8 Mart 2026
Ali Babacan- 8 Mart 2026 Trabzon İftarı
Çok değerli il başkanımız,
Kıymetli genel başkan yardımcılarımız, milletvekillerimiz,
Teşkilatımızın değerli mensupları,
Bu program vesilesiyle bizlerle beraber olan siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarımızın ve meslek örgütlerimizin kıymetli temsilcileri,
Değerli muhtarlarımız,
Değerli basın mensupları,
Kıymetli misafirlerimiz,
Hanımefendiler, beyefendiler,
Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyor,
Trabzon teşkilatımızın düzenlemiş olduğu iftar programına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.
Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ebedî kurtuluş olan bu mübarek Ramazan ayında, iftar davetimizi kabul edip bizlerle beraber olduğunuz hepinize şükranlarımı sunuyorum.
Biz, bin yıllık medeniyet yürüyüşümüzde, aynı sofrayı paylaşmayı ibadet bilen bir milletin evlatlarıyız.
Aynı ekmeği bölüşmeyi, aynı duaya “âmin” demeyi, aynı kıbleye yönelmeyi, birliğimizin temeli saymış bir geleneğin mensuplarıyız.
Rabbim bu beraberliği daim, kardeşliğimizi kaim eylesin inşallah.
Rabbim tuttuğumuz oruçları, ettiğimiz duaları, yaptığımız hayırları da kabul eylesin.
Bu akşam, mertliğiyle, çalışkanlığıyla, heyecanıyla bildiğimiz Trabzonlu hemşehrilerimizle beraber olmanın ayrı bir mutluluğunu da yaşıyorum.
Bu vesileyle, bölgedeki şehirlerden ülkemizin dört bir yanına dağılan;
Ülkemizin siyasetine, çalışma hayatına ve milli birliğine değerli katkılar veren;
Birçok alanda elde ettiği başarılarla adından söz ettiren;
Karadeniz’imizin tüm güzel insanlarını muhabbetle selamlıyorum.
Değerli misafirlerimiz,
Trabzon denince, akla mücadele gelir.
Trabzon denince, akla emek gelir.
Trabzon denince, akla azim gelir.
Bunun güzel örneklerinden birini de bu yıl Trabzonspor’da gördük.
Trabzonspor, büyük bütçeler harcamadan da başarı elde edilebileceğini herkese gösterdi;
Kısıtlı kaynaklarla; ancak doğru bir planlama ve disiplinli bir yönetimle önemli sonuçlar alınabileceğinin güzel örneklerini bu sezon boyunca ortaya koydu.
Aslında bu durum bize çok önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Başarı sadece harcanan paranın miktarına bağlı değildir.
Başarı, eldeki kaynakların ne kadar akıllıca ve ne kadar verimli kullanıldığıyla da alakalıdır.
Aynı anlayış ülke yönetiminde de geçerlidir.
Türkiye’nin ihtiyacı; kaynakları doğru yöneten, tasarrufu ve verimi önceleyen bir yönetim anlayışıdır.
Asıl mesele toplamda ne kadar para harcadığınız değildir, mesele elinizdeki kaynağı nasıl yönettiğinizdir.
Farkındayız, hep beraber yaşıyoruz;
Ülke olarak bu Ramazan’ı da maalesef ağır bir ekonomik tabloyla idrak ediyoruz.
İftar sofrası kurmak her aile için her yıl, her Ramazan gittikçe zorlaşıyor.
Çarşıya, pazara çıkan herkes aynı şeyi söylüyor:
Fiyatlar artıyor, maaşlar yetmiyor.
Emeklinin, asgari ücretlinin, dar gelirlinin sofrası her geçen gün biraz daha küçülüyor.
Gençler yarınlara umutla bakamıyor.
Üniversiteyi bitiren genç iş aramaya başlıyor, torpil olmadan bulamıyor.
Kamuda çalışmak isteyenler, yazılı sınavlarda ne kadar yüksek puan alırlarsa alsınlar, mülakatlarda eleniveriyorlar.
Kısacası, emek hakkettiği karşılığı bulamıyor.
Sıkıntılar sadece ekonomide de değil…
İnsanlar artık yargı sistemine güvenmiyor.
Hukuksuzluk, adaletsizlik her alanda yayılıyor.
