekli destek, teşvik mekanizmalarını yapalım. Sıkıntıda olan ama yaşatıldığı takdirde ülkemizin ekonomisine faydası olacak firmalarla ilgili tek tek özel çalışmalar yapalım.” Bu gayretin hiçbirini görmüyoruz şu anda.
2023'te bu yönetim göreve başladığında enflasyon %39’du. Aradan üç yıl geçti, hâlâ yüzde %31.
Olmadı, olmuyor, olmayacak.
Değerli misafirler,
Manisa’nın sadece üretim yapan değil, teknoloji geliştiren bir şehir olmalı aslında.
Araştırma merkezleriyle, girişimcilik ekosistemiyle, üniversiteleriyle birlikte çalışan, hep beraber çalışan bir inovasyon şehri Manisa bugüne kadar çoktan olmalıydı ama yine olur inşallah.
Genç mühendislerin, yazılımcıların, girişimcilerin yeni fikirler geliştirdiği; dünyaya teknoloji ihraç eden bir Manisa mümkün.
Manisa’nın sahip olduğu sanayi altyapısı bu söylediklerim için fazlasıyla uygun.
Doğru planlama, doğru teşvik ve güven veren bir ekonomi yönetimiyle Manisa'nın yıldızının hemen parlaması, tekrar eskisinden de güçlü bir şekilde parlaması yine mümkün.
Çünkü Türkiye’nin geleceği, yüksek katma değerli üretimden geçiyor.
Teknolojiyi dışarıdan alıp kullanan değil, teknolojiyi geliştiren ve ihraç eden bir model kurmadıktan sonra işimiz daha da zorlaşır.
İşte bizim hayalimizdeki Manisa, böyle bir Manisa.
Bizim hayalimizdeki Türkiye böyle bir Türkiye.
Manisa, aynı zamanda, Anadolu’nun en bereketli tarım bölgelerinden birisi.
Manisa’nın Sultani üzümünü, zeytinini, incirini, kavununu bütün Türkiye gayet iyi biliyor.
Ama bugün Manisalı çiftçi zor durumda.
Gübre pahalı. Tohum pahalı. Yem pahalı. Mazot pahalı. Elektrik pahalı.
Üretim maliyetleri sürekli artıyor, ama çiftçinin sattığı ürün aynı hızda değer kazanmıyor.
Çiftçi çareyi ekin ekmemekte, bazen çiftçilik yapmaktan vazgeçmekte arıyor.
Hele hele kendinden sonraki nesillere pek çok çiftçimizin söylediği: "Evladım ben yandım, sen yanma. Git şehre, kendine başka bir iş bul, kendine başka bir hayat kur."
Gençler köyde kalmak istemiyor.
Tarım giderek geriliyor.
Oysa Manisa'nın tarımı Türkiye için stratejik bir öneme sahiptir.
Şu andaki iktidarın ise maalesef söylediğim gibi bir tarım politikası yok.
Bakın rakamlar ortada.
Bu yılın bütçesine bakıyoruz:
Bu yılın bütçesinde faize ödenen rakam 2 trilyon 700 milyar lira. 2 trilyon 700.
Tarıma verilen destek ne kadar? 168 milyar lira.
2 trilyon 700- 168, oran bu.
Tarımı yaşatmak ve büyütmek için, destek bütçesini artırmak ve akılcı teşvik programları uygulamak şartdır.
Bugün Avustralya hariç bütün dünyada devletler çiftçisine, tarımına destek verir.
Devlet destek mekanizması olmayan bir ülke hemen hemen yoktur dünyada.
Gıda enflasyonunun düşmesi de buna bağlıdır.
Maliyeti aşağıya çekeceksiniz ki tarım ve gıda ürünlerinde enflasyon düşsün.
Aksi halde ben faizi artırayım, asgari ücreti, emekli maaşını bastırayım, bekleyeyim enflasyon düşsün.
Çok beklerler, çok.
Ne yapılmalı? Çok basit bakın. Tarımda beş altı tane ana konu;
Gübre ve yemin mutlaka yarı yarıya devlet tarafından sübvanse edilmesi gerekiyor. Gübrenin, hayvancılıkta da yemin.
Mazotun, elektriğin mutlaka uygun şartlarda çiftçimize verilmesi gerekiyor.
Mutlaka uygun şartlarda kredi temini gerekiyor.
Sulama yatırımlarının bir an önce tamamlanması gerekiyor.
Biz hesabını kitabını yaptık: Bugünkü parayla Türkiye'deki bütün sulama yatırımlarını tamamlamak bugünkü maliyetle 2 trilyon liraya mal oluyor.
