22 Temmuz 2026
Ali Babacan- 22 Temmuz 2026
Grup Toplantısı
Kıymetli Genel Başkanlarımız,
DEVA Partisi’nin, Gelecek Partisi’nin ve Saadet Partisi’nin değerli yöneticileri, milletvekillerimiz,
Kıymetli teşkilat mensuplarımız,
Sivil toplum kuruluşlarının ve meslek örgütlerinin değerli temsilcileri,
Kıymetli basın mensupları,
Ekranları başında ve bizi bu salonda izlemekte olan değerli misafirlerimiz,
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor,
Yeni Yol Grubu’nun haftalık toplantısına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.
Sözlerimin hemen başında, tarihimizde ilk kez Milletler Ligi Finalleri’ne yükselen Filenin Efelerini tebrik ediyorum.
Uluslararası arenadaki istikrarlı başarısını bir kez daha Milletler Ligi Finalleri’ne taşıyan Filenin Sultanlarını yürekten tebrik ediyorum.
Bu gurur tablosunda emeği olan tüm sporcularımızı, teknik ekiplerimizi ve katkı sunan herkesi kutluyor;
Finallerde her iki milli takımımıza da üstün başarılar diliyorum.
Bugün aramızda EMED’in, yani Engelli Emeklilik Dayanışma Derneği’nin yöneticileri var.
Grup toplantımıza hoş geldiniz diyorum.
15 Ocak 2025 tarihinde bir anda yürürlülüğe giren ve herhangi bir geçiş süreci öngörmeyen bir yasal düzenleme, büyük haksızlıklara ve mağduriyetlere yol açmıştır.
Bunların hepsinin farkındayız.
Milletvekilimiz Elif Esen Hanım konuyu yakından takip etmektedir.
Hakkın, adaletin yerini bulması için her türlü çabayı ortaya koyacağımızdan emin olabilirsiniz.
Değerli Arkadaşlar,
Bildiğiniz gibi YKS sonuçları açıklandı.
Öncelikle, bu uzun ve zorlu maratonda emek veren tüm gençlerimizi yürekten selamlıyor;
Açıklanan sonuçların her bir öğrencimiz için hayırlı olmasını diliyorum.
Gençlerimiz aylarca, hatta yıllarca büyük bir emek verdi.
Hayalleri için çalıştı, fedakârlık yaptı, umutlarını diri tuttu.
Gösterdikleri azim ve gayret, her türlü takdirin üzerindedir.
Ancak şunu hiçbir zaman unutmayalım ki:
Tek bir sınav, gençlerimizin ne değerini ne de hayatlarının tamamını belirler.
İnsan, sahip olduğu potansiyelle, çalışkanlığıyla ve kararlılığıyla yarınlarını tuğla tuğla inşa eder.
Hayat, emek verenlere her zaman yeni yollar ve yeni fırsatlar sunar.
Temennim; her bir gencimizin, her bir öğrencimizin yeteneklerine ve hayallerine uygun bir eğitim yolculuğuna adım atması;
Hak ettiği başarıya ve mutlu bir geleceğe tez elden kavuşmasıdır.
Bu süreçte evlatlarının yanında olan kıymetli ailelerimizi;
Büyük bir özveriyle emek veren öğretmenlerimizi de gönülden tebrik ediyor, teşekkürlerimi sunuyorum.
Tüm gençlerimizin yolu ve bahtı açık olsun.
Şunu da sözlerime eklemek istiyorum ki; biliyorsunuz bu yıl yine YKS'de soru iptalleri yaşandı. İki soru iptal edildi.
Böylesine önemli bir konuda milyonlarca gencimizi, ailemizi ilgilendiren bir konuda bu işi yapanların, çalışanların, ilgili kurumların çok daha özenli ve dikkatli hareket etmesi lazım.
Yanlış tek bir soru için dakikalarca vakit kaybeden, o yanlış soruyla mücadele ettiği için diğer sorulara vakit ayıramayan öğrencilerimizin hakkı kalmaktadır.
Kim hazırlıyorsa bu soruları, bütün o kurullar nihayetinde baskıya verme aşamasına kadar çok daha özenli, dikkatli olmak zorundadırlar.
Bir daha böylesine soruların hazırlanmasıyla ilgili yanlışların, sıkıntıların yaşanmamasını da bu arada temenni ediyorum.
Değerli Arkadaşlar;
Hafta başında Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümünü kutladık.
Bu vesileyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ziyaret ettim.
Kıbrıs Türk halkının geleceğini, Doğu Akdeniz’deki son gelişmeleri ve bölgemizde kalıcı barışın nasıl tesis edilebileceğini muhataplarımızla bir kez daha değerlendirdim.
