İçeriğe geç

30 Ekim 2026 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın İzmir Sivil Toplum Kuruluşları ve İş İnsanları Buluşma Programı Açıklaması


Ali Babacan- 30 Ekim 2026
İzmir – İş Dünyası


Çok değerli Milletvekillerimiz, Genel Başkan Yardımcılarımız,

Değerli İl Başkanımız, teşkilat mensuplarımız,

Siyasi partilerin çok değerli İzmir il başkanları,

İş dünyamızın ve sivil toplum kuruluşlarımızın kıymetli yöneticileri,

Ulusal ve yerel basınımızın değerli temsilcileri,

Hanımefendiler, beyefendiler,

Hepinizi en içten duygularımla, saygıyla, sevgiyle selamlıyor,

İzmir İl Teşkilatımızın düzenlemiş olduğu bu programa hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.




Sözlerimin hemen başında, aziz milletimizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı bir kez daha gönülden kutluyorum.

Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve yol arkadaşlarını, bu vatanı bize emanet eden bütün kahramanlarımızı rahmetle, minnetle anıyorum.

Bugün aynı zamanda İzmir depreminin tam 6. yılı.

Aslında bizim bugün İzmir'de olmamızın da bir önemli vesilesi 30 Ekim tarihi.

Bundan tam 6 yıl önce 117 vatandaşımızı kaybettiğimiz, yüzlerce vatandaşımızın yaralandığı gerçekten büyük bir deprem felaketiyle karşı karşıya kaldık.

Depremin yaralarının hâlâ sarılamadığını, o günden bugüne devam eden yüzlerce yargı sürecinin olduğunu, yüzlerce davanın devam ettiğini bugün üzüntüyle öğrendik.
Umarız ki adalet en kısa zamanda tecelli eder.
Hakkını yargı yollarında arayan vatandaşlarımız en kısa zamanda hak ettikleri haklarıyla buluşurlar.

Değerli arkadaşlar,

Bu ülke, çok zor günlerden geçti.

Ama insanımız en zor zamanlarda, bile evlatları için daha güzel bir gelecek kurma umudundan hiçbir vazgeçmedi.

Cumhuriyetimiz, işte o büyük umudun eseridir.

Zor zamanlarda dahi umudu ayakta tutmanın eseridir Cumhuriyet.

Bugün de bize düşen, bu umudu; adaletle, çalışarak ve üreterek güçlendirmektir.

Bize düşen her bir vatandaşımızın “Bu ülkenin geleceğinde benim de yerim var” diyebildiği bir Türkiye’yi kurmaktır.




Değerli misafirlerimiz,

İzmir, ülkemizin tarihinde çok özel bir yere sahiptir.

İzmir, kurtuluşumuzun şehridir.

İzmir, egemenliğimizin şehridir.

İzmir, iktisadi bağımsızlığımızın temellerinin atıldığı şehirdir.

Düşünün arkadaşlar;

1920’de önce Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruluyor.

Halkın iradesinin temsilini sağlayan ama aynı zamanda atılan her bir adımı hukuk zeminine taşıyan bir meclis kuruluyor.

Kurtuluş Savaşı boyunca bile; savaşın ortasında bile, atılan her adım, Meclis’in kararına bağlandığı, hukuk normları oluşturulduğu bir süreci yaşıyoruz.

Daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 1923 yılının Şubat ayında, bu şehirde İzmir İktisat Kongresi toplanıyor.

Henüz savaşın yaraları sarılmamış.

Ülkenin dört bir yanında yokluk var, yoksulluk var.

Ama o günün yöneticileri ne yapıyor?

Burada İzmir'de üretimi konuşuyor, ticareti konuşuyor.

Sanayiyi, tarımı, kalkınmayı konuşuyor.

İşte biz de bugün, Cumhuriyetimizin 103. yılında, bu vizyonu hep beraber hatırlamak zorundayız.

O yüzden buradan, İzmir'den, hele hele bu tarihi Kemeraltı Çarşısı'ndan altını çize çize söylemek istiyorum ki;
Hukuk olmadan, adalet olamadan ekonomi olmaz.

Ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık kurulamaz…

Ne zaman Anadolu’nun farklı şehirlerini gezsem, insanımızla bir araya gelsem, hep aynı isteği görüyorum.

İnsanımız çalışmak istiyor, üretmek istiyor.

Emeğinin karşılığını almak, evladına daha güzel bir gelecek bırakmak istiyor.

Sabah dükkânını açan esnafımızın da, tarlasına giden çiftçimizin de, fabrikada çalışan işçimizin de, birikimini ortaya koyup iş kuran girişimcimizin de beklentisi bu.

Peki, şu anda ülkeyi yönetenler bu beklentiye nasıl karşılık veriyor?

Bunu anlamak için aslında şöyle mevcut Mecliste görüşülen 2027 bütçesine bakmak yeterli.

