10 Temmuz 2026
Ali Babacan- 10 Temmuz 2026
Antalya
Saadet Partisi’nin değerli genel başkanı Sayın Mahmut Arıkan,
DEVA Partisi’nin, Saadet Partisi’nin kıymetli yöneticileri, milletvekilleri,
Değerli Antalya İl Başkanlarımız,
Değerli ilçe başkanlarımız, teşkilat mensuplarımız,
Sevgili gönüldaşlarımız,
İş dünyamızın ve sivil toplum kuruluşlarımızın kıymetli temsilcileri,
Değerli muhtarlarımız,
Türkiye’nin farklı illerinden gelip bugün bizlerle beraber olan saygıdeğer misafirlerimiz,
Ulusal ve yerel basının kıymetli temsilcileri,
Hanımefendiler, beyefendiler,
Hepinizi en içten duygularımla selamlıyor;
DEVA Partisi’nin ve Saadet Partisi’nin Antalya İl Başkanlıkları tarafından düzenlenmiş olan bu programa hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.
Kıymetli misafirler;
Antalya, Akdeniz’in gözbebeğidir.
Antalya, tarih boyunca kültürün, ticaretin, üretimin en önemli merkezlerinden biri olmuştur.
Güzel Antalya’mızda sizlerle bir arada olmak gerçekten bizler için büyük bir mutluluk.
Nazik ev sahipliğiniz ve samimi misafirperverliğiniz için her birinize gönülden teşekkür ediyorum.
Evet, Antalya güzeldir. Türkiye’nin benzersiz bir şehridir.
Antalya, aynı zamanda bu ülkenin üretim gücüdür, alın teridir.
Bir yandan dünyanın dört bir yanından misafirlerini ağırlayan turizm emekçileri;
Diğer yandan esnafımız, KOBİ’lerimiz, sanayicilerimiz…
Bir yanda eğitim gören gençlerimiz;
Diğer yanda seralarında, bahçelerinde, tarlalarında alın teri döken üreticilerimiz, çiftçilerimiz…
Bu şehir; çok çalışarak kazanan insanların şehridir.
Bu şehir; emek veren, üreten Yörüklerin kentidir; sözünün eri insanların kentidir.
Bu şehir; Türkiye’nin dört bir yanından buraya göçüp, geçim mücadelesi veren, ekmeğini taştan çıkaran insanların kentidir.
Bu şehir; toprağına sahip çıkan, emeğine sahip çıkan, memleketine sahip çıkan insanların kentidir.
İşte bu yüzden, Antalya’nın sesi bizim için çok kıymetlidir.
Her hafta ülkemizin başka bir köşesindeyiz.
Farklı bir şehirde, farklı bir ilçede, farklı bir sofrada vatandaşlarımızla bir araya geliyoruz.
Dinliyoruz… Not alıyoruz… Dertleri, sıkıntıları anlıyoruz.
Çünkü siyaset, önce dinleme işidir.
Çünkü çözüm, ancak milleti dinleyerek üretilir.
Sokağın sesini biliyoruz.
Çarşının nabzını biliyoruz.
Pazarın yükünü biliyoruz.
Çiftçimizin tasasını biliyoruz.
Esnafımızın kaygısını biliyoruz.
Sanayicimizim önündeki engelleri biliyoruz.
İhracatçının rekabet mücadelesini biliyoruz.
Gençlerimizin “yarın ne olacak” endişesini biliyoruz.
Çünkü dertlilerden biliyoruz.
Çünkü derdi, yaşayanlardan dinliyoruz.
Çünkü biz, milletin sesini uzaktan duyanlardan değiliz.
Biz milletin sesini, milletin içinde duyuyoruz.
Ve şunu da çok iyi görüyoruz:
Evet, milletimizin umuda ihtiyacı var.
Milletimizin kendini güvende hissetmeye ihtiyacı var.
Ve en önemlisi…
Bu milletin, kendisini gerçekten dinleyen, anlayan bir yönetim anlayışına ihtiyacı var.
Değerli Arkadaşlar;
Ülkemizi yönetenler, artık milleti görmüyorlar.
Milletimizin sesini duymuyor.
Milletimizin derdini hissetmiyor.
Aralara büyük duvarlar örüldü.
Aralara brandalar çekildi.
Aralara mesafeler koyuldu.
Sadece kendi çevrelerine bakıyor, sadece birbirlerini dinliyorlar.