Yani barajlar, göletler, kapalı basınçlı dağıtım sistemleri, tarla içi damlama, yağmurlama... Tamamını topla, topla, topla, topla 2 trilyon. Zaten faize 2 trilyon 700 ödeniyor bir yılda.
Ve biz programımıza yazdık. Dedik ki; “biz bütün sulama projelerini beş yılda tamamlayacağız” dedik. Beş yılda.
2 trilyonu bugünkü değerlerle böl beşe, yılda eder mi 400 milyar?
400 milyarı rahat rahat bu devletin bütçesi karşılar.
Sadece ocakta, bir ayda faize ödenen 454 milyardı bu yıl.
Sadece ocakta bir ayda 454 milyar faizi ödediler.
Demek ki para bulunuyormuş. Ama bunu isabetli harcamak, doğru yere harcamak çok çok önemli.
Üstelik siz tarımda maliyetleri aşağıya çekin, bu enflasyonu düşürecek.
Enflasyonu düşürdüğü için Merkez Bankası faizi yükseltmek zorunda kalmayacak.
Bütçeye bu kadar faiz ödeyerek koymak zorunda kalmayacaksınız yani.
Hesap o kadar basit ki.
Yani çiftçiye yeterli desteği ver, enflasyonu, gıda enflasyonunu özellikle kontrol altına al ve böylece Merkez Bankası'nın da bu kadar yüksek faizde ısrar etmesine, inat etmesine, mecbur kalmasına gerek kalmasın.
****
Değerli dostlar,
Bir şehir ancak emeğe değer verildiğinde büyür.
Sanayici yatırım yapacak ki Manisa büyüsün, Türkiye büyüsün.
Çiftçi üretmeye devam edecek ki Manisa büyüsün, Türkiye büyüsün.
İşçi güvenli koşullarda çalışabilecek, madencimize sahip çıkacağız ki Manisa büyüsün, Türkiye büyüsün.
Başka çıkışı yok.
Bakın bugün gerçekten akıl alır gibi değil,
Bizim bir zamanlar başlattığımız Merkez Bankası Reeskont Kredisi kaynaklı Eximbank uygulaması vardı.
Belki bundan istifade edenler olmuş olabilir zamanında. Reeskont kredisi.
Bu nedir biliyor musunuz?
Merkez Bankası piyasa faizinden çok daha düşük faizle bir kredi imkânını oluşturur.
Çünkü Merkez Bankası'nın kaynak ihtiyacı yoktur. Merkez Bankası'nın kendisi kaynaktır. Çünkü elinde para basma makinesi vardır.
Merkez Bankası bu para basma makinesini karşılıksız para basmada kullanırsa, bu kur korumalı mevduat için yaptıkları gibi, kur korumalı mevduatta biliyorsunuz döndüler Merkez Bankası'na, karşılıksız parayı bastırırlar, kur farklarını öyle ödediler insanlara.
Eğer böyle yaparsanız bu enflasyonist olur.
Ama reeskont kredisinde sistem şöyle çalışıyor: Merkez Bankası evet, parayı basıyor. Eximbank yoluyla sadece ve sadece ihracatçılara kullandırıyor.
İhracatçılar üretiyor, ihraç ediyor, döviz tahsilatı yapıyor ya, o döviz tahsilatı Eximbank üzerinden tekrar Merkez Bankası'na dönüyor.
Dolayısıyla ne oldu?
Merkez Bankası karşılıksız para basmamış oldu.
Merkez Bankası bastığı paranın karşılığında vadeli döviz almış oldu.
Ve bu kesinlikle enflasyon üretmeyen ve çok akıllı bir şekilde ihracatı destekleme politikasıdır.
Tam da bu kriz döneminde yapılması gereken buydu.
Özellikle ihracata çalışan firmalarımıza Merkez Bankası kaynaklı bu reeskont kredisini çok yaygın bir şekilde kullandırmak gerekiyordu.
Merkez Bankası parayı verip döviz almıyor mu?
Parayı verip döviz alması, piyasadan döviz satın alması normal bir operasyondur. Enflasyonist olmaz.
Ama parayı basıp bastığı paranın karşılığındaki dövizi altı ay, sekiz ay sonra tahsil ediliyorsa, döviz olarak kasasına giriyorsa bu da enflasyonist olmaz.
İşte bunu gerçekten çok güzel bir uygulama olarak başlattık, yaydık.
Fakat 2018-2019 gibi bu uygulamayı duydum ki birdenbire bitirmişler.
İlgili arkadaşları aradık. “Ya siz bunu niye yaptınız?” dedik. "Vallahi talimat öyle geldi." “Ya bu talimat öyle geldi de sebebi ne? Niye? “Yok.”
İnanın sırf iş bilmezlikten, başka bir şey değil yani. İş bilmezlikten.