2027 bütçesi Plan ve Bütçe Komisyonu aşamasında.
Plan ve Bütçe Komisyonu üyemiz, milletvekilimiz Sadullah Kısacık bizimleydi; eğer buradaysa... Hah, burada. Evet. Adalet Komisyonu üyemiz milletvekilimiz İdris Şahin Bey de bizimle.
Bu bütçeye şöyle bir baktığımızda; ülkeyi yönetenlerin önceliklerini neye göre hazırlamışlar, neye ne kadar kaynak ayrıldığına, vatandaşın ödediği verginin neye ne kadar harcanacağını baktığımızda epey bir fikir veriyor bize.
Çünkü bütçede eğitime ayrılan kaynağa baktığınızda; aslında çocukların geleceğine ne kadar önem verildiğini görürsünüz.
Bütçeden tarıma ayrılan kaynağa baktığınızda; üretime, çalışmaya, alın terine ne kadar önem verildiğini anlarsınız.
Sağlığa ayrılan kaynağa baktığınızda; insan hayatına verilen değeri anlarsınız.
Şu anda 2027 için hazırlanan bütçede en önemli ödenek ne biliyor musunuz? Faiz ödeneği.
Tam 3 trilyon 975 milyar lira ayırmışlar.
Yani 4 trilyon gibi bir şey; hani fiyat etiketlerine yazarlar ya, 9 lira 95 kuruş, adı 4 olmasın diye muhtemelen 3 trilyon 975 milyar yazmışlar bütçeye.
Yani aslında şu anda Türkiye'nin en büyük bakanlığı olmuş “Faiz Bakanlığı”.
Gelecek yılın ortalama kuruyla hesap ettiğimizde 70 milyar dolar ediyor. Faize devletin ödediği rakam, 70 milyar dolar.
Bakın, Ege bölgesindeyiz.
Ege bölgesinden kuru üzüm ve kuru incir ihracatının tamamı yılda 1 milyar dolar etmiyor, biliyor musunuz?
Satışın tamamı kâr değil; hasılat ve satışın tamamı. Kuru üzüm, kuru inciri toplayın, 1 milyar dolar etmiyor. Tamamı.
Ama devletin bütçesinden bir yılda 70 milyar dolar faiz ödeyecekler gelecek sene.
Bu sene ne kadardı bu rakam? 2 trilyon 825 milyardı.
Yani 2 trilyon 825 milyardan 3 trilyon 975 milyara artmış faiz bütçesi bir yılda.
Hesap ettiğimizde artış oranı %41.
Yani 2026'dan 2027'ye devlet bir yılda toplamda %41 daha fazla faiz ödeyecek.
Peki gelecek yıl için enflasyon hedefi ne kadar? %21.
Yani 2027 için hedeflenen enflasyonun tam iki katına kadar faiz ödenen de artış var: %41.
Bazen bu hazinenin ödediği, devletin ödediği faiz sanki insanların cebinden çıkmıyormuş gibi geliyor. "Devlet ödüyor" deniyor.

Ama devlet bu parayı nereden buluyor?

Devlet faize ödediği kaynağı nereden buluyor?

Evet, hepimizin ödediği vergilerden o faiz ödeniyor.

Şu sofranızdaki ayranın, suyun satış fiyatının içerisinde KDV var mı? İşte o KDV'yi ödüyoruz, faize gidiyor.

Bir asgari ücretlimiz çalışıp vergi ödüyor mu? Çalışıp sigorta primi ödüyor mu? İşte asgari ücretlimizin o ödediği gelir vergisi faize gidiyor.

Faizden bahsediyorduk. Tabii bu yüksek faiz sadece devletin ödediği faizle sınırlı kalmıyor memleketimizde.

Şu anda esnafımız, çiftçimiz, KOBİ'lerimiz, sanayicilerimiz, kredi kartı borcu olan, tüketici kredisi alan herkes Türkiye'de tam 3,5 yıldır çok yüksek faizler ödemek zorunda kalıyor.

Şu andaki ekonomik ortam; çalışanı, üreteni, alın terini cezalandıran; parasıyla para kazanmak isteyenleri ise mükafatlandıran bir ortam.

Yani aslında ülkeyi yönetenler diyor ki: "Eğer paran varsa hiç kafanı yorma." Diyor, “Yatır faize”

Peki, hiç kimse çalışmazsa, herkes sadece parasına para kazandırmaya çalışırsa bu çarklar nasıl dönecek?

Yatırımı kim yapacak? İstihdamı kim oluşturacak?

Zaten onun için olmuyor.

Ülkemizin üretime ihtiyacı var, istihdama ihtiyacı var, ihracata ihtiyacı var.

Peki diyeceksiniz ki, "Bu faiz ne kadar büyük? Niye bu kadar yüksek?" Bir ülkede güven yoksa, eğer geleceğe dair belirsizlik varsa, bunun bedeli maalesef yüksek faiz olur.

Güven, düşük risk beklentisi ve önünü görebilme durumu daha düşük faiz ortamını getirir.

Tabii “faiz faiz” diyoruz ama bakın, bizim 2018 yılında —ben artık hükümetten ayrıldıktan çok sonra— G20 için hazırladığımız bir tavsiye raporu var. G20 ne demek? Dünyanın en büyük 20 ekonomisi demek.

Bu raporu bizden G20 sekreteryası resmen talep etti.

"Bizden" dediğim kimdir? Benim de içinde olduğum 16 kişilik bir iktisatçı heyeti. İçinde Çinlisi de var, Amerikalısı da var, Afrikalısı da var, Almanı da var; gerçekten dünyada bilinen, tanınan, çok saygın isimler.

Tam yüz sayfalık bir tavsiye raporu yazdık ve verdik.

Tam bir mutabakatla, konsensüsle dedik ki: "Dünyada faizli borç alacak verecek çok büyüdü, faizli enstrümanların rakamı çok büyüdü. Bu bir gün gelecek büyük bir krize sebep olacak." Dedik. “Dolayısıyla dünyada faizli borç alışverişine dayanan alışverişler, finansman modelleri caydırılmalı; risk paylaşımına, ortaklığa dayanan finansman modelleri de tam tersine teşvik edilmeli.” Dedik.

Bunu bütün 20 büyük ülkenin yöneticilerine tavsiye raporu olarak sunduk. Yıl 2018.