Sorunun tam da özünde bu var.
Oysa şöyle kafalarını kaldırıp da bir baksalar, bu ülkede adalet aramayan neredeyse hiç kimsenin kalmadığını görecekler.
İnanın herkes adalet arıyor. Herkes!
Vatandaşlarımız adaleti sadece mahkeme salonlarında aramıyor.
Eğitimde adalet arıyor.
İş ararken, işe girerken adalet arıyor insanlarımız.
Gelir dağılımında adalet arıyor.
Vergide adalet arıyor.
Şöyle bakın bir etrafınıza:
“Maaşım yetmiyor, barınamıyorum” diyen emekli de adalet arıyor.
“Üretiyorum ama kazanamıyorum” diyen çiftçimiz de adalet arıyor.
“Dükkânımı açık tutmakta zorlanıyorum, kepenk indirmek üzereyim” diyen esnaf da adalet arıyor.
“Çalışıyorum ama geçinemiyorum” diyen işçi de adalet arıyor.
“Mezun oldum ama iş bulamıyorum” diyen gençler de adalet arıyor.
“Çocuklarımın yarınları için kaygılanıyorum” diyen anne, baba da adalet arıyor.
Herkes adalet arıyor, herkes…
Adalet yoksa, güven olmaz.
Güven yoksa, huzur olmaz.
Huzur yoksa, yatırım da üretim de olmaz.
İşte biz bunun için diyoruz ki;
Ekonomi; hukukla güçlenir, adaletle ayağa kalkar ve ancak ve ancak güvenle büyür.
Değerli Arkadaşlar,
Üretmeyen bir ekonomi güçlü olamaz.
Sanayisini kaybeden bir ülke kalkınamaz.
Tarımını ihmal eden bir ülke yarınlarını koruyamaz.
Bugün dönüp baktığımızda karşımıza çıkan tablo ne yazık ki hiç de iç açıcı değil.
Yanlış politikaların bedelini artık toplumumuzun her kesimi ödemeye başladı.
İş dünyası kaybetmiş.
Sanayici kaybetmiş.
Esnaf kaybetmiş.
KOBİ'ler kaybetmiş.
Aslında şöyle bakacak olursak vatandaşlarımızın hemen hemen tamamı kaybetmiş.
Peki kazanan kim olmuş?
Ne yazık ki, üretenler değil.
Alın teriyle çalışanlar değil.
Kazanan, giderek daralan bir menfaat çevresi olmuştur Türkiye'de şu anda.
Bugün bu ülkede, nüfusun en zengin yüzde 1’i, toplam servetin yüzde 40’ına sahip.
Diğer tarafta ise nüfusunun tam yarısı, en yoksul yarısı toplam servetten aldığı pay sadece yüzde 4.
Bakın…
Türkiye’de sadece son birkaç yılda, 30 milyon doların üzerinde servete sahip olan, yani “ultra zengin” dediğimiz insanların sayısı tam yüzde 95 oranında arttı.
Aynı dönemde milyonlarca insan ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyor ülkede şu anda.
İnanın bu tablo öyle tesadüf falan değil.
Bu tablo, küresel krizlerin, savaşların sonucu falan da değil.
Bu tablo, tamamen yanlış kararların, yanlış adımların ve yanlış tercihlerin sonucu.
Bu tablo, üretimi ikinci plana atan bir anlayışın sonucu.
Bu tablo, hukuku zayıflatan bir anlayışın sonucu.
Peki, bizim anlayışımız ne?
Bizim önceliklerimiz neler?
Bizim için öncelik rant değil, üretim;
Faiz değil, yatırım;
Ayrıcalık değil, adalet.
Çünkü biz biliyoruz ki;
Bu ülkenin meselesi kaynak eksikliği değildir.
Bu ülkenin meselesi, kaynakların nasıl yönetildiğidir.
Bu ülkenin kaynakları var.
Şu anda biz Avrupa'nın en büyük topraklarına ve en büyük tarım alanlarına sahibiz.
Avrupa'nın en büyük ve en genç nüfusuna sahibiz.
Girişimcilerimiz dünyanın her yerinde iş yapmaya hazır, risk almaya hazır, gözü pek yatırımcılar, girişimciler.
Bu ülkenin kaynakları var, bu ülkenin girişimcisi var.
