15 Nisan 2026
Ali Babacan- 15 Nisan 2026
Haftalık Grup Toplantısı
Kıymetli Genel Başkanımız,
DEVA Partisi’nin, Gelecek Partisi’nin ve Saadet Partisi’nin değerli yöneticileri, milletvekilleri,
Kıymetli teşkilat mensuplarımız,
Sivil toplum kuruluşlarının ve meslek örgütlerinin değerli temsilcileri,
Kıymetli basın mensupları,
Ekranları başında ve bizi bu salonda izlemekte olan değerli konuklar,
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor;
Yeni Yol Grup’unun haftalık grup toplantısına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.
Bugün engelli vatandaşlarımızı temsil eden geniş bir heyet de bizimle beraber.
Başta Anadolu Engellileri Birleştirme Derneği olmak üzere bugün bizlerle beraber olan tüm engelli vatandaşlarımıza da teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Her geçen gün artan sorunlarınızı, bugün gün boyu milletvekillerimizle beraber ilk elden dinleyeceğiz ve çözümleri de beraber konuşacağız, istişare edeceğiz inşallah.
Tekrar hoş geldiniz.
Sözlerimin hemen başında,
Geçtiğimiz günlerde vefat eden Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı,
Sayın Hüsamettin Cindoruk’a Allah’tan rahmet diliyorum.
Ailesine ve yakınlarına başsağlığı temenni ediyorum.
Değerli arkadaşlar,
Geçtiğimiz haftaki grup toplantımızda tam o gün ilan edilen ateşkesten memnuniyet duyduğumuzu ifade etmiştim.
Ancak Lübnan'la ilgili kaygıların da özellikle üzerinde durmuştum.
Bir yandan arabulucu Pakistan, ateşkes kapsamına Lübnan'ın da alındığını ilan ederken, diğer yandan İsrail'in vurdumduymaz bir şekilde Lübnan'a saldırılarına devam etmesinin ciddi sıkıntılara yol açacağını ve anlaşmayı imkânsız hale getireceğini söylemiştim.
İsrail'in savaşa devam etmek istediği, ne ateşkesten ne de barıştan yana herhangi bir tutumunun olmadığını, olmayacağını da ifade etmiştim.
Maalesef bunların hepsi gerçekleşti ve Pakistan'da yapılan ilk tur görüşmeler sonuç vermedi.
Görüşmelerde en önemli konuların başında İran'ın nükleer programı vardı.
İran üzerindeki devam eden yoğun yaptırımlar vardı.
İran'ın bölgedeki vekilleri üzerinden yürüttüğü operasyonlar ve bölgesel güvenlik meseleleri vardı.
Fakat şunu unutmayalım ki bu görüşmeler, bu ateşkes ve kalıcı barış arayışı sadece İran'la ilgili bir konu değil arkadaşlar.
Meselede Lübnan da var.
Bugün Lübnan çok ciddi bir iç kırılmanın eşiğine gelmiş durumda.
Lübnan topyekûn bir çöküşün eşiğine gelmiş durumda.
Ve Allah korusun, Suriye'nin de bu Lübnan'da oluşacak girdabın içine çekilmesi tehlikesi oluşmuş durumda.
İsrail'in tek derdi nüfuz alanını genişletmek, işgal altında tuttuğu toprakları genişletmek ve ilhak arkasına ilhak gerçekleştirmek.
Metotları bunların belli artık, klasik. Önce işgal ediyorlar, çevreyi, bölgeyi bir alıştırıyorlar, arkasından da "İlhak ettik, burası bizim oldu." deyiveriyorlar.
Aynı Golan Tepelerini Suriye'de yaptıkları gibi, ki Şam'a 20 kilometreye kadar yaklaştılar biliyorsunuz, şimdi de Lübnan'ın güneyini işgal. Bir süre sonra diyecekler ki "İlhak ettik, burası bizim."
Mesele dedim ya, sadece İran değil, mesele aynı zamanda Hürmüz.
Şu anda Hürmüz Boğazı ile ilgili konular gerçekten çok kaygı verici bir şekilde seyrediyor.
Hukuka değil, kaba kuvvete dayalı bir uygulamayı görüyoruz şu anda Hürmüz Boğazı'nda.
21'inci yüzyıldayız fakat bundan 300 sene, 500 sene öncenin korsanlarının, haydutlarının tekniklerinin şu anda Hürmüz Boğazı'nda uygulandığını görüyoruz.
Ve gerçekten bir yandan İran'ın kısıtlamaları, arkasından Amerika Birleşik Devletleri'nin ablukası bütün dünyada çok çok kötü bir örneklik teşkil edecek.
Ve bundan sonraki süreçte uluslararası geçiş rejimi, yani uluslararası sularda ya da boğazlarda uluslararası geçiş rejimi bundan önceki gibi olmayacak.
Buradan tekrar ifade etmek isterim ki; deniz yollarının güvenliği kesinlikle sağlanmalıdır ve uluslararası geçiş rejimi korunmalıdır.
Aksi halde silahı olanın, gücü olanın, savaş gemisi olanın "Ben şuradan geçirtmem, buradan geçirtmem, geçenden para alırım, geçeni vururum."
Eğer böyle bir uygulama başlarsa dünyada ne huzur kalır ne güvenlik.
