14 Ekim 2026
Ali Babacan-14 Ekim 2026
Grup Toplantısı
Kıymetli Genel Başkanımız,
DEVA Partisi’nin ve Saadet Partisi’nin değerli yöneticileri, milletvekillerimiz,
Kıymetli teşkilat mensuplarımız,
Sivil toplum kuruluşlarının ve meslek örgütlerinin değerli temsilcileri,
Kıymetli basın mensupları,
Ekranları başında ve şu anda bizi bu salonda izlemekte olan değerli konuklar,
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor;
Yeni Yol Grup’unun haftalık toplantısına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.
Sözlerimin hemen başında,
Manisa’da meydana gelen trafik kazasında ve İstanbul Maltepe’de yaşanan bina çökmesinde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.
Kederli ailelerine ve yakınlarına başsağlığı, yaralı vatandaşlarımıza ise acil şifalar temenni ediyorum.
Ateş düştüğü yeri yakıyor ne yazık ki.
Ama bakıyoruz her yerde kural ihlalleri, her yerde ihmaller, her yerde usulsüzlükler, yolsuzluklar…
Olan masum insanlara oluyor, olan kaybettiğimiz canlara oluyor.
Değerli Arkadaşlar,
Fon dolandırıcılığı iddiaları ayyuka çıkalı neredeyse 1 ay oldu.
Tam 1 ay.
Hala pek çok sorunun cevabını da alabilmiş değiliz.
Bir emeklimizin aylık 10 bin lira kira geliri olduğunu banka kayıtlarından yakalayıp "Sen bunun beyannamesini ver, daha sonra da bana vergisini öde" diye resen harekete geçebilen devlet kurumları;
Milyarlarca dolarlık bu dolandırıcılığı nasıl oldu da yakalayamadı? Hâlâ cevabını vermiş değiller.
Denetim ve gözetimden sorumlu kurumların elini kimler tuttu?
Hâlâ cevabını vermiş değiller.
Şu Meclis’e gönderdikleri yasa teklifine bir bakın Allah aşkına…
Bugün Plan ve Bütçe Komisyonu’nda arkadaşlarımız gerekli eleştirileri ve önerileri uzun uzun dillendirecek ama gelin görün ki bu teklifin tam da göbeğinde büyük bir çelişki var.
Bu teklifte; SPK bu skandalın merkezinde yer alan kurumlardan biri olmasına rağmen; tasfiye yöntemlerini, değerleme esaslarını, dağıtım sırasını ve ara ödemeleri belirleme yetkisi SPK'ya veriliyor. Ayrıca, bazı varlıkların borsa dışında satılmasına izin verme konusunda da SPK yetkili kılınıyor.
SPK başkanı aynı başkan, kurul aynı kurul.
Defalarca söyledim:
Gözetim ve denetimden sorumlu tüm kurumların yöneticilerini ve sorumluluk zincirindeki bütün insanları, tümünü görevden almadan bu işi sağlıklı götürmeniz, yönetmeniz mümkün değil.
Adil sonuçlar, hukuka uygun sonuçlar elde etmeniz de mümkün değil
Diyoruz ya “Şer üçgeni” diye…
1.Menfaat şebekesi,
2. Bunların siyasi iktidar içindeki destekçileri,
3. Bunların bürokrasi içindeki destekçileri.
Şu ana kadar sadece menfaat şebekesinin mensuplarıyla ilgili ağırlıklı olarak operasyonlar yapıldı; gözaltılar, tutuklamalar.
Üçgenin diğer iki ayağıyla ilgili, yani siyasi iktidar içinden ve bürokrasi içinden bu dolandırıcıları destekleyenlerle ilgili neler yapıldı?
Buradan ben tekrar soruyorum.
Diyorum ya, pek çok sorumuzun cevabını almadık, cevap vermediler, veremiyorlar.
Gelelim en önemli soruya…
Bakın arkadaşlar;
Bu konularla ilgili, Adalet Bakanı’na bundan tam 19 ay önce haberi olmuş mu, şikâyet ulaşmış mı? Evet
Hazine ve Maliye Bakanı bundan 10 ay önce “Fonlardaki manipülasyondan haberimiz var” demiş mi? Evet.
AK Parti'nin ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı "Bizi uyarıyorlardı" demiş mi? Evet.
Bu üç kişi de doğrudan Cumhurbaşkanı’na bağlı insanlar değil mi? Evet
Her hafta ya kabine toplantısında ya da MYK toplantısında bu üç insan da Sayın Erdoğan'la beraber oturup kalkmıyor mu?
Bir metre, iki metre mesafede oturmuyorlar mı aynı masada? Evet.
Ben buradan bu 3 kişiye tekrar tekrar soruyorum:
“Bu işlerden bizim haberimiz vardı” diyorsunuz;
Peki Sayın Erdoğan'a fonlarda bu kadar büyük bir dolandırıcılık olduğunu kendisine söylediniz mi, söylemediniz mi?