Evet, sıkıntılar büyük.
Bugün, ne yazık ki, Türkiye’de milyonlarca insan iftar sofrasını kurarken önce bir cebine bakmak zorunda kalıyor.
Emekli hesap yapıyor. Asgari ücretli hesap yapıyor. Gençler hesabı yapıyor.
Çünkü hayat pahalı ve mutfakta büyük bir yangın var.
Geçim zor, çok zor.
Bakın, rakamlar da bunu söylüyor.
OECD verilerine göre Türkiye'de gıda enflasyonu tüm üyeler içerisinde en yüksek olanı.
Hani diyorlar ya "Pandemi oldu. Ne yapalım, bizde de enflasyon arttı. Bütün dünyada enflasyon var, bizde de arttı." diyorlar ya.
Rakamlar ortada;
Pandemiden bu yana OECD ülkelerinde ortalama kümülatif enflasyon %41.
Yani beş yıl önce 100 lira olan gıda fiyatları beşinci yılın sonunda 141'e çıkmış.
Bu OECD ortalaması.
Peki bizde kaç? %710.
Yani 100 liralık fiyat 810 liraya çıkmış beş yılın toplamında.
Peki aradaki fark ne? Bu %41 ile %710 arasındaki fark ne? Aradaki fark, kötü yönetim.
Ve maalesef bazıları buna inanıyor.
Diyorlar ki "Ya gerçekten ne yapsınlar?" diyor ya. "Pandemi olmuş, her yerde enflasyon olmuş, bizde de enflasyon var." Almanlar bizi kıskanıyor hikayesi yani maalesef.
Bugün dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcaması aylık 32 bin lirayı geçmiş durumda.
Bunu Türk-İş ölçüyor, her ay ölçüyor.
Dört kişilik bir ailenin sadece gıda masraflarını topluyor, belli bir sepet var. Bugün 32 bin lirayı geçmiş durumda.
Sadece mutfak, sadece yemek.
Kira yok, elektrik yok, doğalgaz yok, okul yok, sağlık yok, ilaç yok bunların içerisinde.
Bir başka acı daha var:
Türkiye'de çocukların yaklaşık üçte biri yoksulluk riski altında yaşıyor
Bu yine uluslararası kuruluşların bütün dünyada yaptığı araştırmaların sonucundan gelen rakamlar.
Yani her üç çocuktan biri hayata ne yazık ki adil olmayan şartlarda başlıyor.
Okula aç gidiyor ya da öğün atlamak zorunda kalıyor.
Bir başka acı gerçek:
Bugün bizim 15 ila 34 yaş arasında toplam 24 milyon insanımız var. Yani genç nüfus diyebileceğimiz 15 ila 24 yaş arası.
Tabii 15 yaştan itibaren çırak olarak da çalışmaya başlanıldığı için o yaşlar aynı zamanda gençlerin de şöyle ya da böyle çalışabileceği yaşlar 15'ten itibaren.
Fakat bu 24 milyon nüfusun şu anda tam altı buçuk milyonu ne eğitimde ne de işte. Yani bunlar okula da gitmiyor, yaptıkları bir iş de yok.
Bunlar TÜİK rakamları ha.
Yani TÜİK bunu bu şekilde yayınlamıyor. Ancak o rakamları alıyorsunuz, eğitimde olanlara bakıyorsunuz, işte olanlara bakıyorsunuz, ayıklıyorsunuz ve bu rakamları buluyorsunuz.
Bu söylediğim rakam işsizlik rakamının altında gibi görünüyor.
Çünkü söylediğim rakam %27 buçuğa denk geliyor.
Yani altı buçuk milyon gencimiz ne okulda ne işte ama o nüfus aralığında 24 milyon insan var.
Çünkü eğer iş aramaktan vazgeçtiyse ya da "Ben kripto para yatırımcısıyım." diyorsa ya da ben diyorsa ki "Sanal bahis yapıyorum. Dolayısıyla işsiz değilim. Sanal bahisle oynuyorum, sanal kumar oynuyorum. Dolayısıyla bir işim var." diyorsa işte onlar işsizlerden sayılmıyor, işsiz kategorisine girmiyor.
Dolayısıyla işsizin iş arıyor olması lazım.
Yani Eurostat'ta da öyle, bizde de öyle.
Eğer iş arıyorsa fiilen iş arıyorsa o işsiz sayılıyor.
İş aramaktan vazgeçtiyse, "Ben artık ev genciyim." dediyse, pes ettiyse o işsiz sayılmıyor istatistiklerde.
Ama o TÜİK'in rakamlarına, tablosuna detaylı baktığınızda bu ne eğitimde ne işte rakamını buluyorsunuz ve şu anda altı buçuk milyon gencimiz tamamen âtıl durumda.