Kıbrıs Türk halkının iradesini ve adadaki mevcut gerçekleri görmezden gelen hiçbir yaklaşım çözüm üretemez.
27 Temmuz'da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin adayı ziyaret edeceğini ve yeni bir sürecin arayışının olacağını bildiğim için şunu özellikle ifade etmek isterim ki;
Türkiye, dün olduğu gibi bugün de Kıbrıs’ta adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir barışın;
Uluslararası hukuka dayalı, hakkaniyetli bir çözümün en güçlü savunucusu olmayı sürdürecektir.
Öte yandan, Avrupa Parlamentosu’nun yayınladığı 2025 Türkiye Raporunda bir Kıbrıs bölümü vardır ki gerçekten, hepimizi üzmüştür, kızdırmıştır.
Ve “Niçin bir şey yapılmadı, niçin gereken önlemler alınmadı?” diye de iktidarla ilgili sorgulamamızı açıkçası artırmıştır.
Bu raporda yer alan değerlendirmeleri kesinlikle reddediyoruz.
Avrupa Birliği’nin, yıllardır Kıbrıs meselesinde tarafsız davranmadığının da farkındayız.
Ne zamanki Kıbrıs Rum Kesimi Avrupa Birliği'ne tam üye oldu 2004'te, artık Avrupa Birliği bu konuda tarafsız olamaz.
Kendi üyesi, Avrupa Birliği'nin içindeki kendi üyesinin tarafında sürekli yer almaktadır.
Bu da Avrupa Birliği'ni Kıbrıs meselesinde etkisiz, faydasız, tam tersine çözümü zorlaştıran bir aktör haline getirmiştir.
Avrupa Parlamentosu’nun tek taraflı dayatmalarına boyun eğecek halimiz yok.
Ancak, şunu da ifade etmek isterim ki, Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Komisyonu’nun Türkiye raporlarının, mümkün olduğunca makul bir biçimde çıkması için yıllar boyu yoğun bir diplomasi yürütülmüştür.
Muhataplara bire bir markaj uygulanmıştır.
Benim Avrupa Birliği ve Dışişleri Bakanlığı dönemimde, Sayın Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı döneminde, ister Avrupa Parlamentosu olsun, ister Avrupa Komisyonu olsun, bir rapor çıkacaksa parlamenterlerle veya komisyon üyeleriyle birebir çalışmalar yapılmıştır.
Hepsi tek tek markaja alınmıştır.
Aman yanlış bir değerlendirme olmasın, aman hak etmediğimiz bir ithamla karşı karşıya kalmayalım diye.
Son yıllarda bu raporların bu kadar pervasız bir içerikle yayınlanması, Türkiye tarafında sürece gerekli önemin ve özenin verilmediğini bize gösteriyor.
Belli ki bizim tarafta, bizim iktidar tarafında ciddi bir ihmal söz konusu.
AB konusunda ciddi bir “boş vermişlik” var.
"Ya nasıl olmayacak kardeşim bu iş? Ne işle uğraşıyoruz?" gibi bir vurdumduymazlık da var.
Evet, bu raporları yazanların, oylayanların sorumluluğu var.
Ancak, böylesine olumsuz raporların yayınlanmasını önleyemeyenlerin de sorumluluğu var.
Öyle sadece karşı tarafı suçlayıp geçemeyiz.
Bizim iktidara da sorarız.
Bu raporlar yazılırken eliniz armut mu topluyordu arkadaş?
Niçin kendinizi anlatamadınız?
Niçin gerçekleri savunamadınız?
Niçin 1974'teki o barış harekatının üzerine 52 yıl leke sürmeye çalışanlara karşı bizi savunmadınız?
Niçin hakkımızı koruyamadınız?
Soruyoruz… Ve iktidardan cevap bekliyoruz.
Değerli Arkadaşlar,
Ne yazık ki dünya Gazze’yi daha az konuşur hale geldi.
Uluslararası toplum sessizliğini koruyor, İsrail işgal ve ilhak politikalarını hızlandırarak devam ediyor.
Sadece Gazze'de değil, Batı Şeria'da da her Allah'ın günü işgal, yayılma, yerleşkeler devam ediyor.
10 Ekim 2025’ten bu yana düzenlenen saldırılarda, yani ateşkesten sonraki saldırılarda bugüne kadar 1.144 Filistinli kardeşimiz daha hayatını kaybetti.
Sadece bu hafta, insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen saldırılarda Zeytun Mahallesi ile Zehra Okulu çevresindeki kamplarda 16 sivil Filistinli yaşamını yitirdi.