Cumhurbaşkanı’nın bu işlerden haberi var mıydı, yok muydu?
Bugüne kadar bunun cevabını da vermediler bakın.
“Haberim var” diyor, “uyarı bize gelmiş” diyor, iyi de her hafta görüşüyorsunuz ya. "Ya böyle bir şey duyduk Sayın Cumhurbaşkanım, bir ilgilenin, bakın şu arkadaşlara bir talimat verin" demediniz mi?
Bu soru çok basit bir soru ve hala bugüne kadar cevap vermediler.
Cevabı da basit; ya evet diyeceksin ya hayır diyeceksin. "Evet, Cumhurbaşkanı'na bu bilgiyi verdik, haberi vardı" diyeceksin ya da "Haberi yoktu" diyeceksin.
Eğer sorunun cevabı evetse, eğer Cumhurbaşkanı’nın haberi olduysa, ve gereken yapılmadıysa;
Demek ki durum sanılandan çok daha vahim arkadaşlar.
Demek ki, konuşulacak çook mesele var, masaya yatırılması gereken çok büyük bir durum var burada.
Yok eğer sorunun cevabı hayırsa, eğer Cumhurbaşkanı’nın bu meselelerden haberi olmadıysa;
O zaman durum daha da vahim ya.
Sermaye piyasalarında asrın dolandırıcılığı oluyor, ama ülkenin başındaki insanın bu kadar büyük bir olaydan haberi olmuyor, haberdar edilmiyor.
Evet ise de, haberi varsa da vahim; sorunun cevabı hayır, haberi yoksa da vahim.
Bu nasıl bir devlet yönetimidir Allah aşkına?
Nereden bakarsanız bakın, çok vahim bir tabloyla karşı karşıyayız.
! Vaah benim güzel Türkiyem vahh !
! Bu güzel ve büyük ülkeye böyle bir yönetim yakışmıyor arkadaşlar!
! Bu aziz millet, bu yorgun iktidarın yükünü çekmek zorunda değil artık.!
Yeter ya!
Bir aydır herkes söylüyor değil mi?
Şu listeyi bir açıklayın, madem “önünde” diyorlar, bir açıklayın.
Kim kimmiş herkes bir öğrensin.
Bu arınmayı yapmadan, bu kadar büyük bir yolsuzluğun dosyasını kapatamazsınız.
Soruyorum:
100 tane açgözlü hırsızı ele vermemek için size 2023’te oy veren 28 milyon insanın hayallerini mi yıkacaksınız?
“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye çıktığınız bu yolda;
Parmağından yüzüğünü, kolundan bileziğini, kulağından küpesini çıkarıp size verenlerin hayalindeki Türkiye bu muydu Sayın Erdoğan? Size soruyorum buradan.
Yola çıkarken size verilen yüzükler, bilezikler, küpeler; yıllar sonra birileri ihya olsun diye size verilmedi ki.
Siz gelin bu ülkede yolsuzlukları önleyin, yoksulluğu önleyin, yasakları önleyin diye o iyi niyetli vatandaşlarımız size destek verdi, bazıları hâlâ veriyor.
Bakın arkadaşlar,
Anlıyoruz ki, hem iktidar tarafında hem de bazı belediyelerde ciddi bir kafa karışıklığı var. Yolsuzluk nedir, ne değildir; bunun adını açıkça koymadıkça da bu kafa karışıklığı devam eder
Neler geniş anlamıyla YOLSUZLUK ve HAKSIZ KAZANÇ kapsamına girer, bir kez daha herhalde hatırlatmak gerekiyor.
Geçenlerde ben bunu 9 madde olarak sıraladım ama şimdi sadece kısa bir özet geçmek istiyorum.
Çünkü bunları açık açık söylemeyince, açık açık yazılı hale gelmeyince siyasi ahlakın çerçevesi nedir bunu bazıları bir türlü anlamıyor, anlamak istemiyor.
Defalarca dedik "şunları bir yazalım" dedik, "bu kanunları çıkaralım" dedik.
Cevabı bize ne oldu? "Bunları yaparsak il başkanı, ilçe başkanı bulamayız" oldu.
Bakın şu anda gerçekten milletçe büyük bir infial ortamındayız.
Ben bu vesileyle, merkezi hükümette veya yerel yönetimlerde yetkili olan herkese kendisini ve çevresinde olup bitenleri şöyle bir gözden geçirmesini istiyorum.
İyi niyetli bir sürü insan var hâlâ belediyelerde de iktidar partisinin içinde de şurada da burada da.
Ama arkadaşlar bakın; yolsuzluk sadece devletin parasını çalmak veya rüşvet almak değildir.
(1) Bir kişinin devletin gücünü ve imkânlarını; kendisine, partisine, yakınlarına veya belli bir gruba çıkar sağlamak amacıyla kullanması YOLSUZLUKTUR, HAKSIZ KAZANÇTIR.