Ve deniz ticareti yollarının tıkanması tüm dünyada fiyatların yükselmesini ve 8 milyar insanın hayatını olumsuz etkilemesini beraberinde getirir.
Dedim ya, mesele sadece İran değil.
Gazze'de soykırım tam gaz devam ediyor.
Ölenlerin sayısı 72 bini geçti arkadaşlar.
Sadece sözüm ona “ateşkes” diye ilan ettikleri tarihten bugüne 754 Gazzeli daha katledildi.
Sanki ateşkes.
Bunlar her gün, her gün savaş suçu işliyor, her gün insanlık suçu işliyor.
Burada tabii ki ülkemizin, Türkiye'nin tutumu çok önemlidir.
Türkiye'nin bu coğrafyada söyleyeceği söz çok kıymetli olmalıdır.
Çünkü bütün bu coğrafyanın tarihi, geçmişi, kültürü, sosyal dokusu Türkiye'nin çok yakından ilgilenmesini gerektirecek ve nerede olursa olsun hâlâ "Biz buradayız, sıkıntı varsa yardıma hazırız" demesini gerektiren bir tutumu mutlaka şart koşar.
Türkiye ne yapmalıdır?
Türkiye bu bölgede de dünyada da önce insan demelidir. Önce insan!
Sivillerin, kadınların, çocukların korunması hangi konu olursa olsun esastır.
Kalıcı ateşkesin sağlanması ve nihayetinde nihai bir barış anlaşmasının yapılması İran'la ilgili ve daha geniş bölgeyle ilgili son derece önemli olacaktır.
Düsturumuz, ilkemiz her zaman için “uluslararası hukuk” olmalıdır.
Eğer “uluslararası hukuk” diye bir şey varsa, zamanında milyonlarca insanın öldüğü savaşlardan sonra ülkeler bir araya gelip akitleştiyse, koca koca belgelerin altına bütün bu ülkeler imzalarını attıysa herkes bu imzasının arkasında, sözünün arkasında durmalıdır.
Ve hiçbir ülkenin ne egemenlik hakkına ne de toprak bütünlüğüne göz dikilmemelidir.
Bugün adı Suriye olur, adı Lübnan olur, yarın Allah korusun başka ülkeler olur, Türkiye olur.
Dünyanın neresinde olursa olsun mesele egemenlik hakkıysa, mesele toprak bütünlüğü ise Türkiye'nin kesin bir dille bunu reddetmesi lazım ve hiçbir ihlale izin vermemesi lazım.
Bizim Türkiye olarak bölgesel perspektifimizin sapasağlam olması lazım.
Biz ne diyoruz?
Kendi coğrafyamızda bırakın yeni sınırlar, yeni hudutlar çizmeyi, yeni bölünmeleri, mevcut hudutların anlamsızlaşacağı, önemini azalacağı bir coğrafyadan bahsediyoruz.
Ülkeler arasında insanların rahatça hareket edebileceği, ürünlerin gümrüksüz bir şekilde rahatlıkla sevk edilebileceği, finansmanın, fikirlerin, yatırımların ülkeler arasında rahatça dolaşacağı bir bölgeyi hedefliyoruz.
Ancak böyle topyekûn bir güvenlik, topyekûn bir refah, topyekûn bir huzur bölgesinin inşa edileceğini hep söylüyoruz.
Enerji yollarının, ticari tatlarının son derece güvenli bir şekilde işlemesinin topyekûn zenginleşme, topyekûn refah artışı için olmazsa olmaz olduğunu söylüyoruz.
Şu anda aslında İran'la ilgili ve bölgeyle ilgili pek çok ülkenin yapmak istediği bir “Kontrollü gerilim” stratejisi.
Gerilimi tutalım, ipleri sürekli gergin tutalım, arada bir silahlar konuşsun ve nihayetinde amacımıza ulaşalım.
Şu anda maalesef pek çok ülkenin stratejisi bu.
Halbuki herkes bütün bölgede kontrollü gerilimi değil, kalıcı istikrarı hedeflemelidir.
Adı ister İran olsun, Lübnan olsun, Gazze olsun, Hürmüz olsun fark etmez; askeri üstünlüğe dayalı değil, bölgesel dengeleri koruyan, uluslararası hukuka uygun çözümler hep beraber aramamız lazım.
Çünkü biliyoruz ki arkadaşlar, biz susarsak, Türkiye susarsa zulüm büyür!
Ama zulme karşı tek yürek, tek ses olursak; işte o zaman tarih değişir!
Değerli arkadaşlar,
Geçtiğimiz gün cumartesi günü Konya'daydım. Tarım Fuarı'ndaydım.
Çiftçimizle buluştuk, üreticimizle konuştuk, sorunlarını dinledik, dertlerini paylaştık.
En önemlisi ise bu sorunları nasıl çözeceğimizi kendileriyle anlattık, istişare ettik.
Bir genç geldi yanıma dedi ki "24 yaşındayım. Üniversiteyi bitirdim ve baba mesleği olan çiftçiliği yapıyorum. Çiftçiliğe devam etmek istiyorum."
Kendisini tebrik ettim.
Çünkü bu ülkede üretmeye devam etmek gerçekten büyük bir emek ve büyük bir direnç istiyor bugün.
