Mehmet Öztürk: Mantıklı ve sonuç almaya en yakın çözümü ötecek isimlerden bir tanesi. Uzun yıllar Ankara’da politika muhabirliği yaptığım için, yani mesleğe Ankara'da başladığım için siyasi yönüm vardır ama Sayın DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan'ı hoş geldin demeden önce bile konuk ederek onunla aslında Ankara havası değil de Konya havası, Çukurova havası, Muş havası, Mardin havası yani toprak havası almak istiyorum. Bakalım, Sayın Genel Başkan yukarıdan drone’la Türkiye’ye bakınca ne görüyor? Önce onu dinlemek istiyorum. Sonra eğer zaman bulabilirsem soru soracağım. Efendim hoş geldiniz.
Ali Babacan: Hoş bulduk. Teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Mehmet Öztürk: Nasılsınız?
Ali Babacan: Şahsen iyiyim-
Mehmet Öztürk: İki türlü soruyorum, evet.
Ali Babacan: Ama memleketimiz, tarımımız, çiftçimiz sıkıntılı. Görüyoruz, üzülüyoruz. Ama bu büyük ve güzel ülkeden de asla umudumuzu kaybetmiyoruz. Umudumuz üzgünlüğümüzden çok daha büyük.
Mehmet Öztürk: O zaman lütfen söyleyin bana bir fotoğraf çekiniz. Sizi yukarı doğru atalım drone’la. Bana fotoğraf çekiniz. Hayvancılığa bakın, maliyete bakın. Çünkü çok şey biliyorsunuz siz. Ekonomiyi de biliyorsun, tarımı da biliyorsunuz. Lütfen bana bir izahat, bir resim gönderir misiniz?
Ali Babacan: Şu anda Türkiye'nin belki de en önemli sorunu bir tarım politikamız yok. Yani şu anda ülkeyi yönetenler ortaya bir tarım politikası koymuş değil. Halbuki Türkiye gibi büyük bir ülke. Avrupa'nın en büyük topraklarına, Avrupa'nın en büyük tarım alanlarına, Avrupa'nın en büyük ve en genç nüfusuna sahip olan bir ülkenin şöyle en az on yıllık bir tarım politikasına ihtiyacı vardır. En az on yıllık bir perspektifle Türkiye'nin hangi üründe, hangi bölgede, dünyada hangi alanlarda söz sahibi olacağının bugünden çalışılıp bugünden belirlenmesi ve o hedefe doğru Türkiye'nin yürümesi gerekir. Şu anda maalesef bırakın on yılı, önümüzdeki on ayı bile göremeyen, çiftçimizin, üreticimizin önünü göremediği ve sıkıntılarının gittikçe büyüdüğü bir tarım var Türkiye'de. Türkiye'de tarım ve hayvancılığa baktığımızda maalesef üretim gittikçe azalıyor. Üretmekten vazgeçen çiftçilerimizin sayısı çoğalıyor. Gençler artık tarlada, toprakta olmak istemiyor. Türkiye'de çiftçilik yapan ailelerimizin çocukları babasının, annesinin mesleğine artık ilgi göstermiyor. Dolayısıyla ileriye doğru baktığımızda sıkıntının gittikçe büyüyebileceğini görüyoruz. Şu anda fuardayız. Konya Tarım Fuarı'ndayız. Kuruldu kurulalı Türkiye'nin göz bebeği olmuş. Sadece Konya'da değil, sadece Türkiye'de değil, çok geniş bir coğrafyada insanların takip ettiği, ilgi gösterdiği bir fuardayız. Aslında “fuar” demek heyecan demek. “Fuar” demek planlama demek. “Fuar” demek ileriye doğru bir ufuk demek. İnsanlara umut demek. Çünkü fuarda insanlar bugünü düşünmez. Fuar yarınların düşünüldüğü, yarınların hazırlığının yapıldığı organizasyonlardır. Burada tohum vardır, gübre vardır, ilaç vardır. Bir sonraki sezonun çiftçimiz fiyatlarına bakar, hazırlığını yapar. Traktör vardır, biçerdöver vardır. Çiftçimiz önümüzdeki yıllarda yapacağı yatırımın, alacağı tarım aletlerinin hesabını kitabını, planını yapar. Normalde fuar heyecandır ama üzülerek öğrendim ki bu yıl Konya Tarım Fuarı'na katılımda ciddi bir gerileme var. Fuara katılımın gerilemesi demek, aslında umudun azalması demek. Çiftçimizin fuara gelecek eğer otobüs parasını, yol parasını bile hesap eder duruma düştüyse, yol parası sebebiyle, konaklama maliyetleri sebebiyle fuara gelemiyorsa bu Türkiye için bir ayıptır, ülkeyi yönetenlerin ayıbıdır.
Mehmet Öztürk: Tarım ülkesi olduğu bilinen bir ülkede sadece bu hükümet için söylemiyorum. Genelde “tarım politikası yok” demek biraz, ağır olmadı mı? Yani hem onlara haksızlık hem de çok üzüntü verici olmadı mı? Türkiye gibi tarımın harika olduğu bir ülkede tarım politikasının olmaması mümkün değil.