(2) İmar planlarını, inşaat haklarını veya devlet arazilerinin kullanım biçimini, sadece belli kişi veya şirketlere kazanç sağlayacak şekilde değiştirmek YOLSUZLUKTUR.
(3) İhaleleri gerçek rekabet ve yarışmadan kaçırmak için davet veya doğrudan temin yoluyla yapmak, baştan birileri kazanacak şekilde hazırlamak, işi adrese teslim hâle getirmek YOLSUZLUKTUR.
(4) Bazı kişi ve grupları, siyasi düşüncesi, kimliği, inancı, bölgesi veya aidiyeti nedeniyle "bunlar bizden" deyip devletin imkânlarından ayrıcalıklı olarak yararlandırmak YOLSUZLUKTUR.
(5) Yolsuzluğu gördüğü hâlde bunu gizlemek, soruşturulmasını engellemek veya yolsuzlukları denetlemesi gereken kurumların elini kolunu bağlamak, çalışmasını engellemek YOLSUZLUKTUR.
Bir siyasetçi veya bir bürokrat yukarıda saydığım davranışları yolsuzluk olarak görmüyorsa ve bunlarla samimi bir şekilde mücadele etmiyorsa, kusura bakmasınlar ama milletin önüne çıkıp da “ben yolsuzluğa karşıyım” falan demesin kardeşim. Külahımıza anlatsınlar.
Değerli arkadaşlar,
Dün akşam Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın yaptığı açıklamayı okumuşsunuzdur.
Gerçekten çok kıymetli ikazlar var açıklamada.
Sanal kumar ve bahisten değerler eğitimine, gündüz kuşağı yayınlarından çete-mafya konusuna kadar çok önemli değerlendirmeler yapmışlar.
Bir de üstelik ne demişler bu açıklamada:
“Susanlar bu vebalin ortağıdır” demişler.
“Tarih, çürümeyi görüp susanları da, çürüyenlerle aynı sayfayaya yazar” demişler.
Allah kendilerinden razı olsun.
Bu kürsülerden yıllarca yaptığımız uyarıların ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha teyit etmiş olduk.
Fon dolandırıcılığının açığa çıkmasıyla beraber, şu anda herkes infial halinde.
Yolsuzluk yapan herkesin, kim olduğuna bakılmaksızın, hesap vermesi konusunda da bir fikir birliği oluştu değil mi?
"En yakınım olsa cezasını veririm" diyor. Güzel.
Ben şimdi buradan hem iktidardakilere hem de muhalefettekilere sesleniyorum:
Merkezi yönetim olsun belediye olsun fark etmez, siz bu ülkede yolsuzlukla mücadele konusunda samimi misiniz?
Bu konuda bir samimiyet testi, bir sınav vermek istiyor musunuz?
Yolsuzluklar baştan önlensin, yolsuzluğa alan açılmasın, dolandırıcılar yolsuzluk meydanında at koşturmasın diyor musunuz?
O halde hodri meydan!
Gelin hep beraber, şu anda tam 28 ülkede uygulanan Avrupa Birliği Kamu İhale Yasası'nı getirelim, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden geçirelim hep beraber. Bizden tam destek, söz!
Bir ayda geçer, üç ayda da en geç uygulamaya başlanır.
İmar Rantları Yasası'nı getirelim Meclis'e; bir ayda geçer, üç ayda uygulanmaya başlanır.
Geçen hafta söyledim; Türkiye'nin altına imza attığı Yolsuzlukla Mücadele Anlaşması'nda 54 tane adımı atması gerekiyor. Bu adımlardan sadece 10'u atılmış, 44'ü duruyor.
Eğer samimiyseniz yapın bu işi, atın o 44 adımı daha.
Öyle "biz yolsuzluğa karşıyız, yolsuzlukla mücadele edeceğiz" deyip kimseyi kandırmayın ya, aldatmayın insanları.
İş olup bittikten sonra arkayı toparlamaya çalışıyorsunuz şu anda.
Gelin yolsuzlukları olmadan önleyelim. Yolsuzluğun o meydanını kapatalım.
Kötü niyetli olan insanların alanını daraltalım.
Eğer samimiyseniz gelin hep beraber bunu yapalım.
Gelin bütün yasal düzenlemeleri Meclis'te beraberce çalışalım.
Ha bunu onurunuza yediremiyorsanız biz metni göndeririz, tamam teklifi siz getirin önemli değil ama biz destek veririz.
Niye yapmıyorsunuz arkadaş?
Neyi bekliyorsunuz?
Hodri meydan diyorum, hodri meydan!
Gelin samimiyseniz düzeltelim hepsini.
Değerli Arkadaşlar,
Bakın, bu meselenin bir de ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü boyutu var.
Her fırsatta dile getiriyorum; Türkiye’de pek çok sorunun büyümesinin temelinde basın özgürlüğünün olmaması yatıyor.