Gençler hızla tarımdan, topraktan uzaklaşıyor.
Fuar boyunca sohbet ettiğimiz üreticiler, çiftçiler hemen hemen hep aynı şeyi söyledi: "Biz üretmek istiyoruz ama maliyetler çok yüksek. Gübre pahalı, mazot pahalı, elektrik pahalı. Emek veriyoruz ama kazanamıyoruz. Zarar ediyoruz. Ne kadar çok üretirsek o kadar çok zarar ediyoruz."
Bu ülkede insanlar çalışıyor.
Bu ülkede insanlar üretiyor.
Toplumumuz çalışkan bir toplum.
Ancak sistem üreteni desteklemiyor, emek karşılığını alamıyor, üretici korunmuyor.
Şu anda devletin en önemli teşviği eğer imkânın varsa, paran varsa yatır faize, bir kenara git yat, gerisini düşünme.
Şu anda teşvik tamamen bundan yana.
Çiftçimiz yalnız, esnafımız yalnız, KOBİ'miz, sanayicimiz yalnız.
Üretimin tam da merkezinde olan, olması gereken çiftçilerimiz, yani üretimin asli unsurları şu anda üretimden kopmanın eşiğinde.
Bakın tarım fuarı, tarım makinaları fuarındaydık.
Kalabalık var, insanlar giriyor çıkıyor ama alışveriş çok çok düşmüş durumda.
Rakamlar söylüyorum;
Türkiye'deki tescil edilen, yani iç piyasada satılıp plaka takılan traktör sayısı:
2023'te 77 bin, 2024’te 63 bin, 2025'te 40 bin. 77, 63, 40…
Üç yıl rakamlar arka arkaya düşerek devam ediyor ve 2025'te satılan traktör sayısı iki yıl öncesinin neredeyse yarısı.
Bir de bu seneye bakalım, Ocak-şubat istatistikleri yayınlandı.
Geçen sene zaten yarı yarıya düşmüştü ya iki yıl önceye göre 2025'te.
2025 Ocak Şubat toplam satış: 6.546
Bu yılın Ocak Şubat: 2.895
Bakın bu yılın ilk iki ayında zaten yarıya düşmüş rakamın da yarıya düşmüş traktör satışı.
Herhalde bu rakam çiftçilerimizin içinde bulunduğu durumu, halini çok çok iyi anlatıyor bize.
Ve bu tablo bakın tesadüf falan değil.
Bu tablo, yıllardır ihmal edilen tarımın ve yanlış bütçe tercihlerinin, üreticiden kopmuş bir yönetim anlayışının sonucu.
Sadece traktör satışı değil, 2025'teki bitkisel üretim rakamlarına bakın ya.
2025 yılında toplamında bir önceki yıla göre;
Buğday üretimi %13 oranında azaldı;
Arpa %25 azaldı;
Çavdar %20 azaldı;
Yulaf %26 azaldı;
Yağlı tohumlardan;
Soya %17 azaldı;
Ayçiçeği %11 azaldı.
Bunlar TÜİK rakamları ha.
Güveniyorsak TÜİK bile itiraf ediyor, “tarım kötü” diyor, “rakamlar ortada” diyor. Ona güveniyorsak...
Meyvelerde, içecek ve baharat bitkilerinde, durum daha da vahim: düşüş tam %30!
Türkiye'de tarım ve hayvancılık, iktidarın etrafına çöreklenmiş ithalat şebekesinin saldırısı altında arkadaşlar. Asıl özü bu.
Çiftçi, üreten şikayetçi ama ithalatçılardan şikâyet duydunuz mu? "Ya şu ülkeden şu kadar et ithal ettik, bu kadar zarar ettik arkadaş" diyen var mı?
"Şuradan bu kadar canlı hayvan getirdim ama zarar ettim, battım" diyen var mı?
"Mısır ithal ettim, zarar ettim" diyen var mı?
Onların keyfi yerinde.
Çünkü bugün tarım ürünü ithal eden, hayvan ithal eden, et ithal eden kim var kim yoksa şu anda ülkeyi yönetenlere bir cep telefonu uzaklığında.
Hemen etrafında ülkeyi yönetenlerin. Çok uzak değiller.
İthalatı yapanın yüzü gülüyor, tarlada alın teri dökenler perişan.
Sebebi belli:
Sebep şu anda iktidarın etrafına çöreklenmiş menfaat şebekeleri ve iktidarla o menfaat şebekeleri arasındaki al ver ilişkileri.
Değerli arkadaşlar,
Maalesef şu anda Türkiye'de tarımın bir yol haritası yok.
Türkiye'nin bir tarım politikası yok.
Halbuki çiftçimizin önünü bir görmesi lazım.
İktidar faize parayı buluyor, çiftçiye “para yok” diyor.
Bütçe; üretimi değil, faizi önceleyen bir anlayışla hazırlanıyor.
Bütçeyi hazırlayanlar önce faiz rakamını yazıyor, ondan sonra kalan parayı başka rakamlara bölüştürüyor.
Çünkü ödeyeceği faiz belli ya borçlanmış ya.
Borca ne ödeyeceği belli, onu yazıyor. Ondan sonra kalanı paylaştırıyor.
Bu yılın bütçesinde faize ödenecek rakam 2 trilyon 700 milyar, tarım desteği 163 milyar.