Merkez Bankası'nın yayınladığı rakamlara bakıyorsunuz.
2025'te cari açık 10 milyardan 25 milyar dolara çıkmış durumda.
Ama daha ürkütücüsü finansman hesabı:
21 milyar dolardan 42 milyar dolara çıkmış durumda açık.
Yani 42 milyar dolar ne demek? Türkiye'ye giren finansmandan 42 milyar dolar daha fazlası Türkiye dışına çıkmış demek.
Yani Türkiye'den çıkan sermaye gelen sermayenin çok daha üstünde ve hızla artıyor demek.
Eskiden Türkiye yatırım çeken bir ülkeydi ve sermaye gelirdi bu ülkeye.
Bugünse tablo tam tersine dönmüş durumda.
Artık Türkiye’ye gelen yatırımdan daha fazlası yurt dışına gidiyor.
Üstelik aradaki fark çıkmış 42 milyar dolara.
Ülkemizden harıl harıl sermaye çıkışı yaşanıyor.
Bizim yatırımcımız, bizim iş insanımız; kendi birikimini, kendi emeğini, kendi tecrübesini başka ülkelerde değerlendirmek zorunda kalıyor.
Başka ülkelerde fabrika kuruyor.
Başka ülkelerde üretim yapıyor.
Başka ülkelerin insanlarına istihdam sağlıyor ve bunu çoğu da sessiz sessiz yapıyor.
Çoğu zaman duymuyorsunuz, görmüyorsunuz.
Şimdi “duyulursa başıma bir iş gelir, duyulursa burada bana eziyet ederler” diye çoğu da bunu sessiz sedasız yapıyor.
Niye? Çünkü güven yok.
Ekonomik dengeler gerçekten altüst olmuş durumda.
Hukuka güven önemli ölçüde zedelendi…
Adalet duygusu sarsıldı…
Pek çok iş insanıyla konuşuyoruz. Hepsinde aynı endişe var.
Özellikle belli bir kapasitenin üzerindeyse, yani diyelim ki böyle 5 bin ve üzerinde insan çalıştırıyorsa hepsinde aynı korku:
“Acaba bir gün sabahın altısında benim de kapım çalınır mı?”
“Acaba bir gün benim de mal varlığıma bir gerekçeyle el konulur mu?”
“Acaba bir gün işlerim devam ederken apar topar şirketlerimi TMSF satar mı?”
“Daha dava bitmeden, daha mahkeme karar vermeden varlıklarımı birileri satışa çıkar mı?” diye çok ciddi endişe var.
İşiniz ne kadar büyükse inanın endişe o kadar büyük, şu anda Türkiye'deki iş dünyasının durumu bu.
Ve böyle bir korku iklimi varsa orada yatırım çok zor.
Böyle bir savruk düzen varsa sermayenin Türkiye'ye gelmesi de zor, mevcut kendi yerli sermayemizin Türkiye'de ilave risk alması da zor.
Maalesef böyle bir ülkede böyle bir yönetim anlayışıyla ağızlarıyla kuş tutsalar bu güzel ülkemizin, bu büyük ülkemizin ekonomisini layık olduğu seviyeye getirmeleri mümkün olmaz.
Gerçekten sıkıntı büyük.
Ancak problemleri çözmek inanın hiç de zor değil.
Yani ben şu yakın tarihimizde en uzun süre hükümette görev almış birisi olmasam, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği Bakanlığı, tüm ekonomik koordinasyonu yıllarca üstlenmiş olmasam, sekiz yıl bu ülkenin Milli Güvenlik Kurulu'nda çalışmış olmasam, Milli Güvenlik Kurulu üyesi olmasam belki ben de derdim ki "Ya çok zor. Koskoca ülke bu kadar sorun, ya bunlar nasıl çözülecek?"
İnanın basit ya, inanın basit.
Yani bugün, “ya 100 kişi çalıştıran bir işletmeyi bugünkü ekonomik şartlarda çalıştırmak mı kolay, yoksa devleti yönetmek mi kolay?” derseniz ben devleti yönetmenin daha kolay olduğunu açıkça söyleyebilirim.
Çünkü devlet yönetiminde inanın üç tane basit ilke var;
Bu üç ilkeye uyun, korkmayın.
Bunlardan birisi adalet ilkesi.
Yani adalet hem yargının hızlı ve adil çalışması anlamına geliyor doğru ama adalet aynı zamanda fırsat eşitliği anlamına da geliyor.
Eğitimde fırsat eşitliği, işe girerken ki fırsat eşitliği, firmalarımız arasında aynı sektörde çalışan firmalar arasında fırsat eşitliği. Adalet geniş bir kavram.