Basın biliyor, yazamıyor.
İnsanlar biliyor, konuşamıyor.
Basın özgürlüğü olsaydı, bu iddialar daha en başında gazetelerde manşet olsaydı, web sitelerinde haberler olsaydı, inanın bu yangın daha küçükken mecburen söndürülürdü. Çünkü açığa çıkarıyorsunuz ya, alenileşiyor ya; o zaman hemen önlenmesi mümkün oluyor.
Bugün ne oluyor?
Bu konuyu haberleştirenler hakkında soruşturmalar başlatılıyor, gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, haklarında ev hapsi veriliyor, basın ve yayın kuruluşlarına erişim engeli getiriliyor.
İşte bu sabah bir televizyon kanalına daha kayyum atanmış durumda ülkede.
Gazetecileri susturarak gerçeği ortadan kaldıramazsınız.
Televizyonları, haber sitelerini, sosyal medya hesaplarını kapatarak hakikati değiştiremezsiniz.
Doğru hesaptan kaçmaz.
Siz her şeyi tastamam, dosdoğru yaptığınızda, medyadan, gazetecilerden korkmanıza gerek kalmaz.
Hep söylüyorum; özgür basın hayat kurtarır.
Bir yerde birileri inşaat yaparken demirden çalmışsa; basın bunu haber yapar, hayat kurtarır.
Bir yerde birileri dolandırıcılıkla ceplerini dolduruyorsa, basın bunu haber yapar; aileleri kurtarır.
Bir yerde birileri yolsuzluğa batmışsa, çürümüşse, basın bunu haber yapar; ülkeyi kurtarır.
Gazetecilerin görevi soru sormaktır, araştırmaktır ve kamuoyunu bilgilendirmektir.
Bir köşe yazısını beğenmeyebilirsiniz;
Bir gazetecinin görüşlerine katılmayabilirsiniz;
Ama bütün bunların karşılığı bir haber sitesini tamamen erişime kapatmak değildir;
Bir gazetecinin yıllardır kullandığı hesabını engellemek değildir;
Bir televizyon kanalının kapatılması, başına kayyum atanması, TMSF’ye devredilip sözüm ona bağımsız gibi gösterilmesi değildir.
Yargı, eleştirileri susturmanın aracı haline getirilmemeli.
Biz, hukuk kuralları içinde görevini yapan, kamuoyunu bilgilendirmek için çalışan, gerçeklerin peşine düşen tüm gazetecilerin ve basın kuruluşlarının yanındayız.
Bizim ihtiyacımız, iktidarın hoşuna giden haberleri yapan bir basın değil; ne olursa olsun gerçeğin peşinden gidebilen özgür bir basındır.
Gerçeklerin konuşulabildiği, gazetecilerin korkmadan sorabildiği, vatandaşın doğru bilgiye ulaşabildiği bir ülkede ancak demokrasi güçlenir; böyle bir ülkede ancak adalete güven artar.
Bu vesileyle, bu süreçte soruşturma ve baskılara maruz kalan, tüm gazetecilere geçmiş olsun dileklerimi tekrar iletiyorum.
Erişimi engellenen, kapatılan tüm yayın kuruluşlarına da sesleniyorum:
Doğru bir iş yaptığınızdan eminseniz, mücadeleden asla vazgeçmeyin.
Mecra değişir; bugün bir mecrayı kapatırlar, başka bir mecra doğar. Bugün bir hesabın önünü keserler, başka bir hesap alır yürür.
Buradan iktidara da açıkça çağrıda bulunuyorum.
Bu yanlışlardan bir an evvel dönün.
Gazetecilerin, medyanın üzerindeki baskılara son verin.
Siz şu ülkeyi yönetme işinizi iyi yapın ya!
Doğru işler yapın.
Yanlışları yapıp da yanlışlar açığa çıkmasın diye basını susturmak bu ülkenin çıkışı değildir.
Değerli arkadaşlar,
Demokrasilerde güçler ayrımı çok önemlidir.
Denge ve denetleme mekanizmalarının çalışmadığı bir ülkede demokrasiden söz edemezsiniz.
Denetimin ahlaki kuralları vardır. Bunları ihlal ederseniz, gerçek anlamda bir denetimden bahsedemezsiniz.
Daha önce söyledik, değil mi?
Tutuyorlar Devlet Denetleme Kurulu’nun başındaki kişiyi Borsa İstanbul’da başkan yardımcısı yapıyorlar, yönetim kuruluna sokuyorlar.
O kişi kendi görev yaptığı kurumu nasıl denetleyecek ya?
Bir kişi hem denetleyen hem de denetlenen göreve gelemez; böyle bir şey yok, dünyanın hiçbir yerinde yok.
Böyle devlet yönetilmez.
Devlet Denetleme Kurulu bakın arkadaşlar, görevlendirildi ama bağımsız çalışamaz bu yapıyla.