Tarıma verilen bütün destek bakın.
Gübresiydi, mazotuydu, kredisiydi, hepsini topla, topla, topla, topla, 163 milyar. Faize 2 trilyon 700 milyar.
Çiftçiye verdiğinin tam 16 misli şu andaki iktidar faize ödüyor.
Gerçekten inanılır gibi değil.
Bir zamanlar "Nas var, sana bana ne oluyor?" diyen bugünkü cumhurbaşkanı değil miydi?
Ne oldu? Ne oldu?
Bir zamanların tertemiz, ülkenin tek kuruşuna zarar getirmemek için çırpınan bürokratlarına saldıran, her gün onları faizcilikle suçlayan ülkenin cumhurbaşkanı ne yaptı?
2023 seçimlerine giderken "Faiz düştü, daha da düşecek." dedi.
Hatta göstermelik Merkez Bankası faizini %10’dan %8,5 düşürdüler hatırlıyorsanız. Göstermelik son ay tam seçime beş kala.
Seçimden hemen sonra arkadaş %50’ye çıkarttılar ya. Böyle bir şey olur mu?
Tam aldatma, tam.
Tam aldatma.
Eğer %8,5 doğruysa seçimden sonra da devam et.
Niye seçimden önce “yüzde sekiz buçuğa düşürdüm” diyorsun, daha da düşecek deyip de seçimden sonra %50’ye çıkarıyorsun ya.
Böyle bir şey olur mu?
Ben hep diyorum bakın; 2023 seçimlerini kıl payı kazandılar iki puanla ama helalinden kazanmadılar.
Helalinden kazanılan bir seçim değildi.
Ticarette de siyasette de helal kazanç kavramı vardır arkadaşlar. Helal kazanç.
Dosdoğru olacaksın, kimseyi aldatmayacaksın.
Düzmece videolar yayınladılar ya hatırlayın.
Teröristlerle siyasetçileri kol kola gösteren montaj videolar yayınladılar.
Hem de cumhurbaşkanı koskoca LED ekranda yayınlıyor miting alanında montaj videoyu.
Bu ortaya çıkınca ne dedi? "Ama montaj mama montaj" deyiverdi. Gayet rahat bir şekilde.
Böyle bir şey olur mu ya?
Sen milyonlarca insana montaj videoyu göster, oyları al cebine koy ondan sonra “ben seçimi kazandım” de.
Helalden kazanılmış bir seçim değildi bakın.
Onun için hayrını görmüyorlar.
Olmuyor.
Üç yıl oldu olmuyor bakın.
Ne kadar çaba gösterseler olmuyor.
Her alanda sorunlar büyüyor ülkede.
Tarımda ne yapmak lazım tarımda?
Derhal ama derhal bakın çiftçimizin üzerindeki borç yükünün anında kaldırılması lazım.
İnanın bir gecelik karardır yani. Çok kolay yani.
Diyeceksiniz ki; ister Ziraat Bankası olsun ister Çiftçi Kredisi olsun diğer bankalara diyeceksiniz ki "Arkadaşlar hemen yeniden yapılandırın.”
Bir yıl ödemesiz üç yıla yayın şu borcu önce bir.
Çiftçinin üzerinden yükü bir alın.
Hem de yeniden yapılandırırken öyle faiz falan değil, gerçek enflasyon matematiğiyle bunu yapın.
Zulüm üstüne zulüm eklemeyin.
Ve üretime devam etmesi için üzerine ilave finansman imkânı sağlayın ki çiftçimiz tohumunu alsın, gübresini alsın, ekipmanını, teknolojiye yatırım yapsın ve uygun şartlarda bunun finansmanını mutlaka çiftçimiz elde etsin.
Çiftçimizin girdi maliyetleri düşürülmeden tarım ayağa kalkmayacak arkadaşlar, mümkün değil.
Bakın gübre fiyatları 32 lira, 35 lira, Genel başkanımız söyledi biraz önce.
Bunun tam yarısının devlet tarafından karşılanması lazım. Tam yarısı.
Bugün gübrenin en fazla artmış haliyle 16 liraya çiftçimize ulaştırılması lazım.
Tam zamanı.
Bugün gübreyi aldı, ekti ya da yapamazsa verim düşecek, üretim düşecek.
Ne olacak daha sonra? Birim maliyet yükselecek.
Bir gıda enflasyonu daha vuracak Türkiye'yi.
Bir dalga daha enflasyon gelecek.
Mazot ve elektriğin mutlaka maliyeti düşürülmeli çiftçimize.
Ve suya erişimi olmayan tarım arazileri için kapsamlı bir destek programı olmak zorunda.
Bir araziye devlet su götürmüş, öbürüne götürmemiş.
Üç yüz metre elektrikle su çıkarıyor ve dünyanın elektrik parasıyla çiftçilik yapmaya çalışıyor.
Zarar üstüne zarar.
Ve bu destekler arkadaşlar ancak Türkiye'de tarımsal maliyeti aşağıya çeker ve gıda enflasyonu düşecekse Türkiye'de böyle düşer.
Bunlar ne diyor?
“Gıda enflasyonu yüksek. Pandemi.” O da aldatma.
Kaç kere söyledik,
Pandemiden bu yana kümülatif ortalama dünyada enflasyon %42 bizde son rakamları söylüyorum, %822.