Sağlık ve eğitimle ilgili sorunlar gittikçe derinleşiyor.
Oysa, bir ülkenin gücü, vatandaşının adalete güvenmesiyle, emeğinin karşılığını almasıyla ve yarınlara güvenle bakabilmesiyle ölçülür.
Ramazan ayı da bize her yıl aynı hakikati hatırlatır:
Adalet olmadan huzur olmaz.
Hakkaniyet olmadan bereket olmaz.
Değerli arkadaşlar,
Karadeniz’de ekonominin ve sosyal hayatın ritmini belirleyen iki büyük emek var:
Çay ve fındık.
Bu iki ürün, bu toprakların sadece bir tarım ürünü değildir;
Bu toprakların emeğidir, alın teridir, hayat kaynağıdır, sosyal dengesidir.
Karadeniz’de yüzbinlerce ailenin sofrasına giren ekmek, büyük ölçüde bu iki ürünün bereketiyle gelir.
Ama bugün, ne yazık ki, bu emeğin karşılığı konusunda ciddi sorunlarla karşı karşıyayız.
Türkiye, dünya fındık üretiminde açık ara lider bir ülkedir.
Çay üretiminde de dünyanın en önemli ülkeleri arasındadır.
Yani üretimde güçlü bir ülkeyiz. Ama iş gelirin paylaşımına gelince bambaşka bir tablo görüyoruz.
Dünyanın fındığını biz üretiyoruz, ama fiyatını çoğu zaman biz belirleyemiyoruz.
Çayda ise, üreticinin emeğini güvence altına alacak öngörülebilir ve kalıcı bir piyasa düzeni hâlâ kurulabilmiş değil.
Üretici aylarca emek veriyor, ürününü topluyor, bekletiyor; ama piyasanın dalgalanmaları çoğu zaman üreticiyi yalnız bırakılıyor.
Bir tarafta artan gübre, ilaç, işçilik ve nakliye maliyetleri var; diğer tarafta ise belirsiz ya da çok geç açıklanan fiyatlar.
Bu tablo üreticileri büyük bir kaygıyla karşı karşıya bırakıyor. Hiç kimse önünü göremiyor.
Bakın, burada mesele, sadece bir ürünün fiyatı değildir; mesele, emeğin karşılığını alıp alamadığıdır.
Son yıllarda üreticinin gelirindeki düşüş bölgede pek çok dengeyi de etkilemeye başlamıştır.
Eskiden bir aileyi rahatlıkla geçindiren çay bahçeleri ve fındık bahçeleri, bugün giderek daha zor bir geçim kaynağı haline geliyor tüm bölgede.
Gelir azalınca bu sefer ailedeki gençler bu işi yapmak istemiyor.
Gençler köylerde kalmak yerine, büyük şehirlere göç ediyor.
Köylerimizin nüfusu azalıyor. Bahçeler giderek yaşlanan üreticilerin omuzlarında kalıyor.
Böyle devam ederse yarın çay bahçelerinin ve fındık bahçelerinin sahipsiz kalması gibi ciddi bir riskle karşı karşıya kalabiliriz.
Biz buna asla razı olamayız.
Ve inanın bir anda çöküş olur. Yavaş yavaş da olmaz.
Bir nesil aile de göçtüğünde bakarız ilgilenen kimse kalmamış.
Türkiye'de tarımla ilgili konular sadece çay ve fındıkla sınırlı değil.
Bir zamanlar bereketiyle, üretimiyle, kendi kendine yetebilme gücüyle anılan bu güzel ülkede, tarım sektörü genel anlamda büyük bir tehlikeyle karşı karşıya.
Bakın, TÜİK’in açıkladığı 2025 üretim rakamlarını şöyle sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum.
Bir önceki yıla göre, yani 2024'e göre 2025 yılında;
Türkiye'de buğday üretimi %13 oranında azaldı;
Arpa üretimi %25 oranında azaldı;
Çavdar üretimi %20 oranında azaldı;
Yulaftaki düşüş %26;
Yağlı tohumlara geçiyoruz,
Soya üretimi %17 azalmış;
Ayçiçeği üretimi %11 azalmış.
Meyvelerde, içecek ve baharat bitkilerinde ise, düşüş daha da vahim; donda etkili oldu, biliyorsunuz, düşüş tam %30!