İş yargıya da intikal etmiş durumda ama yargının bu kadar baskı altında ve yönlendirmeyle çalıştığı bir ülkede bu sürecin sağlıklı işlemesi mümkün olmayacak.
Onun için hep söylüyoruz: Eğer bu fon dolandırıcılığı açığa çıksın, gerçekten suçu olan hesap versin, kirli olan temiz olan ayıklansın istiyorsanız, bunun şu andaki şartlardaki yolu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir araştırma komisyonu kurulmasıdır.
Bundan kaçmayın.
İliç’le ilgili bu Meclis'te araştırma komisyonu kurulmadı mı?
Kahramanmaraş’taki okul hadisesiyle ilgili kurulmadı mı?
Kartalkaya ile ilgili kurulmadı mı?
Yenidoğan çetesiyle ilgili kurulmadı mı? Bir sürü bunun örnekleri var.
Peki mesele fon dolandırıcılığı olduğu zaman bunu niye yapmıyorsunuz?
Korkmayın, Meclis’ten korkmayın, Meclis’e hesap vermekten korkmayın.
Doğruysanız gelin Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında da ne oldu ne olmadı bütün açıklığıyla, şeffaflığıyla ortaya koyun.
Bakın arkadaşlar,
Geçenlerde Cumhurbaşkanı Yardımcısı çıktı —Pazartesi sabahıydı sanırım, bir Anadolu Ajansı editör masası programında sanırım— bu meseleyi anlatıyor. Ve diyor ki: "İnsanların," diyor, "lekelenmeme hakkı vardır," diyor.
Amenna, evrensel hukuk kuralıdır. Temel bir insan hakkıdır lekelenmeme hakkı, masumiyet karinesi.
Hiç kimsenin suçu net bir şekilde ortaya çıkmadan onu peşinen suçlu olarak ilan edemezsiniz.
Bu algıya sebep olacak hiçbir şey yapmazsınız, yapamazsınız.
Ama anlaşılıyor ki şu anda bu hak, yani lekelenmeme hakkı, sadece iktidar ve şürekası için geçerli.
Geri kalan vatandaşlarımızın böyle bir hakkı yok.
Eğer bu ülkede gerçekten lekelenmeme hakkı olsaydı; sabahın köründe bir evin kapısını çalıp bir kadının ev haliyle olan video görüntülerini basına sunmak diye bir şey olur muydu?
O kadıncağızın lekelenmeme hakkı yok mu arkadaşlar?
Daha sonra suçsuzluğu ortaya çıkıp beraat eden yüz binlerce insan; ters kelepçeyle, kameralar önünde gözaltına alınırken, hapse atılırken; milyonlarca insan hakkında terör örgütü üyeliği iddiasıyla soruşturma başlatılıp da bütün bunlar ifşa edilirken; insanlar yıllarca hapiste kalıp sonra tamamen suçsuz olduğu ortaya çıkmış, beraat etmiş iken; bütün bu insanların lekelenmeme hakkı yok muydu arkadaşlar?
Lekelenmeme hakkı sadece size mi ait, etrafınızdakilere mi ait?
Lekelenmeme hakkı 86 milyonun hakkı.
Eğer sen "benden olan lekelenmesin, benden olmayanın ne hali varsa görsün, varsın lekelensin" diyorsan; artık adalet duygusunu da, eşitlik duygusunu da kaybetmiş bir iktidarsın.
Demokrasilerde böyle iktidar olmaz arkadaşlar.
Bakın, hukukun üstünlüğü endeksinde geldiğimiz yeri görüyorsunuz ya. Yani yazık deyin bu ülkeye.
143 ülke arasında 118’inci sıradasınız.
Ne ölçüyor bu endeks?
Mahkemeler gerçekten bağımsız mı değil mi, ona bakıyor.
Herkes kanun karşısında eşit mi değil mi, ona bakıyor.
İktidar da hukuk kurallarına uyuyor mu diye bakıyor, yoksa gücü ele geçiren her yerde at mı koşturuyor diye bakıyor.
Vatandaş hakkını arayabiliyor mu diye bakıyor.
Bütün bu araştırmanın sonucu o endeksteki yer ortaya çıkıyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunun tam da odağında bu konular var.
Sorun, hukuk devletinin katledilmiş olması.
Sorun, sivil toplumun, özgür basının ve ifade özgürlüğünün yok edilmiş olmasıdır.
Sorun, tarafsız ve bağımsız yargının neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış olmasıdır.
Güçlü bir Türkiye'nin temeli ancak ve ancak hukukun üstünlüğü ile sağlanır.
Adaletin olmadığı yerde güven olmaz.
Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde ekonomi düzelmez, kalıcı refah olmaz, toplumsal huzur ve demokrasi olmaz.
Siz her gün hukuku, adaleti çiğneyip bu ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz.
Türkiye’yi hukukun üstün olduğu, yargının bağımsız olduğu, basının özgür olduğu bir ülke hâline getirmeden bu işleri çözemezsiniz.