Hani pandemiydi sebep?
Dünyada 5 yılın toplamı fiyatlar %42 artmış, Türkiye'de 100 liranın üzerine 822 zam gelmiş, 922 olmuş.
Peki nasıl düşüreceğiz?
İşte asgari ücreti bastırıyoruz ya aşağıya, emekliye zam vermiyoruz ya, ara zam vermiyoruz ya öyle düşecek.
Ya arkadaş bakın bu sene Konya Tarım Fuarı'na bakan gelmedi, bakan.
Bunların çiftçinin içine girecek yüzleri yok onun için.
Şöyle ister tarım bakanı olsun, ister hazine bakanı, ister cumhurbaşkanı. On tane çiftçiyi toplasın. "Gıda enflasyonunu biz düşüreceğiz bakın. Asgari ücrete zam vermedik ya, emekli maaşını düşük tutuyoruz ya onun için gıda enflasyonu düşecek" desin, bir anlatsın da o on tane çiftçinin bir tanesini ikna etsinler göreyim ya.
Mümkün değil yani.
Bilmiyorlar, bilmiyorlar.
Bilmediklerinin de farkında değiller.
Bakın sulama yatırımları mutlaka hızlandırılmak zorunda, sulama yatırımları.
Biz hesabını kitabını yaptık, 2 trilyon para gerekiyor.
Türkiye'deki bütün barajlar, göletler, kapalı basınçlı dağıtım sistemi, tarla içi yağmurlama, damlama topla topla topla topla... Bugünkü maliyetlerle 2 trilyon.
Tekrar ediyorum: Faize sadece bir yılda 2 trilyon 700, Türkiye'deki bütün tarımsal sulama yatırımlarını tamamlamanın maliyeti 2 trilyon.
Biz programımıza yazdık, ilan ettik. Dedik ki "Biz bunu beş yılda yapacağız" dedik.
2 trilyonu böl beş seneye sabit rakamlarla eder 400 milyar.
Bunlar sadece ocak ayında 454 milyar faiz ödedi.
Sadece ocak ayında 454 milyar faiz ödeyen bu imkana sahip bir devlet Allah aşkına yılın tamamında 400 milyar sulamaya yatırsa, beş yılda bunu devam ettirse Türkiye'nin sulama diye bir sorunu kalmıyor.
O zaman asıl siz verimi görün, o zaman maliyetler nasıl düşecek görün, o zaman gıda enflasyonu nasıl düşecek görün.
Hep söylüyorum ya, enflasyonun düşmenin yolu, gıda enflasyonu düşmenin yolu faize değil çiftçiye destek vermektir.
Çiftçiye desteği ver, zaten enflasyon düşecek.
Enflasyon düşsün zaten faizi bu kadar Merkez Bankası artırmak zorunda kalmayacak.
Hesap bu kadar basit yani.
Ama anlamıyorlar, bilmiyorlar.
En önemlisi de çiftçiyle devlet arasında bir kopukluk var arkadaşlar.
Tarım politikaları masa başında alınmaz, tarlada üreticinin yanında şekillendirilir.
****
Sadece çiftçilerimiz değil bugün bakın esnafımız da büyük bir sıkıntı içerisinde.
İşte biraz önce Çorumlu esnaf kardeşimizi dinledik.
Bugün Türkiye'de kim doğruyu söylese hemen hapis cezası.
Esnaf konuşuyor, hapse.
Sanayicilerin derneğinin başkanı, Yüksek İstişare Kurulu Başkanı konuşuyor, hemen hapis cezası alıyor.
Gerçekleri konuşanı eğer siz susturursanız bu ülkenin sorunlarını çözemezsiniz.
Bakın taksici esnafımız, dün beraberdik.
Taksicilere şimdi birinci sınıf defter zorunluluğu getirdiler.
Ödeme kaydedici cihaz çakacaklarmış her taksiye. Oradan işte hasılat takip edeceklermiş de şuymuş da buymuş da…
Ya bir taksinin zaten topla topla topla aylık hasılatı nedir ki?
Yani oraya cihaz taksan da takmasan da zaten şimdi Ankara, İstanbul, İzmir, Kayseri, 8-10 tane şehirde çağır taksi durak başkanlarını sor, onlar zaten sana söyleyecektir.
Öyle taksimetreyi ölçmeyle falan gerek yok. Türkiye ortalaması belli.
Yoksa o taksiye para bağlar mı yoksa taksicilik yapar mı adam?
Bunlarla ne uğraşıyorsunuz Allah aşkına ya?
Büyüklerden vergi toplayamıyorlar, küçük esnafın boğazına sarılıyorlar “para para” diye.
Çünkü niye?
Niye biliyor musunuz niye?
Çünkü Mehmet Şimşek'in büyüklere gücü yetmiyor. “Büyüklerin arkasında koruyanı var, kollayanı var. Ne var ne yoksa küçükler” diyor. “Bari bunlara her gün tebligat gönderiyorum. Her gün para alayım.”
Esnafın küçük bir vergi borcu için banka hesabını komple bloke ediyorlar.
Ya akşama adamın ödenecek çeki var.
Çeki dönüyor ya.
Çek siciline bir girince beş sene çıkmıyor.