Mesele, ne biliyor musunuz arkadaşlar mesele? Bütün bu imkanların kim için ve nasıl kullanıldığı.
Biz kaynakları bir avuç ayrıcalıklı kesim için değil, 86 milyon için kullanmak zorundayız.
Kamu gücünü ayrıcalık üretmek için değil; fırsat üretmek ve fırsatta eşitliği sağlamak için kullanmak zorundayız.
Devleti belli çevrelerin değil, milletin devleti hâline kullanmak zorundayız.
Hiç kimsenin kendini dışlanmış hissetmediği, hiç kimsenin emeğinin değersizleşmediği bir düzen mümkündür.
Yeter ki, adaletli bir yönetim olsun.
Yeter ki, hakkı yerine getirmenin iradesi açıkça ortaya konsun.
Değerli Misafirler;
Bu hafta ülkemiz önemli bir uluslararası organizasyona, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı.
Onlarca ülkenin devlet ve hükümet başkanının Ankara'da bir araya gelmesi;
Savunma sanayimizin bu denli güçlü bir vitrine sunulması, çıkması;
Kurulan temaslar, varılan mutabakatlar…Bunlar gerçekten hafife alınacak gelişmeler değildir.
Bu topraklarda, dünyanın en kritik güvenlik konularının konuşulmuş, tartışılmış, karara bağlanmış olması önemlidir.
Biz bunu ancak takdir ederiz, bununla ancak gurur duyarız.
Ancak, zirve boyunca hepimizi düşündüren başka bir tabloyla karşı karşıya kaldık.
Ankara’da hayat adeta durdu.
Yollar kapandı. Esnaf kepenk indirdi.
Ticaret durdu.
Dükkanlar, taksiciler, minibüsler iş yapamadı.
Zararları telafi edecek herhangi bir adım da atılmadı iktidar tarafından.
Vatandaşa adeta şu mesaj verildi:
“Bir süreliğine siz ortalıkta olmayın.”
“Oturduğunuz yerde kalın.”
“Mümkünse şehri terk edin.”
Bu başkentte oluyor. 6 milyon nüfusuyla Türkiye'nin en büyük ikinci şehrinde oluyor.
Kendi insanını bir güvenlik riski gibi gören bir anlayış, güçlü devlet anlayışı değildir.
Bakın bu ülke 2004'te de aynı bu şekilde NATO zirvesine ev sahipliği yaptı.
2004'te Türkiye aynı bu NATO zirvesinin ev sahibiydi.
İstanbul'daydı.
Böyle olağanüstü tedbirler duydunuz mu?
Bu kadar yeri yerden oynatacak kadar, koskoca bir şehri hayalet şehre döndürecek kadar bir tedbir, bir karar silsilesi duydunuz mu?
İstanbul'da hayat hemen hemen tamamen normal devam etti ya.
Bir başka örnek, benim koordinasyonunu yaptığım 2015 G20 Zirvesi.
Orada sadece Batı ülkeleri yok.
G20'de Afrika'sı da var.
Rusya'dan Putin de var.
Çin'den Devlet Başkanı Şi de var.
O zaman da söylediler;
Ankara'ydı, İstanbul'du, şuydu buydu…
Ya dedim ki; Bakın Ankara'yı, İstanbul'u herkes tanıyor da Antalya'nın daha da güçlenmesi lazım.
Üstelik Antalya otel imkânı ve topografi olarak böyle bir zirve için gayet uygun bir yer.
Hatırlarsınız Belek'te her ülkeye birer tane otel tahsis ettik.
Otellerden birisini merkezi toplantı oteli haline getirdik.
Sadece Belek'in etrafında oluşturulan bir güvenlik çemberiyle tertemiz, gerçekten Türkiye'nin yüzünün akıyla gerçekleştirdiği bir G20 Zirvesi'ni burada, Antalya'da gerçekleştirdik.
Demek ki bu mümkün. Olabiliyor.
Antalya'da yaşayıp da o zirveden, “ben rahatsız oldum, sıkıntı çektim. Sokağa çıkamadım. Arabamı park edemedim…”
Otoparkları, AVM'lerin otoparklarını, havalimanının otoparkını, havalimanının VIP otoparkını bile boşalttıracak kadar böyle ortalığı silip süpüren bir yaklaşım, böyle bir şey hatırlıyor musunuz Antalya'da?
Tertemiz bir zirve oldu. Bu mümkün, yapılabilir.