Tablo ortada arkadaşlar ama bu işi biz çözeceğiz.
Bunu hep beraber yapacağız.
Olmayacak, olmadı, olmuyor.
Allah'ın izniyle, bu ülkeye adaleti de güveni de yeniden hep beraber hâkim kılacağız.
Şu ekonominin geldiği duruma bakın ya.
Bu yaşananlardan sonra Türkiye'de ekonomi düzelir mi?
Ekonomi demek güven demektir, güven.
Siz hem Türkiye'de hem de bütün dünyada sermaye piyasalarının güvenini yerle bir edin, ondan sonra "kalkınacağız, büyüyeceğiz, yatırım, ihracat" deyin.
Rüyanızda bile göremezsiniz, rüyanızda.
Üstelik arkadaşlar bakın, bu ekonomi meselesi artık ülkenin bir beka meselesi haline geldi.
Çünkü ekonominiz güçlü değilse, ülkenin güvenliği ve savunmasıyla ilgili gerekli adımları atamazsınız.
Evet, savunma sanayimizle gurur duyuyoruz. Oradaki teknolojik ilerlemeyi gerçekten çok büyük bir takdirle karşılıyoruz. Daha da iyi olsun istiyoruz ama bu ekonomiyle bu kadar.
Bir de ülkenin ekonomisinin güçlü olduğunu düşünün.
Bizim o 2023'te hedeflediğimiz o 2 trilyon dolarlık hedefe, bugün itibariyle 2,5 trilyonluk hedefe ulaşmış bir ekonomik büyüklükle nasıl bir savunma sanayisi oluşturabilirdiniz, nasıl bir teknolojiye ulaşabilirdiniz bir de onu hayal edin.
Bu ülkenin potansiyeli var, insan kaynağı var, birikimi var, var, var ama siz adaleti, hukuku yok ederseniz, güveni yerle bir ederseniz ekonomi zayıf düşer.
Ekonominin zayıf olduğu bir ülkede güvenlik ve savunma konusunda gerekenleri yapmanız mümkün olmaz.
Ekonominin bir başka beka sonucu da değerli arkadaşlar, nüfus dinamikleridir.
Bakın geçen yıl Türkiye'deki evlilik sayısı 552 bine düştü.
Buna karşılık tam 193 bin boşanma var. %35; tarihimizin en yüksek oranı.
Rakamlara dikkat ediyorsunuz değil mi?
552 bin evlenmeye karşı 193 bin boşanma. 100 evliliğe, 35 boşanma.
Çocuk sayısına bakıyorsunuz, kadınlarda doğurganlık hızına bakıyorsunuz.
Sadece nüfusumuzu korumak için, nüfusumuzu sabit tutabilmek için gereken doğurganlık hızı 2.10 ama mevcut doğurganlık hızı 1.42.
Tam 10 yıldır her yıl, her yıl, her yıl, her yıl Türkiye'de doğurganlık hızı düşüyor.
Evlilik sayısı niye düşüyor? Boşanma sayısı niye artıyor?
Doğan bebek sayısı tarihimizdeki en düşük sayıya düştü ya doğan bebek sayısı. İlk defa 600 binin bir rakam gördük Türkiye'de, doğan bebeklerde.
Böyle bir şey olmamıştı hiçbir zaman. 2025'te doğan bebek sayısını söylüyorum.
İlkokullara kaydedilen öğrenci sayısı artık her sene azalıyor.
Evet, bunun kültürel sebepleri olabilir, ahlaki sebepleri olabilir ama sorduğumuzda vatandaşlarımıza, gençlere; "Niye evlenemiyorsun?" "Para yok" "Ya bir çocuğun olsa, bir çocuğun olsun hayırlı olsun. İnşallah Allah ikincisini kısmet etsin." "Bu ekonomiyle nasıl başkanım? Bu maaşla nasıl?" Sorduğumuzda bu nüfus dinamiklerinin bozulmasının ardındaki en önemli sebep ekonomi.
Zaten bütün dünyada da böyledir; ekonominin iyi gittiği dönemlerde doğumlar artar, ekonominin yavaşladığı, kötüye gittiği dönemlerde doğum azalır.
İnsanlar ne kadar yarınlara güvenle bakarsa o kadar çok evlilik artar, bebek doğumu artar.
Bütün dünyada bu geçerli bir kuraldır.
Bu artık memleketin beka meselesi haline geldi.
Değerli Arkadaşlar;
İslam ülkelerinin arasındaki iş birliğinin genişletilmesi, iş birliği alanlarının derinleştirilmesi gerçekten çok çok önemli bir konu.
Rahmetli Erbakan Hocamızın D-8 projesinin özünde de tam da bu vardı.
Ta o zamanlar gerçekten çok önemli bir vizyon ortaya koyarak; ilk önce en büyük nüfuslu ve en kuvvetli 8 İslam ülkesiyle başlayan ama genişleme perspektifini de ortaya koyan bir başlangıçtı bu.