Ve Türkiye'deki sermaye piyasaları da aslında tam da bunun için önemli. Yani şirketlere ortak olarak katılma, şirketlerin hissesini alma, tabana yayma...

Başarılı bir şirketi binlerce kişiye ortak edip, hem riski tabana yaymak hem de şirketlerin uzun vadeli, sıhhatli bir finansman kaynağına kavuşması; bunun için çok önemli sermaye piyasaları.

Ve ekonomiyi doğru yönetmedikten sonra, riski azaltmadıktan sonra, güven sağlanmadıktan sonra ne bu faizlerin makul bir seviyeye inmesi mümkün olur ne de ülkede sermaye piyasaları düzgün çalışır.

Finansman maliyeti düşecek ki yatırım olsun, istihdam olsun, üretim bol olsun.




Değerli arkadaşlar,

Gerçekten zor bir dönemden geçiyoruz. Her alanda, ama her alanda sorunların çoğaldığı bir dönemden geçiyoruz.

Şöyle bir baktığımızda; Türkiye'de uzunca bir süredir tartıştığımız ve "Türkiye Yüzyılı" diye adlandırılan, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılıyla ilgili biliyorsunuz büyük bir tanıtım yapıldı. Büyük bir sözüm ona ümit oluşturuldu. "Türkiye Yüzyılı”, yani “Cumhuriyet'in ikinci yüzyılı Türkiye Yüzyılı olsun" dediler.

Türkiye Yüzyılı'nın ilk 3 yılı dün itibarıyla dolmuş oldu, değil mi? 103 yıl, yani Türkiye Yüzyılı'nın üçüncü yılı...

Bu 3 yıla baktığımızda, Cumhuriyet tarihinde devlet bütçesinden en yüksek faizin ödendiği yıllar olduğunu görüyoruz.

Gerçekten çok yazık, Böyle başlamamalıydı Türkiye Yüzyılı.

Üstelik yine bu ilk 3 yıla baktığımızda, Cumhuriyet tarihi boyunca, Finansal piyasalarda yaşanan en büyük dolandırıcılık hadisesinin de yine bu 3 yıl içerisinde olduğunu görüyoruz.

Doğrudan bu dolandırıcılar söz konusu olan rakam 800 milyar lira, yani 16 milyar dolar.

Bu doğrudan şu ana kadar tespit edilen ve dolandırıcılığın olduğu rakam: 16 milyar dolar.

Ama bu güven kaybı ve "Acaba başka yerlerde de mi var böyle tuhaf tuhaf işler? Başka yerlerde de mi hırsızlar dadanmış?" endişesi ve korkusu, bütün şirketlerimizin değerinin düşmesine sebep oldu.

Bakın, Ağustos sonunda halka açık şirketlerimizin toplam değeri —ki bu SPK'nın resmî web sitesindeki rakamlardır— Ağustos sonunda 480 milyar dolar.

Yani halka açık 600 küsur şirketimizin toplam değeri.

Şu anda ne kadar biliyor musunuz? 310 milyar dolar. 480'den 310'a inmiş.

Ne kadar büyük bir değer kaybı olduğunu görüyorsunuz, değil mi?

Bu dolandırıcılık ve hırsızlık, sadece doğrudan bu işten etkilenen fonlarla sınırlı bir zarar değil; topyekûn güven ortamı sarsılmış durumda.

Merkez Bankası faiz düşürdü, hazinelerin piyasadan borçlanma faizleri arttı; güven sarsıldığı için.

Ve süreç uzadıkça bu zarar büyüyor, dikkat edin.

Bu dolandırıcılık olayı patladığında borsadaki bireysel yatırımcı sayısı 7 milyondu. Tek tek borsaya yatırım yapan insanlar, yani bireysel yatırımcılar... 7 milyon kişi.

Yani 7 milyon haneyi ilgilendiren bir konu bu.

TÜİK rakamlarına göre Türkiye'de toplam hane sayısı 27 milyon. Bu 27 milyonun 7 milyonu bir değer kaybıyla karşı karşıya kalmış.

Sadece değer kaybı değil; belki çeki olan, senedi olan, ödemesi olan insanlar, “ödeme günü gelene kadar hiç olmazsa para boş durmasın” dedi muhtemelen, “Bu fonda iyi kazandırmış bankacılar da öyle dedi. Yatırayım iki ay, üç ay biraz kazanayım ondan sonra ödememi yaparım” diye düşündü.

E şimdi orada para batınca ödeme günü gelecek çatacak ve insanlar önümüzdeki haftalarda, aylarda gittikçe daha büyüyen, daha büyüyen sorunlarla karşı karşıya kalacaklar.

Bu işlere hiç bulaşmamış, dürüstçe çalışan şirketlerimiz bedel ödemeye devam ediyor.

Çünkü halka açılmış şirketlerin hâkim ortakları var; daha halka açılmayan kısmı var ya, Türkiye'de %30-70 abaca. Halka açık şirketlerin %30 hissesi piyasada işlem gören, %70’i şirketi kuranlardadır, sahiplerdedir. Ama onların da birikimleri eridi.

Yılların emeği eridi, eriyor.

Hepsi değer kaybetti, kaybediyor.

Bu kadar büyük bir dolandırıcılık hadisesi arkadaşlar, çok açık söylüyorum, tam 13 yıl Cumhuriyet tarihinin en uzun süre hükümette görev yapmış bir insan olarak, 8 yıl Milli Güvenlik Kurulu'nda bu ülkeye hizmet etmiş bir arkadaşınız olarak söylüyorum: Bu kadar büyük bir dolandırıcılık olayı, bu kadar uzun bir süre devam ettiyse, hem siyasi iktidar içerisinden hem de bürokrasi içerisinden destek almadan bunun olması mümkün değildir. Mümkün değildir.