İkinci önemli ilke liyakat ilkesi.
Yani devleti yöneten kadroların ehil ve dürüst insanlardan oluşması gerekiyor.
Çalmayan ve çaldırmayan insanlardan kadronuzu oluşturmanız gerekiyor.
Üçüncü önemli ilke de istişare ilkesi.
Ne karar alıyorsanız alın, mutlaka düzgün kurulmuş gerçek istişare ortamını oluşturacağınız o istişare heyetleriyle beraber karar almanız.
Bu üç ilkeye uyun, inanın korkmayın.
Adalet, liyakat ve istişare ilkeleri. Bu kadar.
İnanın kurumlar bir ayda ayağa kalkar.
On tane sapasağlam, işin ehli, dürüst insanı getirin, topu topu on kişidir ekonomi yönetiminde dediğiniz bütün birimler, oraya göreve getirin. Altlarına da deyin ki "Siz de arkadaşlar sağlam ekiplerinizi kurun."
Sadece ve sadece haftada iki defa ikişer saatlik koordinasyon toplantısıyla bu ülkenin ekonomisi düzelir inanın.
Tabii ki kural bazlı bir yönetim anlayışını, hukukun üstünlüğü ilkesini yönetimin her kademesine nakşetmeniz gerekecek.
6 ayda Türkiye’nin ekonomik iklimi değiştir.
Ve en geç 2 yılda enflasyonu tekrar tek haneye iner.
"Yapamazsınız" diyorlardı, "İmkânsız" diyorlardı.
34 yıl boyunca bu ülkede enflasyon iki haneydi, üç haneydi.
Kimse düşüremedi.
IMF'le gitmişler, 19 tane stand-by anlaşması yapmışlar. Hepsi yarım kalmış.
Türkiye'yi o günkü parayla 23 milyar dolar borçlandırmışlar ve enflasyon hâlâ yüksekti.
Ben Hazine Bakanı olarak devraldığımda %66 faizle borçlanıyordu Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi.
Dokuz aydan fazla vadeyle de hiç kimse Hazine'ye bile para vermiyordu. Maksimum vade de dokuz ay.
IMF dedi ki "Size bir iflas programı hazırlayalım, bu iş dönmeyecek, çalışmayacak."
Daha hükümet kurulduktan bir ay sonra.
“Ya” dedim, “ben iş dünyasından geldim. Tamam siyasette ve devlet yönetiminde yeni yeni tabii ki alışacağız ama benim bildiğim ekonomi demek güven demek. Biz geldiğimiz ikinci ayda iflas programı açıklayıp bu ülkede güven oluşturmamız falan imkânsız bir şey. Siz dedim bir kenarda durun ve yetkimiz var. Öyle bir program falan da hazırlamayacaksınız, öyle iflas programıymış şuymuş buymuş. Biz bu işi yöneteceğiz. Nasıl yöneteceğiz? Tasarruf tedbirleri alacağız. Bütçede fazla üreteceğiz. Bir yandan da özelleştirme gelirlerini sadece ve sadece borcun ödemesine kullanacağız. Bu işi döndüreceğiz.”
Ve çok şükür oldu.
İki yılda enflasyon tek haneye indi.
Borcun milli gelire oranı üçte birine indi ve on yıl boyunca da ülkede enflasyon tek hane devam etti.
O yıllarda petrol fiyatları şimdi gündemde ya, 20 dolardan 150 dolara çıktı.
Kasım 2002'de göreve başladık.
Petrol 20 dolar, 2007'de 150 dolara çıktı.
Aynı yıllarda enflasyon tek haneye indi ve tek hanede devam etti.
Geçmişte kaldığı için bazen unutuyoruz ama nasıl oldu? Sektör sektör çalışarak oldu.
Petrol fiyatlarındaki artışın hangi sektöre, hangi kanallardan nasıl etki edeceğini, akaryakıtı ayrıdır, motorini ayrıdır, benzini ayrıdır, tüp gazı ayrıdır, doğal gazı ayrıdır.
Petkim ya da petrol yan ürünlerine baktığınızda her bir ürünün her bir sektörde enflasyonu etkileme davranışı farklıdır.
Bunları oturup çalışacaksınız ya.
Biraz terleyeceksiniz yani.
Kolları sıvayacaksınız, çalışacaksınız. Gece gündüz çalışacaksınız.
“Ben faizi yükselteyim, vergiyi de salayım. Ondan sonra akşam beşte mesai doldu, evime gideyim. Bekleyeyim ki enflasyon düşsün.” Olmaz. Olmuyor da yani.
Biz yaptık, evvelallah yine yaparız;
Ve daha da iyisini yaparız.