Ali Babacan: Şimdi eğer bir tarım politikası olsa üreticimiz devletin vereceği desteği bırakın hasılattan sonra ta tohumu ekmeden önce bilmesi lazım. Tarım desteklerinin ekimden önce bilinmesi lazım ki çiftçimiz hangi ürünü ekecek, hangi ürüne yatırım yapacak, emeğini, alın terini hangi ürüne yoğunlaştıracak bilsin. Çoğu zaman biliyorsunuz ekim yapılıyor, biçim yapılıyor, ürün satın almaya başlanıyor. Devlet desteğinin ne olacağı hala belli olmuyor. Tarım politikası olduğu bir ülkede böyle bir belirsizlik olur mu? Bunların baştan ilan edilmesi lazım. Ve en önemli sorun eğer Türkiye Cumhuriyeti tarıma önem veren bir devletse o devletin bütçesinde de o önemin görülmesi lazım. Bu yılın bütçesinde tarıma ayrılan destek rakamı 163 milyar lira, 163. Bunun içerisinde mazot desteği var, tohum desteği var, gübre desteği var, kredi desteğinin sübvansiyonu var. Hepsi var, var, var, var. Topluyorsun 163 milyar lira ediyor. Ama yılın tamamında 163 milyar, sadece ocak ayında faize ödenen 450 milyar. Bakın bir yılın tamamında çiftçiye verecekleri desteğin üç katını sadece ocak ayı içerisinde faize ödedi şu andaki iktidar. Yılın tamamında faiz ödeneği 2 trilyon 700 milyar. Çiftçiye verdiği desteğin on altı mislini şu anda iktidar faize ödüyor. Bütçeye baktığınızda bu bütçe çiftçinin bütçesi değil, bu bütçe tarımın bütçesi değil. Bu bütçe faizin bütçesi. Peki faizi kim alıyor? Zaten parası olan alıyor. Parayı koyuyor faize, üzerine faiz alıyor. Ama alın teriyle, bileğinin gücüyle helalinden geçinme mücadelesi veren, helalinden kazanmaya çalışan kim var kim yoksa şu anda Türkiye'de sıkıntı içerisinde. Çiftçi zarar ediyor. Ne kadar çok üretse o kadar çok zarar ediyor. Üretimden vazgeçen çok sayıda çiftçimiz var.
Mehmet Öztürk: Şunu mu demek istiyorsunuz: Türkiye'de tarım politikası yok ama faiz politikası var. Yani birinci sırada faiz politikası. Faiz varsa iyi.
Ali Babacan: Şu anda maalesef ülkeyi yönetenlerin önceliği iktidarın etrafındaki menfaat şebekesini desteklemek. Mesela hayvan ithal edenler, et ithal edenler, mısır ithal edenlerin zarar ettiğini hiç duydunuz mu? Hayvan ithalatçıları, “Ya bu sene çok zarar ettik kardeşim.” diye feryat ediyor mu? İthalat yapanlar para kazanıyor ama alın teriyle üretim yapanlar sıkıntıda. Yapılması gerekenler de inanın çok zor değil. Bu sorunların çözülmesi zor değil. Yani bu işi hiç yapmamış olsak diyebiliriz ki; “ya arkadaş koca devlet, bir bildikleri vardır, ülkeyi yönetenlerin nasıl olsa bir bildiği vardır” deriz. İnanın bir bildikleri falan yok. Zaten bilmedikleri için bu sıkıntılar yaşanıyor. Çiftçinin halini anlamadıkları için ülkede tarım şu anda bu hale gelmiş durumda.
Mehmet Öztürk: Size soracağım çözüm ama ben o bilme kısmını açmak istiyorum. Yani ben vatandaş olarak benim devletimin, kadim devletimin tarımı, ithalatı, faizi, çiftçiyi bilmemesi ya o zaman çok utanmaya başlarım, garip olur yani. Ben inanmıyorum bilmediklerine, biliyorlardır diye düşünüyorum.
Ali Babacan: Şu anda çiftçimizle ülkeyi yönetenler arasında iletişim hattı yok. Büyük bir kopukluk var. Kararlar istişare edilerek alınmıyor. Çiftçimizin gerçekten neye ihtiyacı var, hangi ürünle ilgili hangi tedbirlerin alınması lazım, hangi ürüne nasıl bir destek verilmesi lazım, finansman kredi mekanizmalarının nasıl kurulması lazım... Şimdi bunların ancak istişareyle öğrenilen ve istişareler sonucunda elde edilen bilgiyle verilmesi gereken kararlar olduğunu öncelikle bilmemiz lazım. Şu anda istişare mekanizması yok. En son ülkeyi yönetenlerin şöyle eli nasırlı çiftçilerimizle oturup ne zaman hemhal olduklarını gördünüz? İthalat yapanlar sürekli bakanlıkların, Külliye'nin kapılarından girip çıkıyorlar rahatlıkla. Ama gerçek üreticilerin derdini anlatacağı bir ortam yok. Maalesef meslek örgütleri, odalar çok ciddi baskı altında. Onlar konuşamıyorlar. Konuşup “derdim var” diyenler en ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalabiliyorlar. Bugün Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşlarını temsil eden insanlar, “ya sanayimizde, üretimde sıkıntı var” dediğinde hapis cezasıyla karşı karşıya kalabiliyorlar. Böyle bir ortamdayız aynı zamanda. Yani derdi olanlar derdim var diyebilecek ki, meslek örgütleri, odalar derdi olanları temsil edecek ki o sıkıntılar karar vericilere ulaşsın, karar vericiler o baskıyı hissetsin, ondan sonra memleket için düzgün kararlar alsın. Bu mekanizma çalışmıyor. Ekonomik ve Sosyal Konsey anayasanın gereğidir, anayasa maddesidir. Ekonomik ve Sosyal Konsey'i son on yıldır toplamadılar. Orada ziraat odaları da var, sanayi odaları da var. Bütün önemli sendikalar var. Anayasa ne diyor hükümete? Sen vatandaşınla buluşacaksın, dertlerini dinleyeceksin, kararlarını ona göre alacaksın diyor. Memleketin anayasasının emri bu. Ekonomik Sosyal Konsey. Ama yapmıyorlar, uygulamıyorlar. “Bilmiyorlar” dediğim, derdi yaşayandan dinlemedikleri için onun ağırlığını, onun baskısını hissetmiyorlar. Sorun çıktığında da ithalatçılar diyor ki; “efendim biz çözeriz. Et mi az? Hemen getiririz. Hayvan popülasyonu mu düşüyor? Hemen şuradan ithal ederiz.” İthalat çözüm değil. Madem biz Avrupa'nın en büyük topraklarına sahibiz, Avrupa'nın en büyük ve en genç nüfusuna sahibiz, Türkiye tarımda kendi kendine yeterli olmak zorundadır. Bu bir beka meselesidir. Bu bir güvenlik meselesidir. Türkiye gıdada, tarımda kendi kendine yeterli olmak zorunda bir ülkedir ve bunu yapacak kapasitesi, potansiyeli de vardır, toprağı da vardır, insanı da vardır.