Bakın, Adalet Bakanı diyor ki: "Şubat 2025'te bu mesele bize gelmişti." Neredeyse iki sene önce!

Hazine ve Maliye Bakanı ne diyor? Kendi kamuya açık konuşmasında, "Kasım 2025'te fonlarda manipülasyonun farkındayız," diyor.

Ya arkadaş, siz her hafta ülkenin Cumhurbaşkanı'yla aynı masaya oturup, ya MGK toplantısında ya da Kabine toplantısında beraber olan insanlar değil misiniz? Ulaşamıyor musunuz, erişemiyor musunuz?

Madem haberiniz oldu, niye hiçbir şey yapmadınız? Elinizi kolunuzu kim tuttu?

Bu konuyu Cumhurbaşkanı'na aktardınız mı, aktarmadınız mı?

Eğer aktardıysanız ve hiçbir şey yapılmadıysa gerçekten durum çok vahim, çok vahim.

Peki, aktarmadıysanız; bu kadar büyük bir hadise oluyor, Cumhuriyet tarihinin en büyük piyasa dolandırıcılığı meydana geliyor; Cumhurbaşkanı'na söylemiyorsanız bu daha da vahim!

Haberi varsa da vahim, yoksa da vahim. Ne olursa olsun.
Ben “piyasa dolandırıcılığı” deyince bazılarının ağrına gidiyormuş, öyle duruyoruz. “Ya çok ağır konuşuyor.”
Bakın, Sermaye Piyasası Kanunu'nu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden sıfırdan yazıp geçiren benim. Madde 107: Bu suçun adı piyasa dolandırıcılığıdır; kanuni terimidir bu.
Ve onu yazarken biz özellikle yazdık, "millet biraz utansın" dedik. “Başka ülkelerde bu iş oluyor; biz de bu işe kalkışanların dolandırıcı olarak damgalanacağını kanuna yazalım ki caydırıcı olsun” dedik.
Öyle fon kriziymiş, yok fon hadisesiymiş... Hikaye! Düpedüz piyasa dolandırıcılığıdır, bu kadar.
Ve çok açık, açık söylüyorum; bakın, eğer bu dolandırıcılığı yapanlar çok kısa bir süre içerisinde bulunup açığa çıkarılmaz ve ifşa edilmezse, bunlar hak ettikleri en ağır cezayla karşı karşıya kalmazlarsa; o zaman ileride, her zaman bu ülkede piyasalarda dolandırıcılık olur endişesi hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Bu endişe her zaman olur ve asla bu güveni oluşturamazsınız.
Yani yerli yabancı fark etmiyor; paranın şeyi yok, yani ülkesi yok. Güven olmayınca olmaz.
Türkiye'de öyle bir finansal piyasa var ki, fırsatını bulan vurup geçiyor.
Fırsatını bulan dolandırıp geçiyor ve başlarına da hiçbir şey gelmiyor.
Demek ki bu dolandırıcılığın arkası gelir, çalanın yanında kalıyorsa çalanlar çoğalır ileriye doğru.
Bu güveni oluşturmak istiyorlarsa, bu piyasalardaki erimeyi durdurmak istiyorlarsa derhal ama derhal bu dolandırıcılığı yapanlar bulunmalı; ucu kime dokunursa dokunsun bunlar hak ettikleri en ağır cezayla karşı karşıya kalmalı.
Evet, kriz diyoruz, yok fon krizi diyorlar falan ama arkadaşlar asıl bu işin özüne, derinlerine, köküne indiğinizde, kök sebeplerine indiğinizde ülkemizde çok ciddi bir siyasi ahlak krizi var aslında. Bir siyasi ahlak krizi.
Bu siyasi ahlak krizi merkezi hükümetten tutun da maalesef pek çok belediyeye kadar yayılmış bir sorun.
İyi niyetli, dürüst çalışma gayretinde olan belediye başkanlarımız var.
Ha iktidar içerisinde de iyi niyetli insanlar var ama maalesef sistem, siyasi sistem büyük ölçüde kirlenmiş durumda.
İnsanın içi acıyor ya. Bir zamanlar altı sıfırı atıp dünyanın en itibarlı paralarından birisi haline getirdiğimiz, o Atatürk'ün daha sert bakışlı fotoğraflarından gülümseyerek baktığı Yeni Türk Lirası'na döndüğümüz 2004 Aralık ayını şöyle bir hatırlayın.
Maalesef o paraların altına imza atanlar öyle değişti ki zaman içerisinde; şu anda paralarımızın altında imzası bulunan Merkez Bankası başkan yardımcılarından üç tanesi tutuklu.
Bunlar nasıl insanları görevlendirmişler? Nasıl insanlara bunu emanet etmişler?
Bir ülkenin parası o ülkenin şerefidir, o ülkenin egemenliğidir. O ülkenin egemenliğinin sembolüdür para basmak yani parası olmak. Egemenliğin en önemli sembolüdür.
Bir ülke bağımsız parasını bastığı anda bağımsız olur.
Bağımsızlığımızın, egemenliğimizin en önemli sembollerinden birisi olan banknotların altına imzayı atan başkan yardımcılarından üç ayrı isim şu anda tutuklu, dolandırıcı kalesinde.
Yazık değil mi bu ülkeye ya?
200 liralık banknot, ilk tedavüle çıktığında tam 134 dolar ediyordu arkadaşlar. Şu, 134 dolardı. Şu anda ise 4 dolara indi.
Bunun içerisinden 130 dolarlık değer buharlaşmış.
Siz paranın değerini böyle insanlara teslim ederseniz sonucu bu olur; sonucu enflasyon olur.
Ne olursa olsun devlet yönetiminde üç tane temel ilke var. Üç temel ilke.
Bu üç ilkeye uyun, korkmayın; ama bu üç ilkeden bir tanesinden bile saparsanız sıkıntı yaşarsınız.
Ülkenin başına her şey gelir.
Bu ilkelerden birincisi adalet ilkesi. Bu sadece yargıda adalet değil; bu aynı zamanda sosyal adalet, fırsat eşitliği... Gençler eğitimdeyken fırsat eşitliği, iş ararken fırsat eşitliği; girişimcilerimizin, iş insanlarımızın, sanayicimizin fırsat eşitliği içerisinde iş yapıyor olabilmesi. Adalet çok geniş bir kavram.
İkinci önemli ilke liyakat ilkesi; yani işi ehline teslim etmek, işi ehline emanet etmek. Yani devleti yöneten kadroların dürüst, işini bilen, çalmayan ve çaldırmayan insanlar olması. İkinci önemli ilke bu.