Hesabını kitabını yapmış. Parasını hazırlamış. Akşam da çekini ödeyecek.
Devlet geliyor pat diye bloke ediyor. “İşte senin şu kadar vergi borcun var.”
İnanın Hürmüz'deki haydutluktan, korsanlıktan bunun farkı yok ha.
Farkı yok.
Böyle bir şey olur mu?
Bakın 2025 sonu itibariyle icra dairelerindeki icra ve iflas dosya sayısı yıl içinde birikenlerle, gelenlerle beraber 35 milyonu geçti arkadaşlar ya.
35 milyon icra iflas dosyası, 2023'te mahkemelerden gelen ve üzerine eklenen.
Esnafın hali, vatandaşın hali malum.
Derhal ama derhal çiftçiye, esnafa derhal KOBİ'lere, hatta sanayicilere vergi, sigorta ve banka borcunun yeniden yapılandırılması gerekir.
Bakın vergi, sigorta ve banka. Derhal.
Şu andaki ekonomik kriz, bu yüksek enflasyon, bu yüksek faiz bizim çiftçimizin suçu değil, esnafımızın suçu değil, KOBİ'lerimizin değil, sanayicimizin suçu değil, ülkeyi yönetenlerin suçu.
Madem siz ürettiniz bu enflasyonu, madem faizi siz yükselttiniz, bunun altında ezileni korumak da devletin görevi.
Ve eski borçlar yeniden yapılandırılırken sadece enflasyon matematiğiyle faiz değil, yeni taze finansman sağlanmalı.
Siz eğer finansmanı üretime, çiftçiye, sanayiciye sağlarsanız arkadaşlar üretim bollaşacak.
Üretim bollaşınca enflasyon aşağıya düşecek.
Bunlar talebi bastırarak enflasyonu düşürmeye çalışıyor.
Ya bugün üniversitede Ekonomi 101 dersi alan 18 yaşındaki bir gencimize "Arz talep eğrisini şöyle bir çiz bakayım" de çizer size.
"Peki fiyat nasıl düşer bir anlat bakayım" diye sor. “Üretim bollaşınca yani arz eğrisi ileriye doğru hareket edince fiyat düşer” der.
Ya Ekonomi 101'dir bakın, İktisat bölümlerinde birinci sınıfta alınan ilk derstir.
Siz finansmanı üretime sağlayacaksınız, üretimi bollaştıracaksınız.
Ürün bollaşacak, bollukla enflasyon düşecek.
Yoksa daha önce de söyledim ya;
2002'den 2007'ye petrol fiyatları 20 dolardan 150 dolara çıktı, yedi kat arttı.
Enflasyon nasıl tek haneye indi? Tek hanede kaldı.
Bollukla, üretimle, yatırımla oldu bu iş.
Bakın savaş dönemindeyiz, “Tedbir aldık” diyorlar değil mi?
Neyin tedbiri?
49 milyar doları Merkez Bankası'nın arka kapısından satıverdiler. Kimseye ilan etmeden.
Yüksek faiz alıp da aldığı faizi yurt dışına götürmek isteyenlere düşük kurdan satıverdiler.
Aynı düşük kur ihracatçımızı, sanayicimizi şu anda inim inim inletiyor.
“Tedbir aldık” diyorlar.
Reel sektörü koruyacak hangi tedbiri aldılar?
Üreticiyi, esnafı bu savaş ortamından koruyacak hangi tedbiri aldılar?
Diyorlar ya “tedbirimizi aldık.”
Ülkenin Cumhurbaşkanı diyor ki; “gübre iyi, gübrede sıkıntımız yok”.
Peki deposunda, ambarında gübresi olan çiftçimiz kaç tane Allah aşkına?
Demek ki gübre stoğu var ama stok çiftçinin elinde değil, başkalarının elinde.
Yok arkadaşlar yok.
Çevreleri daraldı ve gerçekten şu anda ülkeyi yönetenler uluslararası gelişmelerin arkasına sığınıp milletin gerçek gündemini, gerçek acılarını görmezden geliyorlar.
Ukrayna'da dört yıldır savaşta olan ülkede yıllık enflasyon %8.
Türkiye'de daha savaş başlamadan önce, son savaştan önce ocak şubatta iki ayın toplamı %8.
Savaşın ortasındaki savaşı yaşayan, her gün Rusların bombardımanı altında olan ülkede yıllık %8, bizde daha savaş çıkmadan ocak şubat ayının toplamı %8.
Ülkenin temel meselelerine kafa yormak, milletin refahını artırmak gibi bir dertleri kalmadı.
Sorun çözmek şöyle dursun, bizzat sorun üreten bir yapıya dönüştü bu iktidar.
Kendilerini tamamen Beştepe'nin korunaklı duvarlarına kapattılar.
Ülkenin cumhurbaşkanı ne zaman ekonomi konulu bir toplantıya başkanlık etti ya?
Şöyle bir düşünün, hafızanızı zorlayın.
Üç yıldır yüksek enflasyon ve yüksek faiz dönemini yaşıyoruz değil mi? Üç yıl oldu.
“Cumhurbaşkanı bir ekonomi toplantısı yaptı. Tarafları geldi dinledi. Ekonomi toplantısına başkanlık yaptı” Duydunuz mu?
Yok.