Mehmet Öztürk: Şu anda bu koltukta siz cumhurbaşkanı olarak oturuyorsunuz. Düşünün ki tarım da size bağlı. Her şey sizin elinizde. Lütfen bana suyu, kuraklığı, verimi, ithalatı, çiftçiyi, tarımı bir nebze olsun moral verecek bir proje bana lütfen söyleyin, çözüm.
Ali Babacan: Bir proje değil, on tane söyleyeyim hemen.
Mehmet Öztürk: Buyurun.
Ali Babacan: Bakın öncelikle şu anda çiftçimizin, esnafımızın üzerindeki bu borç baskısı var ya, bunu tamamen ortadan kaldırmak lazım. 2001-2002 krizinde ben ekonominin başındayken yaptığımız ilk adım oydu. Öncelikle şu borç yükünden bir kurtarmak lazım.
Mehmet Öztürk: Nasıl?
Ali Babacan: Yani çiftçimizin kafası borca takılmayacak. Vergi borcu, sigorta borcu, banka borcu bunların tamamının bir yıl ödemesiz, üç yıla yaygın yeniden yapılandırılması lazım. Yetmez, ilave finansman sağlanması lazım. Bakın 2002'de çiftçimizin %40’ı borcunu ödeyemiyordu. Biz bir yıl ödemesiz, üç yıl vadeye borcu yaydık ama faizle değil, enflasyon matematiğiyle yaydık. Ama çiftçimize işini yapması için de yeni kredi açtık. Dedik ki “sen bu parayı al, işini çevir, para kazan, daha sonra eski borcunu sonra bize ödersin” dedik. 2004 yılı geldiğinde çiftçimizin %99’u Ziraat Bankası'na borcunu tam ve gününde ödeyecek bir ekonomik güce ulaştı. Hepsi banka kayıtlarındadır bakın. Yıl 2003. Çiftçimizin %40’ı borcunu ödeyemiyor. Yıl 2004, çiftçimizin sadece %1’i borcunu ödeyemiyor, yüzde %99’u tam ve gününde ödüyor. Para kazandı, eski borçlarını şöyle bir kafadan sildi. Yeni finansman imkanına kavuştu. Üretim yaptı, para kazandı. Sonra döndü eski borçları rahatlıkla kapattı, geçti. Bunların hepsini yaptık. 2008 krizinde bir daha yaptık aynısını.
Mehmet Öztürk: Bugün de geçerli mi?
Ali Babacan: Dolayısıyla şu anda acilen yapılması gereken çiftçimizin boğazına “alacağını ver, bana para öde” diye devletin sarılması değil, tam tersine vergi, sigorta ve banka borçlarının derhal bir yıl ödemesiz üç yıla yayılması lazım. Bir. İki, uygun şartlarda yeni finansman imkânı sağlanması lazım ki traktöre ihtiyacı olan, traktörü eskiyen traktörünü alabilsin. Tohum alacak, gübre alacak çiftçimiz onu alabilsin. İşte gübre fiyatları fırladı gitti işte savaştan bu yana, değil mi?
Mehmet Öztürk: Evet.