Bakın arkadaşlar,
Bu ülkede çayın da, fındığın da, pek çok başka ürünün de geleceğini güvence altına alacak olan;
Üreticinin emeğini koruyan, piyasayı dengeleyen ve katma değeri Türkiye’de bırakan güçlü bir tarım politikası ortaya konulmalıdır.
Şu andaki yönetimin bir tarım politikası yoktur.
Çünkü güçlü bir tarım politikası demek; üreticinin emeğini korumak demektir.
2026 bütçesinde tarıma ayrılan destek sadece 168 milyar lira arkadaşlar, 168.
Faize ne ödeniyor, biliyor musunuz bu yıl toplamda?
2 trilyon 742 milyar lira.
168 milyar lira tarıma, 2 trilyon 742 milyar faize...
Sadece geçtiğimiz ocak ayında faize ödedikleri rakam 454 milyar. Sadece ocakta.
Yani ocak ayında hazineden faize ödenen rakam, bir yılın tamamında tarıma verilen desteğin tam üç katı.
Bu ülkede çiftçinin yüzü güler mi ya? Bu ülkede tarım ayağa kalkar mı?
Ve giderek her üründe ithalat çoğalıyor, dikkat edin.
Her ürünü ithal etmek zorunda kalan bir ülke haline geldik.
Pek çok bitkisel üretimde, hayvancılıkta...
Canlı hayvan ithal ediyoruz, et ithal ediyoruz. Niçin?
Çünkü başka ülkeler kendi çiftçisine bizim iktidardan daha fazla destek veriyor da onun için.
Eğer herhangi bir ürün Türkiye'de pahalı, başka ülkede ucuzsa bunun en önemli nedeni destek mekanizmasındaki farktır.
Ve özellikle şu son 2018 seçimlerinden bu yana, yani başkanlık sisteminden bu yana ülke ekonomisinin tamamen altüst olması, artan maliyetler ve bu artan maliyetler karşısında çiftçimizin yalnız, çaresiz bırakılmasıdır.
Biz çok açık hesabını kitabını yaptık.
Tam on bir sene bu ülkenin bütçesini hem yapan hem de yöneten kişi olarak söylüyorum.
Tarıma şu destekler verilmediği sürece bu ülkede çiftçinin yüzü gülmez;
Gübre maliyetinin en az %50’sini devlet karşılamalıdır. Hepsinin hesabını kitabını yaptık.
“Para yok” falan diyenler külahımızı anlatsın.
Bu işi hepsinden iyi biliriz. Öğünmek gibi olmasın.
Mazot desteği, elektrik desteği, bunları mutlaka yeterli rakamlara çıkartmak gerekir.
Çiftçimizin uygun şartlarda ve bol finansmana kolayca erişebilmesi gerekir.
Hayvancılıkta yem maliyetinin tam yarısının devlet tarafından karşılanması gerekir.
Siz enflasyonla mücadele etmek istiyorsanız önce şu dönün tarıma, çiftçinin maliyetlerini aşağıya çekin.
Asgari ücretliyi süründürerek, emeklinin maaşını pul ederek enflasyonu bu ülkede düşüremezsiniz.
Bu ülkede enflasyonun kaynağı maliyet kaynaklıdır ya.
Hatırlayalım, o 2018-2019 başkanlık sisteminin ilk birkaç yılında...
Döviz kurunu patlattılar. Merkez Bankası'nın arka kapısından tam 130 milyar doları gizli saklı sattılar ve o geldi enflasyonu vurdu.
O gün bugündür düşüremiyorlar.
Gıda enflasyonu OECD ülkelerinin tamamına baktığımızda beş yılın toplamında pandemiden bu yana %40’larda, bizde %700’ü geçti.
Diyorlar ki; “pandemi geldi. Onun için gıda enflasyonu arttı.”
Arkadaş dünyada artış %40. Bizde niye %700?
Aradaki fark neyin farkı? Maalesef kötü yönetimin farkı.
Ve sulama yatırımları…
Gerçi Doğu Karadeniz bölgemiz için henüz ciddi bir sorun olmasa da su meselesi Türkiye'nin genel tarımında çok önemli bir problem.
Gittikçe tarlalar kuraklaşıyor.
Konya Ovası'na gidin, Çukurova'ya gidin, GAP bölgesine gidin. 300-400 metre inmedikçe artık kuyularda suya ulaşılamıyor.