Anayasa’nın gereği olan Ekonomik ve Sosyal Konsey’i en son ne zaman topladı?
Anayasal gereklilik, yok.
Çünkü şu anda cumhurbaşkanı ekonomi ile anılmak istemiyor.
Ekonomi iyiyken ne diyordu? “Benim alanım ekonomi, ben ekonomistim” diyordu.
Ekonomi iyiyken bunu diyordu.
Peki şimdi niye demiyor?
Çünkü sorumluluğu tamamen Maliye Bakanı'nın sırtına yükleyip bu işten sıyrılmak istiyor.
Günü geldiğinde diyecek ki; “Yapamadı. Ben de şöyle yapıyorum, böyle yapıyorum, değiştiriyorum.”
Sorumluluktan kaçıyor bakın.
Sokağın sesini duymuyorlar, vatandaşın çığlığını hissetmiyorlar, yaşanan gerçekliği görmezden geliyorlar.
Şu anda ülkeyi yönetenlerin arkadaşlar dikkat edin; “İstikrar” dedikleri şey; ne olursa olsun “iktidarda” kalabilmek.
Başka bir şey yok.
“Şöyle böyle biz iktidarda kalmazsak olmaz.” Ya arkadaş bu ülkenin kendisi güçlü ya.
Daha önce de söyledim; Beğenmediğiniz koalisyon döneminde rahmetli Erbakan Hocayla Ecevit'in koalisyonunda bu ülke Kıbrıs Barış Harekatı’nı yaptı.
Amerika'ya kafa tuttu, NATO'ya kafa tuttu.
Her türlü ambargoya ve kısıtlamaya rağmen gitti gerekeni bu ülke yaptı.
Dolayısıyla hiç kimse şu andaki ülkenin gücünü kendinden kaynaklı zannetmesin.
Bu ülkenin kökleri güçlü.
Bu ülkenin kültürü güçlü, inancı güçlü, azmi güçlü.
Yeter ki iyi yönetilsin.
Şu anda ekonomik kriz milletimizin belini bükmüş durumda.
Türkiye, her geçen gün sosyal devlet olma niteliğinden biraz daha uzaklaşıyor.
Yoksulluk derinleşti, fakirlik arttı ve gerçekten hayat pahalılığı artık günlük olağan haline geldi.
Emekli, asgari ücretli, dar ve sabit gelirli milyonlar; sadakaya, fitreye muhtaç hale geldi.
Diyanet fetva verdi biliyorsunuz, “emekliye sadaka, fitre verilebilir” diye.
İnsanlar alın teriyle geçinemiyor, çalışarak ay sonunu getiremiyor.
Enflasyon, vatandaşlarımızın maaşını her ay, her ay, her ay kemiriyor.
Gelir adaletsizliği hiçbir zaman olmadığı kadar büyümüş durumda.
Türkiye'de gerçekten bakın, servetin %40’ı nüfusun %1’inin elinde şu anda.
Servetin, toplam servetin %40’ı nüfusun %1’inin elinin altında.
Bir yanda aşırı zenginleşen küçük bir kesim, diğer yanda geçim savaşı veren milyonlar var.
Ve bu ülke gerçekten tamamen baştan aşağı yepyeni bir yönetim anlayışıyla idare edilmediği takdirde arkadaşlar, bu sorunlar sadece büyüyecektir.
Değerli arkadaşlar.
Şimdi size iki cümle okumak istiyorum:
“Akıllı telefonların yaygınlaşmasına paralel olarak özellikle sanal kumar bağımlılarının sayısı artmaktadır.
Sanal bahis, şans oyunu ve kumar bağımlılığı ciddi bir sorun haline gelmeye başlamıştır.”
Bu iki cümleyi söyleyen kim? Ülkenin cumhurbaşkanı.
Ne zaman söylemiş? İki gün önce. Pazartesi günü.
Ben kendisine buradan tekrar sormak istiyorum;
Madem bu büyük bir sorun, sanal kumarın ve sanal bahissin resmen oynatılmaya başlamasına niçin izin verdiniz?
Türkiye'de henüz sanal bahis ve sanal kumar diye bir şey yokken 6 tane sanal bahis firmasına ve 1 tane sanal kumar firmasına niye lisans verdiniz o tek imzayla?
Bu bağımlılığın artmasının sorumlusu kim?
Bir yandan, dikkat edin, inanın algı oyunu yapıyorlar, iletişim oyunu yapıyorlar. Gene aldatıyorlar.
İki lafın başı “yasa dışı kumarla bahisle mücadele ediyoruz” Bakın yasa dışı diyor değil mi arada?
Yasal olandan bahsetmiyor, kendi izin verdiklerinden bahsetmiyor.
Bir yandan bunlardan şikâyet ederken bir yandan da bizzat sizin izninizle oynatılan kumar ve bahsi desteklemeye devam ediyorsunuz ya.
Reklam yapılmasına hâlâ izin veriliyor dikkat edin.
Türkiye'de sigaranın reklamı yasak. İçkinin reklamı yasak. Sadece Türkiye'de değil pek çok ülkede yasak.
Çünkü zararlı alışkanlıksa tamam alışan alışmıştır, kurtarmaya çalışırsın ama hiç olmazsa yenileri alışmasın diye reklamını yapmazsın arkadaş.