Ali Babacan: Hesap kitap tamamen bozuldu. Şimdi bunun uygun finansmanla mutlaka alınması lazım. Dolayısıyla bu finansman kredi işinin çözülmesi lazım, bir. İki, derhal ama derhal gübre ve yem maliyetinin yarısının devlet tarafından karşılanması lazım. Başka türlü olmaz. Bunun hepsi mümkün. Bütçeye hepsi sığar. Hesabını kitabını yapmış olduğumuz için bunu söylüyorum. Bu ülkenin tam on bir yıl bütçeyi hazırlayan ekibinin başında olduğum için söylüyorum. Yemin ve gübrenin maliyetinin yarısı. Bakın o yarısı bir sağlansın. Görün ondan sonra nasıl işler rahatlıyor, nasıl üretim artıyor. Çünkü gübre demek verim demek. Şimdi bu gübre fiyatları artınca ne oldu? Çiftçimiz yeterince gübreyi kullanamayacak, verim düşecek. Verim düşünce maliyet artacak, maliyet artınca gidecek o tekrar Türkiye'de gıda enflasyonu vuracak. Ondan sonra Merkez Bankası diyecek ki; “ben faizi düşürmüyorum çünkü enflasyon yüksek.” Ben hep söylüyorum bakın, faize vereceğine çiftçiye ver. Üretim maliyeti düşsün, gıda enflasyonu düşsün. Böylece yüksek faize gerek kalmaz memlekette. Hesap bu kadar basit yani. Şimdi finansmanı kredileri hallettik, bir. Gübreyi ve yemi yarısını devlet karşılayacak dedik, iki. Elektriğin ve motorinin mutlaka düşük maliyetlerle çiftçimize sağlanması lazım. Çünkü eğer devlet tarlanın birisine suyu götürdüyse, öbür tarlaya suyu götürmediyse ve çiftçimiz mazotla, elektrikle kuyulardan üç yüz, dört yüz metreden suyla sulamaya çalışıyorsa bu adalet değil. Adaleti sağlamanın yolu suyun gitmediği tarlalarda mazota ve elektriğe destekle çiftçimizin enerji maliyetlerini düşürmektir. Bir başka önemli konu sulama yatırımları. Bakın Türkiye'de sulama yatırımlarının tamamlanması için gereken kaynak yaklaşık 50 milyar dolardır. Yani 2 trilyon civarındadır. Ben rakamları yuvarlayarak söylüyorum. Türkiye'deki bütün barajlar, göletler, kapalı basınçlı su dağıtım sistemleri, isale hatları, tarla içi damlama, yağmurlama sistemlerini toplayın, toplayın, toplayın, toplayın, şu anda 2 trilyon lira kaynak gerekmektedir. E bu yıl devlet zaten sadece faize 2 trilyon 700 ödüyor, 2 trilyon 700 bir yılda faizi ödüyor. Biz diyoruz ki; Türkiye'nin bütün sulama yatırımlarını beş yılda tamamlamak mümkündür. Yılda 400 milyar lira bir bütçeyle beş yılda bu yatırım tamamlanır. Sulama yatırımları tamamlandıktan sonra verimi bir görün. Aynı tarlada üretim ikiye, üçe katlanacaktır. Aynı tarlada aynı girdilerle verim ikiye, üçe katlanınca ne demek? Üretim maliyeti yarı yarıya ya da üçte bire düşecektir. Üretim maliyetinin düşmesi demek hem çiftçimizin rahatlaması demektir hem de Türkiye'deki gıda enflasyonunun düşmesi demektir. Şu anda iktidar ne diyor? “Ben emekli maaşını artırmayacağım, asgari ücreti artırmayacağım çünkü enflasyonu düşüreceğim” diyor. E burada şimdi çok sayıda çiftçimiz var. O çiftçilerimize bir anlatsınlar, bu nasıl biz de anlayalım yani. Şimdi çiftçimiz diyor ki; “kardeşim diyor gübre arttı, yem arttı hayvancılık için. Tohum arttı, ilaç arttı, elektrik arttı, mazot arttı. Benim maliyetim arttı. Onun için fiyat arttı” diyor. Ama iktidar diyor ki; “asgari ücreti düşüreceğim, bastıracağım, emekli maaşını bastıracağım, öyle enflasyonu düşüreceğim diyor. Tamamen yanlış hesap, yanlış teşhis, yanlış tedavi. Yapılması gereken Türkiye'de gıda enflasyonu düşürmek istiyorsanız maliyetleri aşağıya doğru çekeceksiniz. Eğer 2 trilyon 700 lira faize para ödediğiniz bir yıl çiftçiye sadece 163 milyar ödüyorsanız, çiftçiye ödediğinizin on altı katını faize ödüyorsanız bu ülkede gıda enflasyonu düşmez. Bir de diyorlar ki; “gıda enflasyonun sebebi pandemidir.” Hesap ortada. Pandemiden bu yana dünyada gıda enflasyonu toplamda %42. Yani pandemi anında 100 liraysa fiyat çıkmış 142’ye. Türkiye'de pandemiden bu yana gıda enflasyonu %822. Ya gıda enflasyonun sebebi pandemi diyorsun da arkadaş hesap ortada. Yani dünyada ortalama %42, Türkiye'de %822. Bu aradaki fark ne? Aradaki fark iş bilmezliğin, kötü yönetimin farkı. Başka bir şey değil. Türkiye'de gıda enflasyonunu düşürmenin yolu çiftçiye daha çok destek vermektir. Emeklinin maaşını bastırmak, aşağı doğru bastırmak değildir. Asgari ücretlinin maaşını aşağıya doğru bastırmak değildir. Bunu anlamadılar, anlamıyorlar. Ama biz de anlatmaya devam edeceğiz. Bakın asgari ücret dedik değil mi? Diyorlar ki; “asgari ücreti bastıracağız, emekli maaşını bastıracağız ki enflasyon düşsün.” Yıl 2004. Asgari ücrete %41 bir zam verdik. 2004'ün sonunda enflasyon %9’a düştü. Bir sonraki sene %8’e düştü. 34 yıllık enflasyon tek haneye indi ve on yıl tek hanede kaldı. Bu nasıl oluyor? O ihraççı geçinenler bir anlatsın bakalım. %42 asgari ücreti artırmışız, enflasyon tek haneye, %9’a düşmüş aynı yıl. Nasıl olmuş bu? Çünkü enflasyonun sebebine inmek lazım. Enflasyon niye yüksek?