Son haftalarda; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalandığı söylenen -henüz görmediğimiz- bir savunma anlaşmasının hangi ihtiyaca dayandığı, hangi tehdide karşı yapıldığıyla ilgili de herhangi bir açıklama bugüne kadar duymadık.
“Anlaşma yaptık” diyorlar, anlaşmanın metni hâlâ ortada yok ya. Ben anlamadım bu işi.
Avrupa Birliği Bakanlığı yapmış, Dışişleri Bakanlığı yapmış bir kardeşiniz olarak ben bu işten bir şey anlamadım.
Ne demek anlaşma yaptık? Yaptıysan göster anlaşmayı. Yok.
Ya eninde sonunda sen bunu Meclis’e getirmeyecek misin? Neyi kimden saklıyorsun? Gizlemeye çalıştığın ne?
Acaba çok hızlı bir gece yarısı oldu bittiye mi getirmeye çalışacaksınız bunu? "Fazla tartıştırmayalım, Meclis’e girdiği gibi çıksın. En kısa zamanda halledelim. Evet, biraz gürültü olur, herkes ayağa kalkar, sonra oturur" diye mi düşünüyorsunuz acaba?
Herkes sussa biz susmayız. Herkesi sindirseniz, biz sinmeyiz.
Ancak bu anlaşmayla ilgili bildiğimiz bir konu var ki arkadaşlar; dün akşam saatlerinde Trump’ın yaptığı bir açıklama.
Bir gazeteci soruyor: "Bu Yemen ne olacak?" diyor Trump’a. O da diyor ki: "Cumhurbaşkanı Erdoğan, ben kendisinden ne istersem yapar" diyor. Şimdi dün Trump’ın bu açıklamasından sonra artık bu anlaşmaya hep beraber ciddi bir ihtiyatla bakmamız lazım.
Çünkü bu dış politika ve dış güvenlik meselelerinde bazen "sonucu kime yarıyor" diye bakmak lazım arkadaşlar.
Başlangıcı, sebebi, hedefinden öte; bunun sonucu kimin işine yarar?
Bu anlaşmanın sonucu Amerika’nın, Trump’ın işine yarıyormuş, onu öğrendik.
Ama Türkiye’nin ne işine yarayacak? İslam ülkelerinin ne işine yarayacak?
Bu konuda henüz bir açıklama yapılmış değil.
Türkiye, İslam ülkeleri arasında bir tarafın karşısında bir tarafın yanında mı yer alacak?
Bir çatışmanın bir tarafı mı olacak?
Bakın, Türkiye’nin bir arabulucu rolü vardı hatırlıyor musunuz? Yıllarca biz arabulucuyuz... Hani arabuluculuk hikayemiz vardı ya...
Birleşmiş Milletler’in Dünya Arabuluculuk Merkezi bir ara İstanbul’da kurulsun diye biz uğraştık. Gerçekten önemli bir işti o.
Çünkü Türkiye hep barıştan yana oldu.
Savaşlarda taraf olalım değil, savaşan tarafları barıştıralımdan yana oldu Türkiye.
Böylece itibar kazandık.
Böylece dünyadaki konumumuz güçlendi, yükseldi.
Böylece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne %79 oyla seçildik ya. Tarihinde görünmemiş bir başarıdır bakın. 192 ülkenin 151’i gizli oylamada gitti Türkiye’ye "evet" dedi. %79 oyla seçildik.
Savaşarak, savaşın parçası olarak seçilmedik.
Barışları inşa ederek seçildik.
Hep diyorum ya; yapılmışı var.
Bakın sadece iki yılda, sadece iki yılda, benim o işlerden sorumlu olduğum dönemde; Rusya ile Gürcistan arasındaki savaşı çok kısa bir sürede kim durdurdu?
Kim orada arabuluculuk rolü üstlendi?
Kim bir akşam Moskova’da Putin ile akşam yemeği yerken ertesi gün Tiflis’te Saakaşvili ile kahvaltıda o etkin ve yüksek itibarlı arabuluculuk işleri yapılmadı mı Türkiye ile?
İran savaşı bundan 19 sene önce çıkıyordu. 19 sene önce savaşın eşiğine gelinmişti.
Bugünkü Alman Cumhurbaşkanı gelip o günkü Dışişleri Bakanı, benim muhatabım, dedi ki: "Ya biz size güveniyoruz ama İranlılar da güveniyor. Bir aramızı buluverin" dedi. Aralarını bulduk.
O meşhur nükleer anlaşma yapıldı. 19 sene o anlaşma geçerli oldu.
"Hemen savaşalım, hemen bir taraf olalım..." Böyle bir şey yok.
O Tac Mahal Oteli’ndeki saldırıdan sonra Hindistan ile Pakistan savaşın eşiğine girdi.