Bunun için de bütün hazırlıklarımız tamam.
Planlar tamam, programlar tamam.
Ve en önemlisi de kadrolar tamam.
Bakın Türkiye'de hangi konuda olursa olsun "Alo" deyip de bizim çalışmalarımıza katkıda bulunmayan bugüne kadar hiç kimse çıkmadı biliyor musunuz?
Bazıları sadece dedi ki "Ya siz Türkiye için çalışıyorsunuz farkındayız ama şimdilik adım geçmese iyi olur. Çünkü siz muhalefet partisiniz. Size yardım ettim mi, destek verdim mi teknik olarak bilgimle, birikimle duyarlarsa bana eziyet ederler, işimden kovarlar. Yani üniversitede önümü kapatırlar. Ben geleyim sessizce size destek vereyim, katkı vereyim ama ismimi geçirmeyin." dedi. Biz çoğuna “tamam” dedik. “Yeter ki gel katkını ver.”
Bu şekilde çalıştık, bu şekilde hazırlandık.
Ve bizim milletimiz inşallah her zorluğu aşacak güce sahip!
Çünkü milletimizin mayasında inanç var! Azim var! Umut var!
Ne zaman ki bu ülke zorluğa düşmüş, bu ülkenin vatansever evlatları şöyle yapmış, böyle yapmış, bu ülkeyi tekrar ayağa kaldırmış.
İnşallah bizim hedefimiz; her bir vatandaşın onuruyla yaşadığı, gençlerin hayallerini gerçekleştirdiği, kadınların, çocukların, emekçilerin, emeklilerin güven içinde olduğu bir Türkiye.
Yeter ki, biz aklımızı ve vicdanımızı rehber edinelim.
Yeter ki, emeği, adaleti ve liyakati göz ardı etmeyelim.
Yeter ki, yarınlara dair umudumuzu asla kaybetmeyelim.
İnşallah hep birlikte başaracağız!
Birlikte yeniden güçlü bir Türkiye'yi, bu büyük ve güzel ülkemizi hak ettiği noktalara ulaştıracağız.
Değerli arkadaşlar;
Bugün sadece tabii kendi meselelerimizi değil, bölgemizdeki büyük yangını da konuşmamız gerekiyor.
İsrail'in İran'a karşı başlattığı ve Amerika Birleşik Devletleri'nin de katıldığı bu askeri operasyon uluslararası hukukun tamamen dışındadır.
Uluslararası hukuku aykırıdır.
Birleşmiş Milletler Şartı'nın da açık bir ihlalidir.
“Önleyici savaş” diye bir gerekçe uydurdular.
Yani ne diyorlar? İran'ın elinde silah var. Eee? Biz şimdiden onu vurmazsak o bir gün gelir, o silahla bizi vurur.
Şimdi aynı gerekçeyle dünyanın bir yarısı bu akşam diğer yarısına savaş açabilir.
Biz deriz ki; “Yunanistan'ın elinde bir sürü silah var. Bunu kime karşı kullanacak? Niye biriktiriyor ki bu kadar silahı? İtalya'yla mı savaşacaklar? Yoo, kiminle? Olsa olsa Türkiye'yle. E siz bizim hemen yanı başımızdasınız. Bu kadar silahı da biriktirdiniz. Nasıl olsa bir gün bizi vurmaya kalkarsınız, bari siz bizi vurmadan biz sizi vuralım” diye hemen bu gece operasyon başlatabiliriz değil mi aynı mantıkla?
E dünyanın bir yarısı diğer yarısına aynı mantıkla savaşabilir.
Dolayısıyla bu Amerika'yla İsrail'in yaptığı akıl alır gibi değil.
Yani her türlü hukuk kaidesini eze eze, çiğneye çiğneye bu kaba kuvveti maalesef kullanıyorlar.
Ve bu tür bir saldırganlığın da uluslararası hukukta yeri yok.
Müzakere süreçleri devam ederken savaş diline başvurmak, bölgesel istikrarı doğrudan tehdit etmektedir.
Geçmiş tecrübelerimiz çok açık:
Dış müdahalelerle demokrasi inşa edilemez; savaş yalnızca kaosu derinleştirir.
Irak'ta gördük işte. 2003'te savaş açtılar.
Dediler ki; “kitle imha silahı var bunların elinde.”
Tamamen yalan olduğu ortaya çıktı.
İngilizleri, İspanyolları da yanlarına kattılar ve o günkü İngiliz Başbakan da İspanya Başbakanı dedi, "Aldatıldık, bizim elimizde bilgi yoktu. Biz bu Amerikalıların bize getirdiği istihbarata güvendik, girdik savaşa. Meğerki koskoca bir yalanmış."