Ama dikkat edin ne 2004 NATO Zirvesi ne de 2015 G20 Zirvesi o günlerde bugünkü bu zirve gibi basında çok farklı bir şekilde yansımadı, yansıtılmadı.
Çünkü 2004'te de 2015'te de gücünü milletten alan bir yönetim anlayışı daha ağır basıyordu.
Ne zaman ki gücünü dışarılarda arayan bir devlet yönetimi hâkim olur ülkede, işte o zaman bakarsınız bu zirveler farklı bir şekilde sunulur, farklı bir şekilde anlatılır.
Ya arkadaş, NATO üye ülkeleri dışarıdan koruma mekanizması.
Siz NATO'yu kendi başkentinizde yaşayan insanlardan korumak için tedbir alıyorsunuz.
Bu nasıl bir mantıktır? Nasıl bir yaklaşımdır ya?
Harcamaları takip ettiniz. Dünyanın parası harcandı.
O Etimesgut Havalimanı'nın sadece bir kabul binasını yaptılar.
Cumhurbaşkanı'nın açıkladığı rakam 10 milyar TL. Yani yaklaşık 200 milyon dolar.
Şimdi Türkiye'de biz altı sıfır attıktan sonra bu milyonlar, milyarlar biraz karışıyor.
Bazen soruyoruz “Maaşın kaç?” diye. İşte “20 milyon alıyorum” diyor emekli maaşı diyor. Karışıyor. Onun için Antalya'da turizmle uğraşanlar da dolar euro hesabını iyi bildiği için bu şekilde söylüyorum. Düşünün.
Harcamaya bakın.
Emeklimizin, çalışanlarımızın bu kadar sıkıntı olduğu bir dönemde böylesine bir israf kabul edilemez.
Bir de duymuşsunuzdur.
Tüm Türkiye'de değil, dünyada duyuldu. Branda, meşhur “Branda meselesi”
Güzergâhlara brandalar çekildi. Sanki branda çekince Türkiye'nin gerçeklerini saklamak mümkünmüş gibi.
Brandalarla yoksulluğu kapatamazsınız, işsizliği kapatamazsınız.
Adaletsizliği, hukuksuzluğu kapatamazsınız.
Neyse ki zirve tamamlandı.
Konvoylar dağıldı. Uçan uçtu.
Umarım artık ülkemizi yönetenler, Türkiye’nin gerçek gündemine dönerler.
Çünkü bu milletin beklemeye tahammülü kalmadı.
Artık zirve bittiğine göre; şimdi sıra kendi vatandaşımıza hizmet zamanı.
Şimdi sıra, Ankaralının, Antalyalının, bu ülkenin dört bir yanındaki vatandaşımızın derdine eğilme zamanı.
Buradan Sayın Erdoğan'a da iktidardaki herkese de çağrımdır:
NATO'nun ayağına sıfır asfaltı serenlerin; şimdi milletin yıllardır beklediği yolları tamamlaması gerekiyor.
Liderler geçecek diye günler içinde apar topar çevre düzenlemesi yapanların; şimdi Tüm Türkiye’de çocukların oynadığı parkları, vatandaşın kullandığı kaldırımları aynı özenle yenilemeleri gerekiyor.
Çünkü öncelik millete hizmet.
Şimdi aynı özeni kendi insanınıza gösterme zamanı.
Bakalım göreceğiz… Bunlar olacak mı, olmayacak mı?
Şunun iyi bilinmesi lazım:
Sadece yabancı liderleri iyi ağırlamakla ülke güçlü olmaz.
Güçlü devlet, kendi vatandaşını ihmal etmeyen devlettir.
Dünyaya güçlü olmanın yolu asfaltlardan değil, önce kendi insanını güçlü kılmaktan, onurlu kılmaktan geçer.
Biz istiyoruz ki Türkiye, hem dünyada sözü dinlenen bir ülke olsun;
Hem de vatandaşının “Devlet benim yanımda” dediği bir ülke olsun.
Hedefimiz bu.
Dışarıda saygın olacağız; içeride adil;
Dışarıda güçlü olacağız; içeride şefkatli.
Değerli Misafirler;
2017’de başkanlık sistemine geçilmesiyle beraber, Türkiye’de siyaset iki kutuptan ibaret bir şekle getirilmeye çalışılıyor.