Mehmet Öztürk: Teşhis.
Ali Babacan: Türkiye'de önce doğru teşhis lazım. Türkiye'de gıda enflasyonunun asıl sebebi çiftçimizin maliyetinin artmasıdır. Teşhis bu. Bunu düşürmenin yolu da çiftçinin maliyetini aşağıya doğru indirmektir. Çiftçimizin maliyetini aşağıya doğru indir, gıda enflasyonu düşsün. Merkez Bankası bu kadar yüksek faiz uygulamak zorunda kalmayacak zaten. Çiftçiye destek ver, daha az faiz öde. Çiftçiye destek ver, ödediğin faizi aşağıya doğru çek. Hesap bu kadar basit inanın.
Mehmet Öztürk: Şimdi, şimdi duyar gibi oluyorum: Sayın Babacan iyi söylüyorsun da para nerede? Hazine tamtakır diyorlar. Parayı nereden bulacaksınız?
Ali Babacan: 2 trilyon 700 milyar faizciye para bulan bu devlet eğer isterse dürüst, çalmayan, çaldırmayan bir kadroyla ülke yönetilirse çiftçiye gerekli olan destek de gayet rahat bulur. 7 trilyon 700’ü buluyorlar, değil mi? 2 trilyon 700 milyar demek bakın, yani bugünkü kurlardan 60 milyar dolar demek yahu. Demek ki isteyince bulunuyor. Ben 2002'de ilk ekonomiyi yönetmeye başladığımda da bana bu soruyu çok soruyorlardı. Nereden bulacaksınız? O zaman malum bir hortumculuk vardı, hortum meselesi vardı. Hatırlıyorsanız.
Mehmet Öztürk: Evet, evet hatırlıyorum.
Ali Babacan: Biz de ne diyorduk: "O hortumları keseceğiz, o hortumları çiftçimizin, esnafımızın dükkanına bağlayacağız." diyorduk.
Mehmet Öztürk: Hortum hâlâ var mı?
Ali Babacan: Hortumlar bir ara tamamen kesildi. Şimdi maalesef çapı bir santimden başladı, şimdi onluk, yirmilik, otuzluk hortumlar gittikçe büyüyor maalesef. Onun için şu anda ülke varlık içerisinde yokluk yaşıyor ya. Yani varlık içerisinde bir yokluk yaşıyoruz. Bunu bilelim yani.
Mehmet Öztürk: İçinde bulunduğumuz durum tabii savaş da olduğu için biraz savaş acaba önümüzü kapatıyor mu diye de düşünmek lazım. Ama bu durum normal bir durum değil. Normal olmayan bu durumda erken seçim de gündemde. O da bir maliyet. Sizce hükümetin ya da devletin gerek savaş gerekse maliyeti kısmak anlamında en acil ne yapması lazım? Yani savaş bizi daha mı kötüye götürecek? Bir de savaşa rağmen bir sonuç alabilir miyiz?
Ali Babacan: Bakın pandemi mazeret, savaş da mazeret. Niye? Ukrayna dört yıldır savaşta mı?
Mehmet Öztürk: Savaşta.
Ali Babacan: Hem de Rusya gibi bir ülkeyle savaşta. Yüz binlerce insan öldü. Ukrayna'da geçen yılın tamamındaki enflasyon %8. Türkiye'de daha bu İran savaşı çıkmadan Ocak, Şubat'ın toplamında gerçekleşen enflasyon %8. Bakın dört yıldır savaşta olan ülkenin on iki ayın toplam enflasyonu %8. Biz sadece Ocak'ta, Şubat'ta %8 enflasyon gördük bu ülkede. O da TÜİK'in açıkladığı rakam inanıyorsak. Demek ki savaşta bile olsan, sağlam durursan, iyi yönetirsen enflasyon o kadar artmayabiliyor. Bir başka örnek verelim. 2002'den 2007'ye dünyada petrol fiyatları 20 dolardan 150 dolara çıktı, yedi kat arttı. Petrolün yedi kat arttığı dönemde biz Türkiye'de enflasyonu tek haneye indirdik ve tek hanede tuttuk. Mazeret uydurmadık ki. “Ne yapalım ya? Petrol fiyatı arttı, enflasyonu vurdu. Biz tek haneye indiremiyoruz enflasyonu” demedik. Çalıştık. O yüksek petrol şoklarının kendi iç piyasamıza çok daha makul bir şekilde yansımasıyla alakalı tedbirler aldık. Bütçemizden imkânları ve Merkez Bankası'ndan imkânları o 2003 Irak Savaşı vardı. Şimdi İran Savaşı var. O zaman da Irak Savaşı vardı.
Mehmet Öztürk: Doğru.
Ali Babacan: O savaşın etkilerini yumuşatacak şekilde, içeriye az yansıyacak şekilde uyguladık. Ama sabahlara kadar da çalıştık.
Mehmet Öztürk: Hükümet yetkilileri enflasyonu seviyor olabilir mi? Enflasyondan mutlu olabilirler mi?