Saldırıların başladığı ilk gün biz duruşumuzu net olarak ortaya koyduk, bu İran savaşında.
Savaşı, bu saldırıları şiddetle kınadığımızı ifade ettik.
Ancak, İran'ın Körfez'deki pek çok ülkeyi hedef alan bu saldırılarını da son derece yanlış buluyoruz.
“Yani ben yanarsam herkes yansın, ateşi şöyle herkese dağıtayım ki maliyet büyüsün, maliyet büyüyünce de bunlar bu işten vazgeçsin.” Bu da bir başka yanlış.
Bakın, daha birkaç gün önce, Türkiye’ye yönelen üçüncü balistik füze yine havada imha edildi.
Ülkemizin aklıselimle hareket eden, diplomasiyi önceleyen, barışı savunan, güçlü bir devlet aklına her zamankinden şu anda daha fazla ihtiyacı var.
Bölgeyi ateşe atacak, daha fazla masum insanın ölümüne yol açacak hesapların karşısında durmak zorundayız.
Ama hiç kimse de Türkiye'nin sabrını zorlamaması lazım.
Türkiye’nin yeri; diplomasinin, sağduyunun ve uluslararası hukukun yanıdır.
Hem krizleri önlemede hem de diplomasi kanallarını işletmede her zaman aktif ve hazırlıklı olmalıyız.
Şunu da görmemiz lazım,
Birileri Türkiye'ye bu aralar parmak sallıyor.
Diyorlar ki; “İsrail'in bir sonraki hedefi Türkiye” diyorlar.
Şimdi onlara da tabi hadlerini bildirmek zorundayız.
Bizi sakın ola başka ülkelerle falan karıştırmasınlar.
Bizim gücümüzü test etmeye de çalışmasınlar.
Biz yolumuzu sağduyuyla ve diplomasiyle çizeriz ama mesele vatansa, vatan toprağıysa o zaman Türkiye'nin vereceği cevap, takınacağı tutum bellidir, kanımızın son damlasına kadar mücadele etmeyi de çok iyi biliriz.
Şunu çok iyi bilelim ki;
Gerçek barış, güç kullanmakla değil; uluslararası hukukla, diplomasiyle ve sağduyu ile mümkündür.
Askeri güç çok önemlidir. Ama askeri gücü siz caydırıcı güç olarak yanınızda tuttuğunuzda çok daha kıymetlidir.
Onu yanınızda caydırıcı güç olarak tutarken, müzakere masasında barışçıl yollarla, diplomasiyle sorunun çözülmesi herkes için daha salim sonuçlar getirir.
Ve Türkiye, hem kendi topraklarında, hem de bölgesinde bu yaklaşımı kararlılıkla sürdürmek zorundadır.
İnsanlık onuru, vicdan ve adalet bunu gerektirir.
Her bir çocuk, her bir hayat, bizim sorumluluğumuzdadır.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti şu andaki topraklarımızın ve şu andaki nüfusumuzun çok daha ötesinde, daha büyük bir devlettir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin sorumluluğu kendi sınırlarının ve kendi nüfusunun çok daha ötesinde bir sorumluluk alanıdır.
İnsan hayatının değeri coğrafyaya göre değişmez.
Adalet; güçlüye başka, zayıfa başka işlemez.
Bir yerdeki acıya yüksek sesle tepki verip, bir başka yerdeki acıya sessiz kalınırsa orada adaletten söz edilemez.
Bizim medeniyetimiz bize her zaman şunu öğretiyor: Bir insanın hayatı tüm insanlık kadar kıymetlidir.
İşte bu yüzden Türkiye’nin dünyaya söyleyecek çok net bir sözü vardır.
Biz savaşın değil, barışın yanındayız.
Biz güçlünün değil, hep haklının yanındayız.
Biz basit çıkarların değil, insan onurunun yanındayız.
Gazze’de akan kanın da, büyüyen ateşin de son bulması için;
Adaleti, sağduyuyu ve insanlık vicdanını savunmaya devam edeceğiz.
Hep soruyorlar: Peki bu savaşın bizim üzerimizdeki etkisi ne olur? Ne kadar etkiler Türkiye'yi? Haklı ve yerinde bir soru.
Fakat bu savaşla ilgili bilinmeyen çok şey var.
En büyük bilinmeyen de Amerika Birleşik Devletleri'nin bu savaşla ilgili bir nihai siyasi hedefi.
Yani her savaşın bir nihai siyasi hedefi olur.
Fakat şu anda biz böyle bir hedef görmüyoruz.
Tamamen kaba güç kullanarak İsrail'in kışkırtmasıyla, İsrail'in peşine düşerek o Amerikan askeri gücünün bir ülke üzerinde sadece bir güç egzersizi olarak kullanıldığını görüyoruz.