7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı, 73 bin 269’a ulaştı. Bunların yaklaşık 21 bini çocuk.
Bu rakamların her biri yarım kalmış bir hayatın, yıkılmış bir yuvanın, yetim kalmış bir çocuğun hikâyesidir.
Gazze’de sadece insanlar ölmüyor;
Uluslararası hukuk ölüyor; insan hakları ölüyor, vicdan ölüyor.
Gazze’de Birleşmiş Milletler kararları hiçe sayılıyor.
Türkiye olarak bizim sorumluluğumuz ise gerçekten büyük.
Gazze meselesini yalnızca kürsülerde konuşulan bir siyasi başlık olmaktan çıkarmak zorundayız.
Ateşkesin kalıcı hâle gelmesi, insani yardımların engelsiz şekilde ulaştırılması ve siviller hayatların korunması için çok daha güçlü bir diplomatik çaba yürütmek zorundayız Türkiye olarak.
NATO zirvesi bunun için bir fırsattı ama, görünen o ki, doğru değerlendirilemedi.
Zirvenin içeriğe yoğun bir propaganda aracı olarak kullanılması, topluma, bizim kendi vatandaşlarımıza bir propaganda aracı olarak kullanılması, zirvenin kendi özünü, içeriğini çok zayıf bıraktı.
Sorduğumuz zaman "Filistin'le ilgili ne konuştunuz? NATO'daki bütün müttefikler buradaydı, Ankara'daydı. Filistin meselesini dile getirdiniz mi? Onlara tek tek anlattınız mı? NATO'dan bu devlet terörüne, İsrail'in uyguladığı devlet terörüne karşı daha sağlam bir duruş ortaya çıkartabildiniz mi, çıkartamadınız mı?" Mesele bu.
Filistin devletinin uluslararası alanda tanınmasına yönelik girişimler kararlılıkla desteklenmeliydi bu NATO zirvesinde.
Savaş suçu işleyen, soykırım yapan eli kanlı bebek katillerinin uluslararası hukuk önünde hesap vermesi için gerekli mekanizmalar, bu zirve vesilesiyle tetiklenmeliydi.
Netanyahu bilmelidir ki;
Hiçbir güç, hiçbir makam, hiçbir siyasi hesap; işlenen savaş suçlarının üzerini sonsuza kadar örtemez.
Er ya da geç adalet tecelli edecektir.
Netanyahu ve bu zulmün ortakları, uluslararası hukuk önünde hesap verecekleri günü şimdiden geriye saymaya başlamalıdırlar.
Çünkü biz, Gazze’yi unutmayacağız.
Filistin halkını yalnız bırakmayacağız.
Dünya sessiz kalsa da, biz susmayacağız.
Mazlumun sesi olmaya, zulmün karşısında dimdik durmaya devam edeceğiz.
Çünkü sessizlik, zulme ortak olmaktır.
Biz, hiçbir zaman o sessizliğin tarafında olmayacağız.
****
Değerli arkadaşlar,
Ülkenin gündeminde bir dernekle ilgili yapılan soruşturma var, gözaltılar var, tutuklamalar var.
Milyonlarca insanın bağış yaptığı, en zor günlerde umut bağladığı bir yapı, şimdi milyonlarca dolar tutarında dolandırıcılık iddialarıyla anılıyor.
Dernekle ilgili anılan sanatçı tutuklandı.
Tutuklananların sayısı gittikçe artıyor.
Fakat sorulması gereken pek çok soru masada öylece duruyor.
Bunu biz savcılık iddianamesinde ya da süreçle ilgili basına yansıyan haberlerde de göremiyoruz.
Bizim sorularımız var ve bu sorulara cevap bekliyoruz;
Bir: Kamuoyunda sürekli ismi geçen, televizyon haberlerinde sürekli adı anılan, açık ya da örtülü sürekli reklamı yapılan, bu kadar büyük paraların döndüğü bir dernek yıllarca niçin denetlenmedi?
"Bilmedik, duymadık, haberimiz yoktu." diyemezsiniz ki.
Niçin yıllarca insanlardan bunların para toplamasına izin verildi?
İyi bir denetçi arkadaşlar, iyi bir denetçi, inanın şöyle defterleri, banka hesaplarını önüne koyun, büyük rakamları da koyun. Deyin ki "On milyonun üzerindeki bütün hesap hareketlerini bir getirin bakayım." On beş dakikada çözer bunu ya. On beş dakikada yani.
Niye yapılmadı bugüne kadar?
Niye bugünü beklediniz?
İkinci sorum: Derneğin yapılanmasındaki kimi çatlaklara, acaba siyasi sebeplerle mi göz yumuldu?