Ali Babacan: Şöyle, enflasyonun ülkeyi yönetenler açısından şöyle bir kolaylığı oluyor: Diyorlar ki: "Ya biz yapmadık, enflasyon yaptı." Hatta eskiden karikatürler çizilirdi. Hatırlıyor musunuz “enflasyon canavarı” diye?
Mehmet Öztürk: Evet.
Ali Babacan: O zamanki hükümetler de “bu bir canavar, dışarıdan gelen bir şey, biz de onunla mücadele ediyoruz.” Enflasyon dışarıdan gelen bir şey değildir. Enflasyon canavar falan değildir. Enflasyon, ülkeyi yönetenlerin iş bilmezliği sonucunda ortaya çıkan hayat pahalılığıdır. Enflasyonun temel sebebi kötü yönetimdir. Hatırlayalım, o 2018'den sonra o damat döneminde ülkede döviz kurunu patlattılar mı? Merkez Bankası'nın arka kapısından yüz yirmi sekiz milyar doları gizli saklı sattılar mı? Bunların hepsini yaptılar. O dönemde kur da patladı, enflasyon da patladı. Ve şu anda son birkaç yıldır da o patlayan enflasyonla, patlayan kurla mücadele etmeye çalışıyorlar. Ama bu mücadelenin başarılı olması ancak çok farklı bir kadroyla mümkün olur. İşi iyi bilen, dürüst, ehil, çalmayan, çaldırmayan kadrolarla mümkün olur. Bu yapılmadıktan sonra da bu ülkede enflasyon düşmez, mümkün değil.
Mehmet Öztürk: Bir de aynı noktaya geliyorum. O zaman niyet halisse çözüm bulunur demek istiyorsun. Hâlâ bir enflasyon seviciliği, bu ortamdan istifade eden bir anlayış olduğu aklına geliyor. Yoksa yani bunlar bilinmeyen şeyler olduğunu düşünmüyorum ben şahsen. Burada bir art niyet kavramı biraz ağır gelir ama görmezden gelinen bir durum yok mu enflasyona bu kadar böyle?
Ali Babacan: Şimdi enflasyon ülkeyi yönetenler için bazen kolaycılıktır. Aslında insanların gelirinden çaktırmadan almanın, insanların gelirini çaktırmadan düşürmenin bir yoludur. Çünkü enflasyon geldi vurdu. Maaşlar yetmiyor. E millet geliyor yine hükümetin kapısına değil mi, “maaşımı artır” diye. Hükümet de “dur bakalım” diyor, “ne kadar vereyim” diyor. Sanki enflasyonu başka biri üretmiş gibi. Halbuki enflasyonu düşür aşağıya ve çok daha makul maaş artışlarıyla vatandaşlarımız daha yüksek bir refah seviyesinde yaşayabilir. Bu ülkede bu gerçekleşti. Bu ülkede asgari ücret alanlar, emekli maaşı alanlar çok daha rahat şartlarda yaşadı. Bu mümkün. Ama bunun için öncelikle şu enflasyonun bir kontrol altına alınması lazım. Özellikle gıda enflasyondaki çare çözüm de çiftçimizin maliyetini düşürmektir. Çiftçimize daha çok destek vermektir. Çözüm bu.
Mehmet Öztürk: Türkiye'de son günlerde hobi bahçeleri çok konuşulmaya başlandı. Toplum aslında genç ama yaşlılığımız da giderek artıyor. Yaşlı insanların da imkânı olanların çoğu ya bir bahçe almak ya bir ev kurmak isteniyor. Tabii bu durumda büyükşehirler bazen destek veriyor. Şimdi bir miktar savcılık aracılığıyla yıkım falan da başladı. Bu hobi konusunda bir çalışma yaptınız mı?
Ali Babacan: Şimdi öncelikle bu bir ihtiyaç. Yani bizim insanımız toprağı seviyor, toprağa dokunmayı seviyor, toprakla uğraşmayı seviyor. Aynı zamanda insanımız uygun şartlarda bir ev sahibi olmak da istiyor. Dolayısıyla bu hobi bahçeleri bir bakıma geçici ve kestirme bir çözüm olarak ortaya çıktı. Ama bunun hukuki zemini sağlam değil.
Mehmet Öztürk: Bir de mekân zemini lazım.
Ali Babacan: Ve üstelik çok verimli tarım arazilerini eğer siz küçük küçük bölüp bahçelere çevirirseniz orada üretimdeki verimi aşağıya düşürürsünüz. Burada yapılması gereken hobi bahçesi olarak ayrılacak alanların önceden her bir şehirde belirlenmesi, bunun bir planlamasının yapılması ve o planlama çerçevesinde de asgari bir büyüklüğü belirleyip diyeceksiniz ki örneğin, işte şu kadar, dönüm araziye şu kadarlık bir ev yapabilirsin ve o arsanın, o tarlanın vatandaşlarımıza planlı programlı ve aynı zamanda imarlı olarak verilmesi de gerekecek. İmarsız plansız olmaz bakın. Programın başında dedik ya politika yok, plan yok diye. Bu da plansızlığın sonucunda. Bu bir ihtiyaçsa, insanlarımız hobi bahçesi istiyorsa bunun önce her şehirde bir bölüm-bölgesinin ayarlanması lazım. Eğer tarlaları bölecekseniz hiç olmazsa bunları toplu bir yerde, bir bölgede yapın, imar geçirin. Oralar hobi bahçesi olsun. Ama geriye kalan o geniş tarım arazilerine dokunmayın. Çünkü tarım verim demektir.