Üçüncü önemli ilke de istişare ilkesi. Yani devlet yönetiyorsanız ya da herhangi bir kamu kuruluşunu yönetiyorsanız, bir ilçe belediyesi bile yönetiyor olsanız istişare... Aldığınız kararların kimi etkilediğine bakarak, onlarla konuşarak o kararları almak. Dertleri dinlemek, sorunları anlatanlardan korkmamak.
"Benim derdim var” diyenin ağzını tıkamamak, konuşmasına izin vermek.
İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve kararların mutlaka ve mutlaka istişareyle alınması.
İşte değerli başkanımızla beraberce Kemeraltı Çarşısı'nda ancak bir arterinden gezebildik. İki saatte, böyle takıla takıla buraya belki 400-500 metre mesafeyi ancak iki saatte gelebildik.
Şöyle baktığımız zaman yapılacak çok şey var; çarşının ihtiyaçları var. En basitinden otopark...
Deprem demişler, kapatmışlar, ses yok. Ticaret, üretim, sanayi bir ekonominin kalbidir. O kalp atmayınca ekonomi büyümez, refah olmaz.
Şimdi bu kalbi çalıştırmak için ne gerekiyorsa yapmak zorundasınız. Otoparksa otopark, yolsa yol, altyapıysa altyapı.
Şimdi deprem bölgelerine bakıyorum; konutları bitiriyorlar. Hani bir an önce konut yapılıyor, tamam ama iş yeri yok, dükkanlar açılmıyor.
Hatay'da konutları bitirdiler, çarşı yok. Ya bu çarşı olmayınca, insanlar çalışmayınca, üretim başlamayınca, gelir olmayınca insanlar nasıl oturacak oralarda? Neyle geçinecek? Bilmiyorlar.
Tabii dolandırıcılardan bahsettik, ülke yönetimindeki sorunlardan bahsettik ama asıl bu işler olmadan önlemek çok önemli.
Yani yolsuzluklar daha meydana gelmeden, yolsuzlukları önlemek için ne yapmak gerekiyor?
Çünkü yolsuzluk olmuş, devlet büyük hasara uğramış, üç beş kişi zengin olmuş ya da büyük bir dolandırıcılık olmuş... Ama bunları baştan nasıl önleyeceğiz?
Bu da inanın çok basit.
Dünyada yolsuzluğun çok az olduğu ülkeler var, yolsuzluğun çok olduğu ülkeler var.
Biz, Türkiye olarak Avrupa Konseyi'nin kurucu ülkesiyiz.
Avrupa Konseyi'nin de yolsuzlukla mücadele anlaşması var.
Türkiye de o yolsuzlukla mücadele anlaşmasına imzayı atmış; GRECO bu anlaşmanın ismi.
Bu GRECO'nun da Avrupa Konseyi'nin içerisinde bir sekreteryası var, bir teknik ekip var.
Bu teknik ekip 2022 yılında Türkiye'ye bir rapor yazıyor, diyor ki: "Siz eğer Türkiye'de yolsuzluğu önlemek istiyorsanız, şu 54 tane adımı atmanız gerekiyor." Çünkü anlaşmanın altına imzayı attınız ya, taahhüt ettiniz ya; tamam ama bu taahhütler nasıl yerine gelecek, ne yapılacak? Diyorlar ki; 54 tane adımınız var.
Devlet üstü yöneticileriyle alakalı, milletvekilleriyle alakalı, hakimlerle alakalı, savcılarla alakalı, belediye başkanlarıyla ilgili 54 tane ev ödevi var Türkiye'nin. Aradan 4 yıl geçmiş, 2022-2026... Bu 54 adımın sadece 10 tanesi atılmış şu ana kadar. 44 adımda bir şey yok.
Hani yolsuzlukla mücadele, hani bu irade? Ya imzayı atmışsınız, kurucusu olduğunuz bir örgüt... Evet, "Ben yolsuzlukla mücadele etmek istiyorum," demişsiniz bir şekilde.
Peki, bunun fiiliyata dönmesi için 54 tane adım gerekiyor.
Niye dört yıl geçti de sadece 10 adım attınız da 44 adım duruyor?
Yolsuzlukla mücadele ediyorsanız, bir an önce o kalan 44 adımın tamamlanması lazım; kime dokunursa dokunsun.
"Ya onu atarsak bu var, onu atarsak” olmaz... Ciddi misin, değil misin?
Yine yolsuzlukla mücadelede eğer ciddiyseniz şu Kamu İhale Yasası'nın değişmesi gerekiyor.
Yani şu anda Avrupa Birliği'nin uyguladığı, 28 ülkenin uyguladığı bir kamu ihale mevzuatı var; denenmiş, test edilmiş, yıllardır çalışıyor. Onun Türkiye'de uygulanması lazım.
Ya hani Türk tipi başkanlık sistemi gibi... Eğer "Türk tipi ihale yasası" derseniz, işte o zaman bu ülkenin yüzü gülmez.
Bir liralık iş iki liraya, üç liraya, beş liraya mal olur; o zaman bütçede para yetiştiremezsiniz.
Ve bir önemli konu daha: imar rantlarıyla alakalı yasal düzenlemeler.
Yani imar rantları için mutlaka sağlam bir yasal çerçeve oluşturulması gerekiyor.
En düzgün belediye başkanları bile çalışmaya başladığında hemen talepler geliyor, hemen! "Ya başkanım, bizim bir 50 dönümlük arazi vardı, sana da çok destek verdik, seçildin sağ olsun, çok da memnun olduk; ama imar planında bir dipnot değişikliği yaparsak işte bizim iş çözülüyor."
Peki, imar planındaki o dipnot değişikliği dediğin 100 milyon dolarlık rant oluşturuyor. Dipnot dediğin... Peki, bu vergilendiriliyor mu? Yok.
Aradaki fark ne oluyor? İş dünyasına yakın olan, az çok inşaat sektörü olan herkes bak, kafa sallayan çok kişi var salonda; ne olduğunu biliyorsunuz.
İşte bunun da değişmesi gerekiyor.
Yani o alanların kapatılması gerekiyor.
Dürüst çalışmak isteyen belediye başkanlarının dürüst çalışmasına imkân verecek bir yasal çerçeve gerekiyor. Aksi halde bitmez.
Bazı belediye meclislerinde insan utanıyor ya; iktidar, muhalefet fark etmiyor, oy birliğiyle bakıyorsunuz imar değişiklikleri yapılıyor.
Bunun önlenmesi lazım. Eğer gerçekten yolsuzlukla mücadelede samimiyseniz bütün bunların yapılması lazım.
Bunları yaptıktan sonra inanın büyük ölçüde bu sorun memleketin gündeminden çıkar ve çok daha farklı bir Türkiye olur inşallah.