İktidarın yakınlarındaki birilerinin acaba bu dernekle farklı ilişkileri mi vardı?
Bu soruların cevabını bekliyoruz.
Üçüncü sorum: Bekleyelim bu iş yayılsın, ağ genişlesin, asıl hedeflediğimiz insanlar var. O insanlar da bu ağa takılsın, ondan sonra operasyonu yapalım diye aslında siz sadece belli bir siyasi amaca ya da belli şahıslara dönük mü bunu kullanmaya çalışıyorsunuz? Yani soruyorum.
Niçin milyonlarca vatandaşımızın bu derneğe destek vermesine yıllarca göz yumdunuz? "Bilmedik, duymadık" demeyin yani.
Bakın derneği bilenler, yöneticilerini tanıyanlar yıllardır bu konularda "Aman dikkat edin ha" diyordu.
İstanbul'daki fısıltı gazeteleri bunun zaten sıkıntılı bir noktaya doğru gideceğini söylüyordu.
Siz devlet olarak niçin gereken önlemleri almadınız? “Duymadık, bilmiyorduk.” Külahıma anlatsınlar külahıma. Böyle bir şey yok.
Sen gidip en ufak bir hareketi, en ufak bir hareketi, iktidarla ilgili en ufak bir muhalif hazırlığı gidin sonuna kadar takip edin,
Attığı bir küçük tweet için anonim hesapların adresini sabahın altısında bulun, hemen karakola götürün,
Cayır cayır reklamla yıllardır bağış toplayan bu dernekle ilgili problemleri "Ya bilmiyorduk, duymadık" deyin.
Mümkün değil arkadaşlar. Mümkün değil yani.
Devletsen bileceksin ya.
Devletsen bileceksin, denetleyeceksin. Görevin bu.
Devletin en önemli görevi, kural koymak ve arkasından da denetlemek.
Vurgulanması gereken bir hakikat de ortada arkadaşlar:
Bu insanların at koşturduğu boşluk kendiliğinden oluşmadı.
Bu ülkede devlet kurumlarına güven yıllardır aşındırılıyor.
Eğer toplum şöyle bir Kızılay’a güvense, AFAD'a güvense, devlet kurumlarına güvense; bunlar bu kadar rahat ve büyük çapta hareket edebilir mi?
Kurumları siz yıpratırsanız, işte ortalığa böyle yapılar girer.
Devlet kurumlarının oluşturduğu güven boşluğuna böyle üçkâğıtçılar girer.
Kaybeden depremzedeler olur;
Kaybeden afetlerin mağdurları olur, kaybeden yardımsever vatandaşlarımız olur.
Bu konunun yakın takipçisi olmaya ve soru sormaya devam edeceğiz.
Bakın arkadaşlar,
Mesele; bu tür yolsuzlukları, dolandırıcılıkları iş olup bittikten sonra açığa çıkarmak olmamalı.
Mesele, yolsuzlukları baştan önlemek olmalı.
Tedbir konusunda ne yaptınız?
Geçtiğimiz hafta OECD bünyesindeki “Uluslararası İşlemlerde Rüşvetin Önlenmesi Çalışma Grubu” bir rapor yayınladı.
OECD kim? OECD bizim de tam üyesi olduğumuz ve temiz yönetim, şeffaf yönetim ve yüksek standartlarla ilgili bir ülkeler grubudur.
Bizim de Paris'teki OECD merkezinde bir daimî temsilcimiz vardır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bir büyükelçisi vardır.
Orada teknik ekibimiz vardır ve OECD'de çalışan bizim vatandaşımız olan çok sayıda insan vardır.
Yani Avrupa Birliği gibi değil.
Avrupa Birliği'nin biz dışındayız ama OECD'nin tam içindeyiz, merkezindeyiz.
OECD'nin bu raporuna göre, Türkiye, yolsuzlukla mücadele konusunda kendisine sunulan 71 tavsiyeden sadece 10 tanesini yapmış durumda.
Bakın OECD diyor ki "Yolsuzlukla mücadele kurallarımız var bizim" diyor. "Türkiye de zaten bunun parçası" diyor. "Bu kuralları beraber koyduk Türkiye'yle" diyor "Ve Türkiye'ye biz 71 tane tavsiyede bulunduk" diyor. "Bunun sadece 10 tanesi yapılmış bugüne kadar" diyor.
“12 tanesi kısmen hayata geçirilmiş" diyor. "49 tavsiyede de hiçbir adım atılmamış" diyor.
Bakın 71 tane tavsiye var. Bunların 49’nda hiçbir adım atılmamış.
Konu ne? Konu yolsuzlukla mücadele.