Çünkü İran'ın işgali diye bir şey mümkün değil.
Irak'ta işgal söz konusuydu evet ama İran coğrafyasında işgal diye bir şey imkânsız.
Nasıl Afganistan'ı işgale Rusların da Amerikalıların da gücü yetmedi, nasıl ikisi de kaçıp gitmek zorunda kaldı.
İran'da işgali mümkün değil. Coğrafya şartları sebebiyle ve kültürel sebeplerle.
Peki, İran'ın bu nükleer teknolojisi, nükleer kapasitesi, balistik füze kapasitesi sıfırlanabilir mi?
Bu da mümkün değil.
Çünkü bütün bu teknoloji demek, aslında insanların dağarcığındaki bilgi demek. O insanların dağarcığındaki bilgiyi yok edemezsiniz ki.
Bugün tesisi vurursunuz, o tesisi kuran insanlar yarın giderler başka bir yerde, yerin altında, dağın arkasında gizli bir yerde birkaç sene tesisin yine aynısını kurarlar. Yok edemezsiniz.
Peki, bu saldırılar ne kadar sürecek? Bu savaş ne kadar sürecek?
Eğer haftalarla ifade ettiğimiz bir sürede şöyle ya da böyle geçici de olsa bir ateşkes sağlanırsa o zaman bunun ekonomik etkileri geçici olur.
Yani bakarsınız bir ay sonra tamamen unutmuşuz, her şey normaline dönmüş.
Ancak aylarla ifade edeceğimiz bir süre bu savaş devam ederse o zaman hem pek çok ülkeyi hem de Türkiye'yi farklı farklı kanallardan etkiler.
Bu kanallardan bir tanesi doğal olarak enerji maliyetleri.
İşte petrol fiyatları çıktı 700 dolardan 100 dolara.
Dolayısıyla enerji bütün dünyada da Türkiye'de de kalıcı olarak daha pahalı bir girdi haline gelir.
Bir başka önemli kanal tarım maliyetleri, tarımsal üretim maliyetleri ve gıda fiyatları.
Çünkü petrol ve petrol ürünleri doğalgaz da içinde olmak üzere gübre üretiminde ya da kimyasal, tarım ürünlerinde, tarım ilaçlarında önemli bir girdi.
Yine elektrik, motorin tarımda önemli bir girdi.
Dolayısıyla tarım ve gıda fiyatları üzerinden de yine olumsuz etkisi olur.
Ama daha büyük etki, güven ortamının, güvenlik ortamının bozulmasıyla insanların tüketim ve yatırım konusunda daha çekingen olmasıyla meydana gelir.
Yani "Ne olur ne olmaz. Savaş var. Ben şöyle biraz bekleyeyim, biraz ev alacaksam erteleyeyim, araba alacaksam erteleyeyim. Ya buzdolabı biraz bozuk gibi ama biraz daha idare edeyim." demeye başlarsa insanlar savaş sebebiyle, işte o zaman bir durgunluk meydana gelir.
Ve nihayetinde burada korkulan senaryo da stagflasyon senaryosudur.
Yani durgunluk içinde enflasyon.
Bir yandan enerji fiyatı, tarım fiyatı, fiyatlar artıyor ama öte yandan da bir ekonomik durgunluk geliyor.
O yönetmesi biraz zor bir konudur. Ama dediğim gibi her derdin mutlaka bir çaresi vardır.
Türkiye için bir başka önemli alan tabii ki turizm.
Eğer bu iş uzarsa Türkiye de hedef ülkelerden birisi olarak dünyada daha çok algılanmaya başlarsa, yani riskli ve ateş altında olan bir ülke olarak görülmeye başlarsak Allah korusun, o zaman bu yaz aylarında turizm gelirlerinde kayıplar yaşayabiliriz.
Bu da özellikle Türkiye'nin döviz dengesi açısından, ödemeler dengesi açısından yine dikkat edilmesi gereken bir konu.
Ben böyle bir çerçeve sunmaya çalıştım.
Hem genel Türkiye'nin içinde bulunduğu ortamla ve bölgemizdeki savaşla alakalı ama tabii ki eminim ki görüşleriniz vardır, bize önerileriniz vardır, sorularınız vardır.
Bundan sonraki bölümde artık söz sizlerde diyeyim.
Ve tekrar bütün bu duygu ve düşüncelerle Ramazan Ayınızı tebrik ediyorum.
Rabbim birliğimizi daim eylesin;
Sofralarımızdan bereketi, gönüllerimizden umudu eksik etmesin diyorum.
Hepinizi tekrar saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Sağ olun, var olun,