Tabii bunları konuşuyoruz ama bu meselenin bir de basın özgürlüğü boyutu var arkadaşlar, ifade özgürlüğü boyutu var.

Her fırsatta dile getiriyorum.

Türkiye’de pek çok sorunun büyümesinin temelinde ifade özgürlüğünün,
basın özgürlüğünün olmaması yatıyor.

İnsanlar biliyor, konuşamıyor.

Basın biliyor, yazamıyor.

Biraz önce çarşıda gördük. Kaç tane esnafımızdan korkuyla bakan gözler vardı. Bir telefonla çeken birisi varsa insanlar ya "Başkanım konuşamıyoruz" falan demeye başlıyor.

Şimdi 14 bin esnafın olduğu Türkiye'nin en büyük çarşılarından birisi. Eğer burada 6 metrekare bir dükkânı olan bir esnaf konuşmaktan korkar hale geldiyse yazıklar olsun size ya. Ülke bu hale mi gelecekti ya?

Sivil toplum baskı altında. Meslek örgütleri konuşamıyor. Odalar sus pus.

Şimdi oda seçimleri yapıyorlar, değil mi?

367 tane oda var Türkiye'de.

Çıkıp da kendi mensuplarının derdini dillendirebilen, "Benim şu ildeki sanayicimin derdi var kardeşim" diyen, "Şuradaki ticaretle uğraşan üyelerimin sorunu var" diyebilen kaç tane oda başkanı kaldı Türkiye'de? Yok. “Konuşursam başıma bir iş gelir.”

Bakın, eğer bu son fon dolandırıcılığı, piyasa dolandırıcılığı meselesinde eğer özgür bir basın olsaydı bu iddialar daha en başında gazetelerde manşet olmaya başlardı. En başında. Basın bunu büyük mesele yapınca da zaten yangın daha küçükken söndürülürdü.

Sivil toplum susturulmasaydı, bu dolandırıcılık çoktan ifşa edilmişti.

Ama bugün ne oluyor?

Tam tersine, bu konuyu haberleştirenlerin hakkında soruşturmalar yürütülüyor.

“Bu konuyu sen haber yaptın” diye gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, ev hapsi veriliyor.

Şimdi, gerçekten çok büyük bir tezatla karşı karşıyayız

Caydırılması gereken burada “dolandırıcılık”, dolandırıcıların caydırılması gerekiyor.

Dolandırıcılığı haber yapan gazetecilerin caydırılmaması gerekiyor.