OECD'nin bu raporu, ilk bakışta yurt dışında iş yapan Türk şirketleriyle ilgili gibi görünse de, satır aralarını okuduğumuzda, raporun çok daha büyük sorunlara dikkat çektiği görülüyor.
Çünkü yolsuzlukla mücadele bir bütün.
Rapor diyor ki;
"Yargının bağımsızlığı güçlendirilmemiştir" diyor.
Yani ne diyor? Yargı bağımsız olmadığı için yolsuzluğun üzerine gidemiyor diyor. Kibar kibar yazılıyor tabii uluslararası raporlar.
Başka ne diyor? "Basın özgürlüğü konusundaki eksikler sürmektedir" diyor.
Yani ne diyor? “Eskiden yolsuzluk olduğunda medya kıyameti koparırdı. Her şeyi ortaya dökerdi. Bugün iktidarın baskısıyla medya konuşamıyor” diyor.
Bunu yine kibar kibar yazmışlar rapora.
Başka ne diyor? "Yolsuzluğu ortaya çıkaran insanlar yeterince korunmamaktadır" diyor. Yani “kim yolsuzluk vardır” derse kafasına balyoz iniyor diyor.
Böyle olmaz arkadaşlar.
Siz yolsuzlukla ilgili gerekeni yapmayacaksınız. Ondan sonra “vay canına bu dernek şunu yapmış. Vay canına bunlar halktan para toplamış da şuraya yolsuzluk yapmış, buraya dağıtmış” diye derneği suçlayacaksınız.
Siz niye bu tedbirleri almadınız? Bu tedbirleri alsaydınız belki bu dernek bu kadar at koşturamayacaktı.
Çok daha erken bir aşamada çalışmaları önlenecekti, engellenecekti.
Yolsuzlukla mücadele; güçlü kurumlarla olur, bağımsız yargıyla olur, özgür basınla olur ve hesap soran ama aynı zamanda da her zaman hesap vermeye hazır bir devletle olur.
Eğer bu kurumlar zayıflarsa, bunun bedeli sadece uluslararası alanda ödenmez, bu ülkede yaşayan 86 milyon bunun bedelini öder.
Ki ödüyor de zaten…
Çünkü yolsuzluk demek, sadece birilerinin para çalması demek değildir.
Yolsuzluk demek; yapılmayan okul demektir,
Yolsuzluk demek; kalitesi düşmüş eğitim seviyesi demektir,
Yolsuzluk demek; açılmayan fabrika demektir,
Yolsuzluk demek; bozulan yollar, eksik hastaneler,
Yolsuzluk demek; işsiz kalan gençler demektir;
Birilerinin menfaati uğruna, milyonların hakkının elinden alınması demektir.
Biz, kamu parasını, “emanet” bilen bir devlet yönetimi hedefliyoruz.
İhalelerin şeffaf olduğu, denetimden hiç kimsenin kaçamadığı, gazetecilerin gerçekleri yazabildiği, savcının dosya açarken kimseden izin almadığı bir Türkiye hedefliyoruz.
Çünkü güçlü devlet; eleştiriden korkmaz, denetimden kaçmaz, hesap vermekten çekinmez.
Biz çocuklarımıza; torpilin değil emeğin kazandığı, rüşvetin değil hukukun işlediği bir Türkiye hazırlamak istiyoruz.
Temiz siyaset mümkündür arkadaşlar. Bazıları der ya “siyaset karışık ve kirli alandır.” Hayır, temiz siyaset mümkündür.
Şeffaf yönetim mümkündür.
Adaleti güçlendirmek mümkündür.
Ve Türkiye bunu hak ediyor.
Türkiye'nin gençleri böyle bir ülkeyi hak ediyor.
Ve inşallah hep birlikte beraber bunu başaracağız.
Değerli Arkadaşlar,
Ülkemiz maalesef her geçen gün daha da ağırlaşan bir yönetim krizinin bedelini ödüyor.
Bugün nereye baksanız aynı tabloyla karşı karşıyayız.
Esnaf dertli,
Sanayici dertli,
Çiftçi dertli,
Emekli dertli,
Çalışan dertli,
Gençler dertli.
Herkes dertli, herkes.
İşte üretim yavaşlıyor…
Sanayi üretim rakamlarına bakıyorsunuz yavaşlıyor.
Temel ihracat ürünlerimiz beyaz eşya başta olmak üzere adetler yıl yıl düşüyor.
Ekonominin çarkları artık daha yavaş, daha yavaş dönüyor.
Ben buradan iktidara açıkça seslenmek istiyorum:
Allah aşkına, siz memleketi ne hâle getirdiğinizin farkında mısınız ya?