Biz demedik ki "Pakistan dostumuzdur, Pakistan’a tam destek... Kapışın" demedik.
Tam tersine bir mekik diplomasisiyle birbirlerini iyi anlayacakları bir arabuluculukla Hindistan-Pakistan savaşını önledik.
Son dönemde savaş oldu biliyor musunuz? Türkiye taraf oldu. Haklıdır haksızdır tartışılır. Ama Türkiye hem içeride hem de dışarıda değerli arkadaşlar, kutuplaştırma psikolojisiyle hareket ediyor. "Kutuplaştıralım, taraf olalım." Bu çok yanlış.
Ya bakın Filistin Cumhurbaşkanı ile İsrail Cumhurbaşkanı bu meclis çatısı altında, genel kurulda yan yana oturup arka arkaya konuşma yapmadılar mı bu ülkede ya?
O zaman da savaşın eşiğine gelmiştik.
O zaman da Gazze’ye büyük bir saldırı ihtimali vardı.
Ama ne oldu? Her ikisi de geldi buraya ve o günkü şartlarda Gazze’ye yapılacak saldırı ötelendi, ötelendi.
Diyorum ya arkadaşlar, yapılmışı var, yapılmışı var.
Çok uzaklara da gitmeye gerek yok. Ve bunların hepsi iki yıla sığdı anlattıklarımın hepsi.
Hep söylüyorum, Türkiye’nin öncülük edeceği bir işbirliği; bölgemizde barışı korumayı, çatışmaları önlemeyi, mazlum halkların haklarını savunmayı ve ülkeler arasında güveni güçlendirmeyi hedeflemelidir.
Ancak böyle bir duruş, Türkiye’nin uluslararası itibarını ve bölgesindeki etkinliğini artıracaktır.
Değerli Arkadaşlar;
Sözlerimin sonuna geliyorum artık.
14 Ekim 2022’de Amasra’da yaşanan maden faciasında hayatını kaybeden 43 madenci kardeşimizi tekrar rahmetle anıyorum.
Acılı ailelerine bir kez daha sabır ve başsağlığı diliyorum.
Hep ihmal, usulsüzlük, denetimsizlik... Nerede acı nerede problem orada bilin ki tedbir eksikliği var, başka bir şey değil.
Bizim dileğimiz, bu topraklarda artık gözyaşlarının değil, umudun büyümesidir.
Annelerin evlatlarını korkuyla değil, huzurla uğurladığı;
Çocukların babalarını sağ salim beklediği;
Hiçbir ailenin ekmek parası kazanırken canından endişe etmediği bir Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceğiz.
Yeter ki insan hayatını her şeyin üstünde tutalım.
Yeter ki adaletten, vicdandan ve dayanışmadan asla vazgeçmeyelim.
Çünkü biz, bu ülkenin çok daha güzel bir geleceği hak ettiğine inanıyoruz.
Bakın, bu düzen böyle gitmez.
Daha önce de söyledim:
Bir şey değişecek; her şey değişecek.
Bu iktidar değişecek; bütün Türkiye değişecek, milletimiz nefes alacak inşallah.
Biz buna inanıyoruz.
Adaletle…
Demokrasiyle…
Özgürlüklerle…
Yaşanan son gelişmelerden sonra bir kez daha gördük:
Türkiye'nin yeni bir yola şiddetle ihtiyacı var, Türkiye'nin Yeni Yol'a ihtiyacı var arkadaşlar.
Hesap soran fakat yol gösteren bir muhalefete ihtiyacı var ülkenin.
“Bu insanlar ülkeyi yönetir, dosdoğru yönetir, dürüstçe yönetir” dedirten bir alternatife ihtiyacı var ülkenin.
“Bunlar işinin ehli, çalmaz çaldırmaz, ülkeyi düze çıkarır” dedirten bir alternatife ihtiyacı var şu anda ülkenin.
Ve o alternatif işete burada, o alternatif bizleriz; o alternatif hepimiziz.
Çok yakında inşallah bu ülkeyi el birliğiyle düzlüğe çıkaracağız;
Artık beceriksizliği hepten ayyuka çıkmış bu iktidardan ülkemizi inşallah el birliğiyle kurtaracağız.
Ama unutmayalım ve güvenelim kendimize.: Hiçbir karanlık, sonsuza kadar sürmez.
İşte buradayız, bir aradayız.
Yeter ki, dosdoğru yürüyelim…
Yeter ki, iyi niyetten taviz vermeyelim…
Yeter ki, birbirimize inanmaktan vazgeçmeyelim…
Bizde geri adım yok.
Hedefimizden şaşmayacağız.
Bir an bile umutsuzluğa teslim olmayacağız.
Birbirimize tutunarak, el ele, omuz omuza vererek inşallah hep beraber başaracağız.
Rabbim yolumuzu açık, birliğimizi daim eylesin.
Hepinizi tekrar saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Sağ olun, var olun.