Bunlar haber yapmayı caydırıyor.
Dolandırıcılığı ne kadar caydıracaklarını daha göreceğiz bakalım; çünkü sürecin nereye gideceğini bilmiyoruz.
"Şu listeyi açıklayın" diyoruz, açıklamıyorlar.
Meclise gelin, bir araştırma komisyonu kuralım.
Çünkü Türkiye'de yargı bağımsız çalışamıyor, siyasetin baskısı var.
Devlet Denetleme Kurulu süreci başladı ama Devlet Denetleme Kurulu Başkanı, daha düne kadar —bu olay patlayıncaya kadar— Borsa İstanbul'da başkan yardımcısıydı.
Şimdi, daha düne kadar yöneticisi olduğu kurumu Devlet Denetleme Kurulu nesini denetleyebilir yani?
Sivil toplumu susturarak, gazetecileri susturarak gerçekler ortadan kaldırılamaz.
Bu işlerde her şey kayıtlı; imar rantlarına benzemez. İmar rantlarında kayıtsız bir sürü şey oluyor; yani tapulara çuvallarla, çantalarla para geliyor gidiyor. Türk lirasıysa çuval, dövizse çanta biliyorsunuz. Bir sürü kayıt dışı işlem var.
Gayrimenkul işlerinde, imar meselelerinde her şey kayıtlı olmuyor ama bu piyasada, sermaye piyasalarında, finansal piyasalarda her şey kayıtlı.
Dolayısıyla gerçeklerin konuşulabildiği, gazetecilerin korkmadan soru sorabildiği, vatandaşın doğru bilgiye ulaşabildiği bir Türkiye'yi hep beraber inşa etmemiz gerekiyor.
Zaten güven ancak böyle artar.
Adalete güven olmayınca ekonomi olmaz!
Hukuk olmayınca ekonomi düzelmez.!



Değerli arkadaşlarım,

Türkiye ekonomisi gerçekten artık yavaş yavaş bir beka meselesi hâline geliyor.

Yani “beka beka” diyoruz ama ekonomik şartlar gittikçe bir beka meselesi haline dönüyor.

Çünkü ekonominiz güçlüyse ancak uluslararası alanda itibarlı olursunuz, etkili olursunuz.

Ekonominiz güçlüyse güvenlik ve savunma alanında gerçekten ülkenin ihtiyaçları neyse onları yapabilirsiniz.

Şu nüfus trendlerine bir bakın: Geçen yıl Türkiye'deki evlenme sayısı 552 bin, boşanma sayısı ise 193 bin.

Her 100 evliliğe karşı 35 boşanma tane boşanma olmuş memlekette; tarihi yüksek seviye bakın.

Doğurganlık oran: Türkiye'nin nüfusunun düşmemesi, sabit kalabilmesi için gerekli olan doğurganlık oranı 2.1'dir. Şu anda ise 1.42'deyiz.

Son 10 yıldır Türkiye'deki doğurganlık oranı sürekli olarak 2.1'in altında.

Yani son 10 yıldır nüfus trendleri, sürekli, sürekli, sürekli bize artık Türkiye'nin nüfusunun küçülmeye başlayacağını, yaşlanıp sayıca azalan bir nüfusa doğru gittiğimizi gösteriyor. 10 yıldır tablo bu.

Her yıl ilkokula başlayan öğrenci sayısı düşe düşe gidiyor

Soruyorsunuz gençlere "Niye evlenmiyorsun?" "Başkanım maddi şartlar." diyor.

Peki, aile içi geçimsizliklerin özünde ne var?

Tabii ki toplumsal değerlerle ilgili değişikliklerden bahsedebiliriz. Şundan bundan, her şeyden bahsedebiliriz ama pek çok boşanmanın kökünde bu ekonomik sebeplerin olduğunu da görmemiz lazım.

Ülkenin nüfus dinamiği artık bir beka meselesi haline geldi.





Şu anda arkadaşlar;

Alın teriyle çalışan, rekabet ederek üreten, istihdam sağlayan, ihracat yapan bütün insanlarımız ciddi sıkıntılar yaşıyorlar.

Tekstilden hazır giyime, deriden ayakkabıya, mobilyadan beyaz eşyaya kadar pek çok sektörden feryat yükseliyor.

İzmir'desiniz; İzmir'in çok sayıda sanayi bölgesi var. Şöyle bir sanayicilere sorun, gerçekten durum çok kötü.

Yılların sanayicileri yüksek faiz ve kur baskısıyla inim inim inlerken, dünkü yetmeler 16 milyar doları çarpıp geçiyor.

Bugün itibarıyla ekonomiye verdikleri zarar, sadece dolandırıcılık tarafına baktığımızda 16 milyar dolar; toplamda da bahsettiğim gibi, halka açık şirketlerin değeri 480'den 310'a inmiş durumda.

Sadece şu dolandırılan 16 milyar dolara bakalım;

Bu 16 milyar dolar dolandırıcılara kaptırılmasaydı, 16 milyar dolar gerçek sanayicilerimize ve üreticilerimize sermaye enjeksiyonu olarak aktarılsaydı; gidip faizle borçlanma yerine dürüstçe üretim yapan, alın teriyle çalışan sanayicilerimiz daha çok halka açılarak bu finansman imkanını şirketlerine sağlasalardı bugün Türkiye'de kapanan fabrika falan olmazdı yani olmazdı.