Bakın şu anda arkadaşlar şikâyet sadece emeklilerle, asgari ücretlerle ilgili sınırlı değil.
Şu anda şikâyet bütün KOBİ'lerde.
Şu anda şikâyet sanayicimizde.
Alnının teriyle, bileğinin gücüyle üretim yapan herkes şu anda şikâyet ediyor. “İşler daha kötü, daha kötü, daha kötüye” diyor.
Biz “üretim” diyoruz, bunlar “faiz” diyor.
Biz “çiftçi” diyoruz, bunlar susmayı, duymamayı tercih ediyor.
Sonra da dönüp, “Gıda fiyatları neden yükseliyor?” diye tavukçuların peşine koşuyorlar.
Cevabı çok açık arkadaşlar bakın.
Enflasyon niye yüksek?
Gıda enflasyonu niye yüksek?
2026 bütçesinde, bu yılın bütçesinde faize ayrılan rakam 2 trilyon 742 milyar,
Tarıma ayrılan rakam 168 milyar lira.
Çiftçiye verilenin tam 16 katını bunlar faize veriyor.
Bu faize ayrılan kaynak bu kadar yüksek olduktan sonra, yani 16’da 1’ini üretime ayrıldıktan sonra Türkiye'de gıda enflasyonu düşmez.
Vatandaşın pazarda, markette yaşadığı sıkıntıya hiç şaşırmamak lazım.
Ve inanın mevcudu da bozuyorlar.
Arıcılık değil mi? Arıcılıkla ilgili bir destek var biliyorsunuz.
140 lira kovan başına bir destek.
Şimdi bunlar tuttular, ormanda arıcılık yapanlara, ormanlık alanlarda arıcılık yapanlara bir hizmet bedeli getirdiler.
Adı ne biliyor musunuz? Arı Konaklatma Ekosistem Hizmet Bedeli.
Yani arılar ormanda konaklıyor ya, kovan başına 100 lira arıdan para alıyor.
Ya sen zaten kovan başına 140 lira destek veriyorsun. Ormanda konaklayan arıdan tekrar onun 100 lirasını alıyorsun. Bu nasıl mantıktır ya?
Nasıl destek sistemidir?
Yani adeta çalışan, kendi üretmeye çalışan, belki emekli olan ya da bir şekilde ben boş durmayayım, arıcılık yapayım, bir çaba içerisinde olayım diyen vatandaşlara yaptıklarına bakın ya.
Gerçekten böyle olmaz.
Enflasyonla siz mücadele etmek istiyorsanız bunun yolu yıllarca yüksek faiz uygulamak değildir.
Üç buçuk yıl oldu ya üç buçuk yıl.
Bu kadar uzun süre bu kadar yüksek faize bir ülkenin ekonomisi dayanmaz.
Bazen yüksek faiz, bazı durumlarda bazı ülkelerde merkez bankaları der ki; “ya gerekiyor, ne yapalım?” Ama bu kısa süre olur, kısa süre.
Biraz o faiz dönemiyle ilgili sabredilir ama gereken yapılır.
İktidar, hükümet üzerine düşeni yapar. Sonra derhal faizler olması gereken yere tekrar iner.
Daha önceki grup toplantıda da söyledim.
Yani faizsiz sistem zaten ayrı bir problem.
Dünyada da Türkiye'de de ayrı mesele.
Bunun alternatiflerin de ne olduğunu, nasıl olduğunu defalarca anlattım.
Hepsinin yasal altyapısı da hazır. Yeter ki niyet olsun, niyet.
Ama işin sonunda Türkiye'de siz enflasyonla mücadele mi etmek istiyorsunuz?
Çiftçiyi güçlendireceksiniz.
Tarımsal üretimi destekleyeceksiniz.
Gübrenin, yemin yarısını devlet olarak siz karşılayacaksınız.
Uygun şartlarda finansman sağlayacaksınız.
Mazotu, elektriği çiftçiye uygun şartlarda sağlayacaksınız ve sulama yatırımlarını tamamlayacaksınız.
2 trilyona Türkiye'deki bütün sulama yatırımları tamamlanabiliyor arkadaşlar.
Bakın bu yıl faiz ödedikleri 2 trilyon 742 milyar, tek bir yılda.
2 trilyona Türkiye'deki bütün sulama yatırımlarını tamamlayabiliyorsunuz.
İşte o zaman siz verimi görün.
Bakın bu yıl hamdolsun yağışlar iyi gidiyor değil mi?
Toprak biraz suyla buluştu. Allah verdi, yağmur yağdı.
Hemen bitkisel üretimde artış oldu.
Hemen verimlilik arttı.
Hemen üretim arttı.