Bu durum hem iktidarın işine geliyor hem de muhalefettekilerinin bazılarının işine geliyor.
Bu iki kutuplu siyaset.
Ancak, 10 yıl oldu, bu iki kutuplu siyaset vatandaşlarımız için bir fayda üretmedi, üretmiyor.
Eskiden çok sayıda siyasi parti seçime girerdi.
Ve seçim sonuçlarına göre, meclis aritmetiğine göre ya tek başına iktidar olurdu siyasi partiler ya koalisyonlar olurdu.
Ama şimdi bu 50+1 ister istemez insanların bilinçaltında bir iki kutup çağrışımı yapıyor.
Bunu da şu andaki iktidar sonuna kadar kullanıyor.
İki kutuplu siyaset işlerine geliyor.
Bir iktidar tarafında tekel olsun, bir de muhalefette tekel olsun isteyenler de var muhalefet tarafında onun da farkındayız.
Ancak arkadaşlar Türkiye'nin çıkışı, çözüm ancak ve ancak yeni bir alternatif inşasıyla mümkün.
Yeni bir alternatif.
Güçlü, geniş bir tabana dayanan ve ülkenin sorularını çözecek kapasitede ve aynı zamanda güçte yeni bir alternatif.
Biz bunun ilk adımını geçen sene Ocak ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında Yeni Yol Grubunu kurarak attık.
Türkiye'de bir ilktir.
Avrupa demokrasilerinde çoktur partilerin bir araya gelip de grup kurması.
Fakat bizim yasal altyapımız buna tam müsait olmadığı için farklı bir hukuki çözümle bir Yeni Yol Grubu oluşturduk.
Üç parti bir araya geldik.
Ve gerçekten meclisteki altı gruptan birisi olarak Yeni Yol Grubumuz çok iyi iş çıkarıyor.
Yani gerçekten muhalefet nasıl yapılır, milletin menfaati nasıl korunur? Yeni Yol Grubu son bir buçuk yıldır ortaya koymuş durumda.
Daha sonra Saadet Partisiyle ortak programlar yapmaya başladık.
“Türkiye Buluşmaları”nı gerçekleştirmeye başladık.
İşte bugün sizlerle beraber bu ikincisini burada, bu salonda gerçekleştiriyoruz.
Ortak bir Türkiye hedefinde buluşacağımız başka siyasi partiler ve müstakil siyasetçilerle de bu yeni alternatif inşasını genişletmek arzusundayız.
Türkiye’nin gerçekten yeni bir soluğa ihtiyacı var.
Yatırımcının güvenle yatırım yaptığı… Üretenin kazandığı… Milletin emeğinin karşılığını aldığı yeni bir düzene ihtiyaç var.
İşte biz buna talibiz ve bunu hedefliyoruz.
Biz sadece “iktidar, iktidar” diyenlerden değiliz.
Biz, Türkiye’nin sorunlarını çözmeye talibiz.
Ülkemizi hak ettiği standartlara getirmeye talibiz.
Çünkü görüyoruz…
Mevcut anlayışla olmadı, olmuyor, olmayacak. Deniyorlar, olmuyor.
Israr ettiler, olmuyor.
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye gidiyoruz pek çok alanda.
Ancak, bizim milletimizden en büyük ricamız; sizlerden en büyük ricamız bu büyük ve güzel ülkeden asla ama asla umudu kesmeyin!
Çünkü biliyoruz;
Doğru kadrolarla, doğru politikalarla, Türkiye çok kısa bir sürede yeniden ayağa kalkar, koşmaya başlar. Evvelallah kanatlanır, uçar bu ülke.
Bu millet yeniden üretir.
Yeniden başarır.
Yeter ki önündeki engeller kaldırılsın.
Allah’ın izniyle, bunu hep birlikte başaracağız.
Millet olarak başaracağız.
Bak geçen hafta Finlandiya'da iş dünyasının katıldığı bir toplantıdaydım. Bütün Avrupa iş dünyası orada toplanıyor yılda bir kere.
Oraya katılan Macarlara sordum.
"Ya" dedim, "Orbán sonrası hayat nasıl?"
Çünkü orada da medya tekelleşmiş. Orada da gerçekten muhalefetin üzerinde çok ciddi baskı kurulmuş. Zor bir dönem geçti Macaristan'da.