Adam şirketini halka açacak bir sürü taleplerle karşı karşıya kalıyor. "Ya ben niye bunlarla uğraşacağım?" diyor. "Bari gideyim borç alayım." diyor.
E borçta da faiz var.
Halbuki sistem işlese bu para gerçek dürüst üreticilere aksa bambaşka bir noktadaydı bugün Türkiye.
Ve üç yıldır şu anda bu ülkenin ekonomi yönetiminin yaptığı arkadaşlar; faizi artırmak ve vergi üstüne vergi bindirmek.
Şu anki iktidarın bir reel sektör politikası yok, bir tarım politikası yok, yapısal reform yok.
Kur rejimi değil mi? İhracatçılarımızın hepsini ilgilendiren kur rejimi.
Burada eminim salonda da ihracat yapan arkadaşlarımız vardır.
Ülkenin resmi Orta Vadeli Program dokümanında diyor ki; "serbest kur rejimi" ve "kuru piyasa belirler" diyor.
Resmi program belgesinde daha geçen geçen ay açıklandı, Hazine Maliye Bakanı'na yabancı yatırımcılar soruyor, yabancı basın soruyor; "Kuru kontrol etmeye devam edeceğiz." diyor.
Son üç yıldır bakıyorsunuz serbest kur rejimi diye bir şey var mı? Cetvel çizmiş gibi kur. Cetvel çizmiş gibi. Hareket yok.
Bu ancak kontrollü kur olur. Serbest kur rejiminde, bir kalp grafiği gibi iner çıkar, hareket olur.
Onun için gerçekten inanılır gibi değil.
Bu kadar önemli bir konuda bile devletin resmi program dokümanıyla uygulama arasındaki bu makas kabul edilebilir bir durum değil yani.
Ve gerçekten acilen tedbirler alınmazsa, üretim kapasitemizde telafisi çok zor kayıplarla karşı karşıya kalabiliriz.
Fakat şu anda ülkeyi yönetenlere baktığımızda meselenin ağırlığına uygun bir yaklaşım göremiyoruz.
Hangi esnafımızı ziyaret etsek bize tebligat zarfı gösteriyor: "Şu vergi borcunu öde, şu primi yatır, şu ödeme eksik."
Geçen hafta Ayazağa'ya bir uğradım, o selden etkilenen esnafımıza,
Hepsi "Vergi ödeme günü geldi." diyor. "Hiç kimsenin tındığı yok." diyor. "Dükkanım sular altında. Bir haftadır işletemiyorum. Vergi öde, sigorta öde diye boğazımıza sarılıyorlar." diyor.
Halbuki ilgilenilse, bakılsa bunları ertelemek çok kolay işler. Basit bir karardır yani.
Elbette herkes yükümlülüğünü yerine getirecek.

Ama devlet de işletmenin içinde bulunduğu şartları görecek.

İşini ayakta tutmaya çalışan küçük esnafın üzerine bütün yükünüzle giderseniz, o işletme yaşamaz.

Esnafımızı yaşatacağız, çiftçimizi yaşatacağız, KOBİ’lerimizi, sanayicilerimiz ayakta tutacağız ki; üretim devam etsin, istihdam korunsun ve ekonomi güçlensin.

Bunun başka bir yolu yok.

Artık sorunları görmezden gelerek zaman kaybedemeyiz.

Hangi sektörün neye ihtiyacı var, tek tek bakılmak zorundasınız.

Tek tek bütün sektörleri masaya yatırmak zorundayız.

Üretimi koruyacak, işletmelerin önünü açacak akılcı sanayi politikalarını uygulamak zorundayız.

Bugünü yönetirken yarınki üretimi de düşünmek zorundayız.

Günü kurtaran kararlarla bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değil.

Uzun vadeli düşünmek, gerekli dönüşüm adımlarını cesaretle artık atmak gerekiyor.




Değerli arkadaşlar,

103 yıl önce İzmir'de iktisat kongresinde bir araya gelenler, savaşın yıkıntıları arasından yeni bir ülkenin ekonomisini kurmayı konuşuyordu.

Bugün bizim imkânlarımız çok daha büyük.

Yetişmiş insan gücümüz var.

Sanayimiz var.

Girişimcilerimiz var.

Dünyayla rekabet edebilecek gençlerimiz var.

Eksik olan, bütün bu imkânları doğru yönetecek siyasi irade.

İşte biz o iradeyi ortaya koymanın şu anda çabası içindeyiz.

Türkiye'nin yeniden güven duyulan bir ülke olması için çalışıyoruz.

Vatandaşlarımızın alın terinin karşılığını aldığı, iş insanlarımızın korkmadan yatırım yaptığı, gençlerimizin umutla yaşadığı bir Türkiye için çalışıyoruz.

İzmir'in girişimci ruhuyla, Türkiye'nin üretim gücüyle, milletimizin azmiyle bunu başaracağız.

Yeter ki işini bilen, hesabını veren, milletine karşı sorumluluk duyan bir yönetim anlayışını bu ülkeye hâkim kılalım.

Bekleyecek zamanımız yok.

Biz bu sorumluluğu almaya hazırız.

Sanayicimizin yeniden önünü görebildiği, esnafımızın işini büyütebildiği, insanımızın emeğinin karşılığını alabildiği bir Türkiye için çalışmaya hazırız.

İşte bütün bunlar için “temiz siyaset” diyoruz.

“Siyasette ahlak, yönetimde dürüstlük” diyoruz.

Çünkü milletin emanetini taşıyan herkes o emanetin sorumluluğunu bilerek, onun idrakinde olarak çalışmak zorunda.
Biz işte bütün bu ağır sorumluluğun bilinciyle buradayız.

Hakkın ve haklının yanında durmaya, kul hakkını savunmaya, milletimizin emanetine sahip çıkmaya devam edeceğiz.

Siyaseti, insanımızın güven duyduğu bir hizmet makamı hâline getirmek için çalışacağız.

Vatandaşımız bilecek ki, devleti yönetenler onun hakkını koruyor;

Ödediği verginin hesabını veriyor;

Kimseye ayrıcalık tanımıyor.

Devlete güveni yeniden inşa edeceğiz.

Helal kazancın bereketini, dürüstlüğün kıymetini, adaletin gücünü hep birlikte koruyacağız.

Allah’ın izniyle daha adil, daha temiz, daha müreffeh bir Türkiye’yi hep birlikte kuracağız.

Rabbim bizlere bu emanete hakkıyla sahip çıkmayı nasip etsin. Milletimize karşı bizleri mahcup etmesin.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Cumhuriyet Bayramımızı bir kez daha kutluyorum.

Sağ olun, var olun.
Teşekkürler!