Bu ne demek? Su yönetimini yapın, sulama sistemlerini tamamlayın ve sadece yağışın yoğun olduğu, bol olduğu yıllarda değil, kuraklığın olduğu yıllarda da bol ürün elde edin.
Çözüm burada. Maliyeti düşürmek istiyorsanız, gıda enflasyonunu düşürmek istiyorsanız çözüm çiftçiye destek de çözüm sulama yatırımlarını tamamlamakta.
Üretim maliyetlerini düşürmeden, gıda enflasyonunu düşüremezsiniz.
Bugün Türkiye, bereketli topraklarına rağmen birçok tarım ürününde eğer ithalata bağımlı hâle geldiyse;
Bunun sebebi çiftçimizin çalışmaması değil; yanlış tarım politikalarıdır.
Bunun sebebi ithalat lobisidir, bunun sebebi menfaat şebekeleridir.
Oysa yapılması gereken belli. Söylemekten dilimizde tüy bitti.
Çiftçiyi destekleyeceksiniz.
Üretimi artıracaksınız.
Arzı güçlendireceksiniz.
Memlekette bolluk olacak, bolluk.
Enflasyonun düşürmenin yöntemi budur. Bolluktur.
Siz milletin maaşından kısa kısa asgari ücretin, emeklinin boğazına sarıla sarıla bu enflasyonu düşüreceğini zannediyorsanız rüyanızda bile göremezsiniz. Olmaz.
Ne zaman ki tarıma destek gelir, işte o zaman tüketiciler çok daha uygun fiyatla gıdaya ulaşır ve hem de çiftçimizin yüzü güler.
Çünkü ekonomi sadece para politikasıyla yönetilmez.
Ekonomi; üretimle, verimlilikle, planlamayla ve güvenle yönetilir, güvenle!
Sadece faizi artırarak enflasyonun düşmesini beklemek beyhudedir.
Türkiye’nin ihtiyacı; üretimi önceleyen, çiftçiyi ayağa kaldıran ve refahı büyüten akılcı politikalarıdır.
Değerli arkadaşlar,
Emeklilik; hayatın en huzurlu dönemi olması gerekirken, bugün milyonlarca insanımız için bir geçim mücadelesine dönemi haline gelmiştir.
Şimdi emeklilerimiz dört gözle Meclis’ten çıkacak torba yasayı bekliyor değil mi?
En düşük emekli aylığı için sunulan teklif ne kadar? 23 bin 552 lira.
Şimdi en düşük emekli maaşının bu kadar küsuratlı, adeta kuyumcu terazisiyle ölçülerek ortaya konduğunu, sanki gramla dağıtıyorlar maaşı mübarekler. Hiç görmemiştik doğrusu.
Yani en düşük emekli maaşı belli bir rakam olur. Hatırda kalması kolay bir rakam olur. Yıllarca da böyle olmuştur.
23 bin 552. 50 lirası var, hatta 2 lirası var değil mi? Çok önemli 2 lirası.
2 lira demek bugün bir dilim ekmek. Bir dilim ekmek 2 lira zaten. Bırakın bir ekmeği.
Hangi akla hizmet bu işleri yaparlar? Ne yapmaya çalışıyorlar? İnanın akıl alır gibi değil.
Ama ben düşündüğümde hani az çok bu işlerden de anlayan, bu işleri yapmış birisi olarak bunu ancak yabancı yatırımcılara anlatmak için yaparsınız.
Yani dersiniz ki; “bakın enflasyondan bir kuruş fazla vermiyoruz, merak etmeyin. Yeter ki paranızı bize getirin. Yeter ki döviz getirin, biz size yüksek faiz vereceğiz. Milletten alacağız, size faiz olarak vereceğiz. Korkmayın, paranız güvencede.” Ben bunu açıkçası böyle anlıyorum. Başka bir şey değil.
Yani kendi emeklisini, kendi vatandaşını önceleyen bir devlet, emekli maaşı ile ilgili böyle hesaplara girmez. Olmaz.
Bugün herhangi bir büyükşehirde bu maaşla geçinmek mümkün mü?
Kira ödeyecekler;
Elektrik, doğal gaz, su… Mümkün değil.
Eğer bir aileye bir emekli maaşı giriyorsa arkadaşlar, o ailenin geçinmesi imkânsız.
Bugün bir emekli maaşı bir aileyi geçindirmez.
Gıda masrafına bile yetmez.
Sadece kira değil, elektrik değil.
Çarşıya, pazara gideceksiniz.
Torununuza bir harçlık vereceksiniz ya, bir harçlık.
Ve bütün bunları 23 bin 552 lirayla yapacaksınız.
El insaf!