İlk sorduğum kişi dedi ki
"Ya" dedi, "Seçim sonuçlarını öğrenince" dedi, "şöyle pencereyi açtım, şöyle derin bir nefes aldım" dedi. "Havada ne kadar çok oksijen olduğunun farkına vardım birdenbire." dedi.
İşte o yeni nefes, yeni soluk inşallah Türkiye'de de olacak.
Her ülkenin durumu farklı, her ülkenin şartları farklı.
Ama bunu biz Türkiye olarak başaracağız.
Meşru yollardan, demokratik siyasetle başaracağız.
Çünkü bu işin meşru yolu siyaset.
Bu ülkede işler değişecekse yine siyasetle değişecek.
Ama temiz siyasetle, dürüst siyasetle değişecek.
Ve inanın çok kolay arkadaşlar.
Bu işleri hiç yapmamış olsak, devlet yönetiminde hiç bulunmamış olsak belki dışarıdan bakıp deriz ki "Ya bu iş zor, kolay değil. 86 milyonluk ülke. Borç çok, dert çok, herkes dertli, herkesin sıkıntısı var."
Ama inanın belli başlı temel ilkelere dikkat edin, sorunlar çok çabuk çözülüyor.
Devlet yönetiminde bizim zamanında tecrübe ettiğimiz, iyi sonuçlar aldığımız ve dünyada da yine uygulandığında çok iyi sonuçlar alınan belli başlı ilkeler var.
“Nedir bunlar?” diye soracak olursanız.
Bir: Konuşunca doğruyu söyleyeceksin.
Ya bu çok basit bir şey gibi geliyor ama işte TÜİK'in enflasyon rakamlarına insanlar güvenmiyorsa demek ki konuşunca doğruyu söylemiyorlar. Bu o demek yani.
TÜİK rakam açıklıyor. Millet "Ya bu öyle olmayabilir." Sıkıntı var.
İkinci önemli ilke: Söz verince tutmak..
Söz verince tutacaksın. Yani seçimlerden önce “faizler indi, daha da inecek” deyip seçimden hemen sonra faizleri %8,5’tan %50’ye çıkartmayacaksın.
Seçimden önce gençlere "Merak etmeyin bize oy verin, mülakatı kaldıracağız." deyip seçimden sonra sözünü yutmayacaksın.
Yani verdiğin sözü tutacaksın.
Üçüncü önemli ilke: Emanete hıyanet etmeyeceksin.
Çünkü devlet yönetimi bir emanet.
Milletin sınırlı süreyle verdiği bir emanet.
O kadar. Onun ötesinde bir şey değil.
Demokrasilerde devlet yönetimi bu. Bir emanet. Emanete ihanet etmeyeceksin.
Bir başka önemli ilke: Her zaman hukukla, adaletle hareket edeceksin.
“Ben 50+1’i cebime koydum. Anayasaya uymayabilirim. Anayasa Mahkemesi'nin kararlarını mahkeme uygulamayabilir” demeyeceksin.
Çünkü demokrasi hukukla beraber bir anlam ifade ediyor.
Demokrasiyi sadece siz sandıktan ibaret görürseniz, Allah korusun sandık yoluyla kaosa giden çok ülke var.
Göstermelik sandığı ortaya koyup iktidarın değiştirilemediği çok ülke var. Onun için demokrasi hukukla kıymetli.
Adaletle, hukukla yönetmek.
Beşinci önemli ilke: Ehliyetli ve liyakatli kadrolarla çalışacaksınız.
Çalmayan, çaldırmayan, dürüst ve işini iyi bilen kadrolardan ekipleri kuracaksınız.
İnanın birdenbire sistem ayağa kalkıyor.
Birdenbire kurumlar güçleniyor.
Kurumlar güçlenince zaten devlet güçlü oluyor, millet güçlü oluyor. Sorunlar çok hızlı çözülüyor.
Bir başka önemli ilke: Devleti istişareyle yöneteceksin.
Yani bin biliyorsan bir bilene soracaksın, dinleyeceksin.
Şu anda kiminle konuşsak, hangi sivil toplum kuruluşuyla, hangi meslek örgütüyle konuşsak “ulaşamıyoruz” diyor. “Bakanlar yetkisiz. Külliye ‘ye gönderiyorlar bizi. Külliye ‘de 1200 tane oda var. O büyük bir tane oda var. Ona girmeyince de zaten kimse sorunumuzu çözemiyor, olmuyor” diyorlar.