Mehmet Öztürk: Doğru.
Ali Babacan: Arazi büyüdükçe, tarlanın dönümü büyüdükçe verim yükselir. Ölçek ekonomisi vardır çünkü tarımda, tarımsal üretimde. Bir yandan tarlalarda ölçek ekonomisini yakalarken, öbür tarafta o vatandaşlarımızın o toprakla uğraşma aşkını, o sevgisini, onu da köreltmeyin. Onu da yapsınlar ve üstelik uygun şartlarda da ev sahibi, konu sahibi olsunlar. Dolayısıyla bunun çözümü o. Baştan planlayıp imar geçirip, arkadaş şu bölge şu kadar bin dönümlük arazi biz hobi bahçe içinsin imar geçirdik. Uygun şartlarda çok uygun fiyatlarda vatandaşlarımız alsın arsalarını. Makul küçük bir evlerini de yapsınlar. Ama büyük geniş tarım arazilerine dokunmayalım. Yani koca binlerce dönümün arasının ortasında siz yüz dönümü hobi bahçesi yaptığınızda olmuyor işte o zaman. Yani nasıl eskiden şehirlerde gecekondular vardı değil mi? Gecekondu mahalleleri.
Mehmet Öztürk: Evet, şimdi de hobi.
Ali Babacan: Şimdi bu kırsaldaki bu hobi bahçeleri de aslında eski gecekondu mantığının bir yansıması. Dolayısıyla o gecekondu mantığını Türkiye'de canlandırmayalım. Tam tersine imarlı çözüm bulalım.
Mehmet Öztürk: Sayın Genel Başkanım, zamanım daralıyor ama bir şeyi merak ediyorum. Son yıllarda çadır koyunculuğu, küçük ölçekli koyunculuk inanılmaz arttı. Hobi bahçeleri gibi çalışan insanlar sabah akşam hayvanına uğruyor. Ama koyunculukta bir ilgi ve alaka söz konusu oldu. Aynı şekilde şu anda her şey pahalanma, şu anda inek bulamıyoruz. Şu anda süt ineği çok pahalandı ve arıyoruz. İnek yok. Besi hayvanı da şu anda zor. Çünkü bir ara şap bahanesiyle kesildi.
Ali Babacan: Üretenler zarar edince maalesef daha…
Mehmet Öztürk: Kesildi.
Ali Babacan: Yani karnında buzağı olan hayvanları kestirdiler maalesef.
Mehmet Öztürk: Şimdi, sizin tarım eylem planınızda küçükbaş ve büyükbaşa ait ne var? Çünkü Türkiye'nin meraysa mera, iklimse iklim, küçük ölçekse küçük ölçek. İnsanlar sıkıldı şehirden köye dönüyorlar. Ama dönerken de orada da bir alan gerekiyor. Küçükbaş ve büyükbaşa ait ne var sizin radarınızda?
Ali Babacan: Şöyle, aslında hayvancılıkta da bu işi sevdiği için, meraklı olduğu için böyle ya birkaç koyunum olsun, on tane tavuğum olsun, işte bir bahçem olsun diyen insanlar var. Hakları da yani. Bir yandan onlara izin verirken ama bir yandan da unutmayalım ki hayvancılıkta da ölçek ekonomisi esastır. Yani ancak büyük çapta yapıldığı zaman verim yükselir ve maliyetler aşağıya düşer. Ama hayvancılıkta maliyetleri aşağıya çekmenin birinci ve en acil yolu yem maliyetinin yarısının devlet tarafından karşılanmasıdır. Ya bu yem fiyatlarının yarısını devlet “ben ödüyorum arkadaş” dedikten sonra hayvancılığın önü ancak ondan sonra açılır. Yoksa bu zarar bitmez. Büyükbaş, küçükbaş hayvan stoğumuz da azalır. Popülasyonumuz azalır. İnsanlar ne kadar büyük üretmeye çalışıyor, o kadar çok zarar ediyor şu anda. Ama ölçek ekonomisini destekleyecek, yani belli bir sayıda büyükbaş veya küçükbaş üreticilik yapmak istiyorum ben diyenlerin de önünü açacak ve onlara gerekli finansman imkânlarını sağlayacak bir yapıya da ihtiyaç var. Ziraat Bankası niye var? Niye kurulmuş? Tarım ve hayvancılık için. Halk Bankası esnaf için. Bakın 2002'de ben başladığımda IMF diyordu ki "Bu iki bankayı birleştirin, bunlar zarar ediyor." Biz dedik ya, öyle bir şey olmaz dedik ya. Bu niye birleştireceğiz? Biz her iki bankayı da ayrı ayrı çalıştırırız. Birisini gerçekten tarım ve hayvancılığı ayağa kaldırmak için çalıştırırız, diğerini de esnafımıza destek için çalıştırırız. Ama aynı zamanda da kârlı hale getiririz. Bu mümkün. Ziraat Bankası’nda 45 bin kişi çalışıyordu. Doldurmuşlar. Bir yılda 25 bine indirdik. Ziraat Bankası kâr etmeye başladı. Bu kadar basit. Ondan sonra çiftçimize bol bol destek vermeye başladı. Yani orada 20 bin kişiyi daha doldurmuşlar Ziraat Bankası’na. Zarar ediyor diye kapatmaya çalışıyorlar, birleştirmeye çalışıyorlar. Çalışanı 45 binden indirdik 25 bine. Ziraat Bankası kâr etmeye başladı. Çiftçimize sınırsız ne kadar ihtiyaç varsa o kadar kredi vermeye başladı Ziraat Bankası. Bunları yaşadık. Programın başında söyledim bakın. Bir yılda çiftçimizin %99’u Ziraat Bankası'na olan borçlarını tam ve gününde öder hale geldi. O ekonomik güce kavuştu. Bunları yaşadığımız ülke Türkiye yani başka bir ülkeden bahsetmiyorum. Ama bunlar ancak gerçekten akıllı, bilinçli ve halden anlayan bir devlet yönetimiyle mümkün olur. Kaynakları israfa değil, yolsuzluğa değil, faize değil, gerçekten alın teriyle, bileğinin gücüyle üretene kaynakları yönlendirmeyle olur.