Emeklilerimize sadaka vermiyorsunuz, lütuf dağıtmıyorsunuz.
Yıllarca çalışarak, prim ödeyerek, hak ettikleri insanca yaşamı sağlamak zorundasınız.
Emekli maaşı; açlık sınırının altında, yoksulluk sınırının çok uzağında kalıyorsa, orada sosyal devletten söz edemezsiniz.
Biz, emeklilerimizi enflasyona ezdiren değil;
Onların emeğini ve alın terini koruyan bir anlayışı savunuyoruz.
Bir ülkenin gücü öyle zirvelerde hava atmakla olmaz.
Bir ülkenin gücünü büyük konvoylardan, saraylardan anlamazsınız.
Bir ülkenin gerçek gücü emeklisinin yaşam standardıdır.
Emeklisi insanoğluna yakışan bir hayat standardını tutturamayan bir ülkenin güçlü olduğunu iddia edemezsiniz.
Ne diyor Sayın Erdoğan?
“İtibardan tasarruf olmaz.”
Ben de diyorum ki;
İnsanca yaşam hakkından tasarruf olmaz.
Alın terinden, emekten tasarruf olmaz.
Emeklinin maaşından tasarruf olmaz.
Bu kadar basit.
Önce kendi vatandaşınızın itibarını koruyacaksınız.
Çünkü bir devletin itibarı; uzun konvoylardan, yapılan törenlilerden anlaşılmaz,
Bir ülkenin itibarı, vatandaşının nasıl yaşadığıyla ölçülür.
Siz artık, ülkeyi dışarıya nasıl gösterdiğinize bakmayı bırakın.
Emeklimizin derdini dinleyin…
Asgari ücretlinin, çiftçinin, esnafın sesini duyun.
Arkadaşlar;
İnanın zor değil.
Yıllarca bu ülkeye hizmet etmiş insanlarımızın, huzur içinde yaşayabildiği bir Türkiye mümkündür.
Yeter ki önceliğiniz; “İsraf” değil,” insan” olsun;
Yeter ki önceliğiniz; “Rant” değil,” vatandaş” olsun.
Yeter ki önceliğiniz; “Günü kurtarmak” değil,” kalıcı çözümler” olsun.
İşte o zaman hem devlet güçlü olur, hem de millet geleceğe güvenle bakar.
Bu ülkenin yeni bir nefese ihtiyacı var;
Temiz bir dile,
Temiz bir siyasete,
Temiz bir yönetime ihtiyacı var.
İşte biz bunun için yola çıktık.
Bugüne kadar nasıl doğru bildiğimiz yoldan sapmadıysak, bundan sonra da asla sapmayacağız.
Allah’ın izniyle, milletimizle omuz omuza bu yolu yürüyeceğiz.
Korkuyu değil, umudu büyüteceğiz.
Gerilimi değil, kardeşliği, birliği büyüteceğiz.
Keyfiliği değil, adaleti, hukuku büyüteceğiz.
Ve hep birlikte inşallah, bu güzel ülkeyi hak ettiği yarınlara taşıyacağız.
Bir kişinin bile alın terinin, emeğinin hiçe sayılmadığı bir Türkiye'yi, hep birlikte evelallah inşa edeceğiz.
Değerli Arkadaşlar,
Sözlerimin sonuna gelirken, 24 Temmuz Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü’nü tüm medya mensuplarımız nezdinde kutluyorum.
Özgür basın, güçlü demokrasilerin vazgeçilmez unsurudur.
Gazetecilerin baskı altında olmadığı, eleştirel düşüncenin suç sayılmadığı, farklı görüşlerin özgürce ifade edilebildiği bir Türkiye hepimizin ortak hedefidir.
Basın mensuplarının, görevlerini hiçbir baskıya maruz kalmadan, özgürce yapabildiği bir ülke;
Vatandaşın da yarınlara güvenle baktığı bir ülkedir.
Bu vesileyle, meslek ilkelerinden ödün vermeden, kamuoyuna gerçekleri sunmak için emek veren, çaba gösteren tüm basın çalışanlarının 24 Temmuz Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü’nü kutluyorum.
Görevleri başında hayatını kaybeden gazetecileri bu vesileyle rahmetle anıyorum.
Şunu bilmenizi isterim ki;
Biz, vatandaşlarımızın yüzünün güldüğü, gençlerimizin geleceğini başka ülkelerde değil kendi vatanında aradığı, çocuklarımızın umutla büyüdüğü bir Türkiye'yi hep birlikte inşa edeceğiz.
Rabbim yolumuzu açık etsin, birliğimizi daim eylesin.
Hepinizi tekrar saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Sağ olun, var olun, Allah'a emanet olun.