Dolayısıyla istişare ve iletişim kanallarının açık olması çok çok önemli.
Yani devleti yönetenlerin halkla irtibatının, iletişiminin sürekli açık olması lazım.
İstişare etmeden olmaz.
“Ben biliyorum, benim alanım ekonomi. Ben ekonomistim” deyip de aklına gelenleri test edersen, koskoca ülkeyi deneme tahtasına çevirirsen kur da patlar, enflasyon da patlar. Ondan sonra memleket yıllarca bunun acısını çeker.
Bir başka önemli ilke: Şeffaflık.
Devleti yönetiyorsan şeffaf, açık olacaksın.
Merkez Bankası'nın arka kapısından milyarlarca doları gizli saklı satmayacaksın.
Merkez Bankası'na gizli saklı 80 milyar dolar bastırıp da onu gidip de kur korumalı mevduat diye ucube bir şeye ödemeyeceksin.
Böyle bir açıklama duydunuz mu? “Biz kur korumalı mevduata gittik, Merkez Bankası'na para bastırdık. Karşılıksız öyle ödedik.” Açıkladılar mı? Ama yaptılar.
Yıllarca tertemiz, pırıl pırıl çalışmış bu ülkenin Merkez Bankası ilk defa gizli saklı işler yapmaya başladı.
Son ama önemli ilkelerden birisi de devlet yönetiyorsanız her zaman hesap vermeye hazır olacaksınız.
Hesap vermeye hazır olmak. Bu son derece önemli.
Bakın bugün Türkiye'nin en büyük, parasal olarak en büyük kuruluşlarından bir tanesi olduğu Varlık Fonu, Sayıştay denetiminden uzak tutuyorlar biliyor musunuz?
Yasaya dediler ki; “bu fon istediğini yapar, kimse de denetleyemez” diye.
Şu andaki Anayasa Mahkemesi bile "Ya arkadaş bu kadar da olmaz" dedi.
2025'te karar aldılar, onu iptal ettiler.
Dediler “böyle bir şey olmaz, devletin parasıysa Sayıştay'ın denetimi gerekir” dediler. Böyle bir şey olmaz.
Anayasa Mahkemesi karar aldı. Ocak ayında apar topar bir torba maddeye bir madde koydular. Tekrar Varlık Fonu'nu Sayıştay denetiminin dışına çıkarttılar.
Şeffaf olacaksın ve her zaman hesap vermeye hazır olacaksın.
Bunları yapın, inanın bir başarıdan diğerine koşun.
Ancak, bu ilkelerden saparsanız, sonu kötü olur.
Bunun bedelini de 86 milyon öder.
Ve maalesef şu anda hep beraber ödüyoruz.
Kıymetli misafirler,
Bu ülkenin yeni bir nefese ihtiyacı var, dedim.
Temiz bir dile,
Temiz bir siyasete,
Temiz bir yönetime ihtiyacı var.
İşte biz bunun için yola çıktık.
Bugüne kadar nasıl doğru bildiğimiz yoldan sapmadıysak, bundan sonra da asla sapmayacağız.
Allah’ın izniyle, milletimizle omuz omuza bu yolu yürüyeceğiz.
Korkuyu değil, umudu büyüteceğiz.
Gerilimi değil, kardeşliği, birliği büyüteceğiz.
Keyfiliği değil, adaleti, hukuku büyüteceğiz.
Ve hep birlikte, bu güzel ülkeyi hak ettiği yarınlara taşıyacağız inşallah.
Bir kişinin bile alın terinin, emeğinin hiçe sayılmadığı bir Türkiye'yi, hep birlikte kuracağız inşallah.
Ben tekrar bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Her birinizin yaptığı işte, çalışmasında başarılı olmasını temenni ediyorum.
Dostlarınıza, ailelerinize gönül dolusu selamlarımızı iletmenizi özellikle rica ediyorum.
Bu programda emeği olan, bu programda katkısı olan, vesile olan, başta Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Mahmut Arıkan olmak üzere Saadet Partisi'nin Antalya İl Başkanı'na, DEVA Partisi'nin Antalya İl Başkanı'na ve bizim de bugün bu sofrayı, bu fikir sofrasını paylaşan tüm misafirlerimize teşekkür ediyorum.
Saygılarımla, sevgilerimle diyorum.
Sağ olun, var olun.