Mehmet Öztürk: Son soru şu. Şu an Türkiye'deki insanların moralleri bozuk. Her şey ortada. Konuşmaya gerek yok. Ne olacak? Yani biz ümit var olabilir miyiz? Bu işlerin çözümü hızlı olabilir mi? Biz hâlâ üretelim mi? Saldıralım mı yoksa bekleyelim mi?
Ali Babacan: Türkiye'de bir şey değişecek, her şey değişecek. O değişmesi gereken ülkeyi yöneten zihniyet, ülkeyi yöneten kadro. O değiştikten sonra her şey değişir. Ve inanın devlet yönetimi zor bir şey değildir bakın. Unutmayalım bakın bu ülke bir koalisyon hükümeti döneminde rahmetli Erbakan'la Ecevit'in koalisyonunda Kıbrıs Barış Harekatı’nı yapmıştır, bütün dünyaya meydan okumuştur. Hani şu anda ne deniyor? İşte koalisyonlar şöyle böyle falan filan. Bakın, bir koalisyon hükümeti döneminde Amerika'ya kafa tutmuştur, NATO'ya kafa tutmuştur. Kıbrıs Barış Harekatı’nı yapmıştır bu ülke. Türkiye'nin kendisi güçlü. Yeter ki düzgün yönetilsin. Mesele o. Türkiye'nin yönetimiyle ilgili de üç tane temel ilke vardır. Bu üç temel ilkeyi uygulayın, korkmayın. Bir: Adalet. Ülkeyi yönetiyorsanız adaletle yöneteceksiniz. Bu sadece yargıda adalet değil, bu aynı zamanda sosyal adalet. Bu fırsat eşitliği. Eğitimde fırsat eşitliği, işe girerken fırsat eşitliği. Adalet aynı zamanda çiftçinin hakkını vermek, esnafın hakkını vermek. Adalet alın terinin karşılığının insanların almasını sağlamak. Adalet geniş bir kavram. Bir ülkeyi yönetiyorsanız birinci kural adalet. İkinci önemli kural işi ehline teslim etmek. Yani dürüst, ehil, çalmayan, çaldırmayan kadrolarla ülkeyi yönetmek. Üçüncü önemli ilke de istişare. Yani karar alırken istişareyle karar almak. Bin biliyorsan bir bilene sormak. Damdan düşeni dinlemek. Tekrar ediyorum. Adalet, liyakat, istişare. Bu üç ilkeye uyun, korkmayın. Bu büyük ve güzel ülke hemen ayağa kalkar, sorunlarını çözer, kanatlarını açar.
Mehmet Öztürk: Çok teşekkür ediyorum Sayın Genel Başkanım. Zaman ayırdınız. Fuar çok yoğun. Sizin de zamanınız yok ve fuarda daha bir sürü stantlar sizi bekliyor. Ekibi de görebiliyorum.
Ali Babacan: İnşallah.
Mehmet Öztürk: Aslında çok konu var. Daha çok sizinle dertleşebilirim ama fuar olduğu için burada kapatmak istiyorum. Tekrar teşekkür ediyorum.
Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun. Bu yayın vasıtasıyla, AGRO TV vasıtasıyla da ben bütün çiftçilerimize ve Türkiye'ye selamlarımı iletmek istiyorum. Evet, sorunlarımız büyük ama umudumuz sorunlarımızdan çok daha büyük. Bu büyük ve güzel ülkeden asla umudumuzu kesmeyeceğiz. Çalışacağız, çok çalışacağız, dosdoğru çalışacağız ve inşallah başaracağız.
Mehmet Öztürk: Çok teşekkür ediyorum.
Ali Babacan: Sağ olun.
Mehmet Öztürk: Sevgili seyirciler, DEVA Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan ile konuştuk. Bu vesileyle, bu vesileyle ben değil DEVA Partisi'nin bütün siyasi partilerin mutlaka tarımı kenarda değil, programlarının göbeğine oturtmalarını öneriyor ve kim oturtmuşsa, kim demişse ki "Mehmetciğim bak ben tarımı şöyle şöyle ayağa kaldıracak fikrim var" derse biz hazırız. Bütün siyasi partilere, bütün fikir sahibine, bütün erbaplara kapım açıktır diye söylüyorum, ilan ediyorum ve size veda ediyorum. Hoşça kalın.