Sanal kumar, sanal bahissin reklamı da yapılıyor şu anda Türkiye'de ve serbest.
Bunun vebalinden hiç korkmuyorlar mı ya?
Buradan ben hem Sayın Erdoğan'a sesleniyorum ama özellikle de şu AK Parti yönetimindeki arkadaşlara seslenmek istiyorum; Ey AK Parti yönetimindekiler! İçinizde vicdan sahibi kimse kalmadı mı ya?
Çıkıp da tek bir kişi şunu söyleyemiyor: “Ya reis, bu iş yanlış oldu. Gençler perişan, aileler perişan. Gel vazgeçelim bu işten” diyebilecek bir Allah'ın kulu kalmadı mı?
Bu kadar mı korkuyorsunuz ya?
Ya da bu kadar mı büyük menfaat var ki sessiz duruyorsunuz?”
Bilirsiniz: Hazreti Ömer şükredermiş.
“Çok şükür; eğilirsem, beni kılıcıyla doğrultacak arkadaşlarım var” dermiş.
AK Parti ilk kurulduğunda da işte o özgüvene, o kılıcıyla doğrultmak özgüvenine sahip çok insan vardı.
Doğru neyse, onu korkmadan savunurlardı.
Gerçekten üzülüyorum. Onlardan geriye hiç kimse kalmadı mı acaba?
Yazık ya…
Gençlere yazık, anne babalara yazık, bu topluma yazık…
Bir nesil bir kumara ve bahisse şu anda kaybediliyor.
Her cep telefonuna bir kumarhane açtılar.
Her cep telefonunun içinde yüzlerce kumar makinesi var şu anda.
Ve dikkat edin bu, ülkenin cumhurbaşkanının verdiği izinle, lisansla başladı bu ülkede.
Kimse kimseyi aldatmasın.
Buradan yine yeniden Tayyip Bey'e çağrımdır.
Gelin vazgeçin bu işten.
Sanal kumarın da sanal bahsin de lisanslarını kaldırın.
Bu hemen şu anda mümkün. Bu gece mümkün.
Kararnameler gece çıkıyor ya, bu gece saat sıfır sıfırda çekin fişi, bitirin şu işi.
Değerli Arkadaşlar,
Ülkemiz gerçekten karanlık bir tünelde ilerlemeye devam ediyor.
Ve ne yazık ki bu tünelin sonunda şu anda bir ışık da görünmüyor.
Ekonominin durumu ortada.
Hukukun, adaletin durumu ortada.
Toplumun durumu ortada.
Ülkemiz; ekonomik zorluklarla, adaletsizlikle, toplumsal kutuplaşmayla büyük bir sınamadan geçiyor şu anda.
Başkanlık sistemiyle birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi maalesef değersizleştirilmiş durumda.
İşte açılışta Mehmet Emin Bey size genel kuruldaki durumu söyledi ya.
Yani AK Partili milletvekilleri yeterli sayıda genel kurulda oturmadığı için neredeyse her hafta genel kurul erken kapanıyor.
Yapacağınız bir tek şey orada oturup “evet hayır” demek ya.
Ama biliyorlar.
Meclisin değersizleştirildiğini biliyorlar.
Toplumun içine çıkıp da yapılan yanlışları savunamamanın ezikliğini de iliklerine kadar hissediyorlar.
Bizim bekleyecek, oyalanacak vaktimiz yok artık.
Bizim görevimiz; şikâyet etmek değil, çözüm üretmek;
Ayrıştırmak değil, birleştirmek.
Çok şükür Türkiye'nin bugüne kadar gelmiş geçmiş en geniş çözüm hazırlığını yapan bizleriz,
Ve biz, bu ülkenin yarınlarını; Adaletle, liyakatle, istişareyle inşa etmeye kararlıyız.
O yüzden söylüyoruz:
Türkiye’de bir şey değişecek, sonra her şey değişecek.
Türkiye’yi yöneten bu yozlaşmış yapı değişecek, sonra tüm Türkiye değişecek inşallah.
Biz değiştireceğiz!
Hep birlikte değiştireceğiz.
Türkiye çok büyük, çok güzel bir ülke.
Ehil ellerde, dürüst kadrolarla çok rahat kalkınacak ve çok rahat müreffeh yarınlara ulaşacak bir ülke.
Ve bunu defalarca yakın tarihinde ispat etmiş bir ülke.
Yeter ki, biz birbirimize güvenelim,
Yeter ki, yürüdüğümüz bu yoldan emin olalım.
Yeter ki bu büyük ve güzel ülkenin özgürlüğü için, zenginliği için ve adalet içinde yaşaması için hep beraber gayret edelim.
Bizde geri adım yok…
Bizde “U” dönüşü yok.
İşte buradayız, bir aradayız.
Türkiye için buradayız.
Gençler için buradayız.
Emeklilerimiz için buradayız.
Üreten, çalışan, emek veren;
Alnının teriyle, bileğinin gücüyle, helal lokma peşinde olan herkes için buradayız.
Allah’ın izniyle, hep birlikte; bu büyük ve güzel ülkeyi, yeniden umutla, yeniden bereketle, yeniden bollukla buluşturacağız.
Tüm bu duygular içinde hepinizi tekrar saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Sağ olun, var olun.
Allah’a emanet olun.