Onun da hesabını yaptık.
Türkiye'deki bütün sulama projelerini topladık.
Baraj, gölet, isale hattı, kapalı basınçlı sistemle suyu dağıtma yatırımları, yağmurlama, damlama, tarla içi sistem.
Türkiye'de şu anda projesi olan fakat henüz yapılamayan bütün bu sulama yatırımlarını toplayın, toplayın, toplayın 2 trilyon ediyor, 2 trilyon.
Bir yılda faize ödenen 2 trilyon 700 milyar. Türkiye'deki bütün sulama projelerini tamamlamak için gereken rakam 2 trilyon.
Ve biz programımıza yazdık. Dedik ki; “beş yılda biz bunları tamamlarız” dedik. Beş yılda.
2 trilyonu böl beş 400 milyar. Rahat rahat bu ülkenin bütçesi yeter, gücü yeter.
Ondan sonra suyla toprağı buluşturduktan sonra siz verimi görün, üretimi görün.
Su toprağa ulaştığı anda verim en az ikiye katlıyor, üçe katlıyor.
Bu ne demek? Her şey, bütün maliyetler aynı olmak şartıyla ürün başına, kilo başına, ton başına maliyetiniz yarı yarıya ya da üçte birine iniyor. Çok basit.
Türkiye'de gıda enflasyonunu düşürmenin yolu işte bu sulama yatırımlarını yapmak, çiftçimize daha çok destek vermek ve maliyeti aşağıya çekmek.
Maliyeti aşağıya çektiğinizde görün tarım ürünlerinin fiyatları nasıl makul seyrediyor, çiftçimiz nasıl yüzü gülüyor ve vatandaşlarımız genelde de nasıl daha uygun fiyatlara gıdaya erişiyor görün.
Hesap çok basit.
Bizim hedefimiz açık:
Üreten kazanacak. Alın teri mutlaka değerini bulacak.
Ve inşallah Karadeniz'in emeği de Türkiye'nin emeği de sahipsiz kalmayacak.
Çünkü biz biliyoruz ki; güçlü bir ekonomi ancak üreten, çalışan ve emeğinin karşılığını alan bir toplumla mümkündür.
Enflasyonla mücadelenin en önemli yolu da üretimin bollaşmasıdır.
Güven olacak, yatırım olacak, ürün bollaşacak ve böylece bol ürünle fiyatlar daha makul seviyelerde seyredecek.
Değerli arkadaşlar,
Biz Trabzon için çok net bir hedef görüyoruz.
Doğasını koruyan, gençlerine iş sağlayan, emeğin hakkını veren ve Türkiye’nin en önemli ticaretinin merkezlerinden biri olan Trabzon. Hedef bu.
Fındığın, çayın, ticaretin ve üretimin değer bulduğu; gençlerin umutla yarınlara baktığı bir Trabzon.
İnanıyoruz ki doğru politikalarla, adil bir yönetim anlayışıyla, dürüst ve ehil kadrolarla bu hedeflere ulaşmak gayet mümkündür.
Trabzon bunu başaracak güce sahip.
Karadeniz’in çalışkan insanı bunu başaracak iradeye sahip.
Biz de bu yolda, Trabzon'un emeğini büyüten, gençlerine umut olan yarınları oluşturmak için canla başla çalışmaya devam edeceğiz inşallah.
Kıymetli misafirlerimiz,
Şimdi de sizlere dört bir yanımızda yaşanan savaşlardan bahsetmek istiyorum.
Dünyanın gözünü kapattığı, gündemlerin arasına sıkıştırıp unutturmaya çalıştığı büyük bir acı hâlâ devam ediyor.
Gazze’den yükselen o feryadı hatırlatmak istiyorum.
Gazze'de sorun bitmedi.
Masum siviller ağır bedeller ödemeye devam ediyor.
Anneler evlatsız, evlatlar annesiz kaldı.
Şehirler yıkıldı, hastaneler hedef alındı.
Ve bütün bunlar olurken, dünya çoğu zaman sustu.
2 yıl süren savaşta 70 binden fazla insan öldü.
Ancak, sözüm ona ateşkesin ilanından bugüne kadar, hayatını kaybedenlerin sayısı da 600’ü geçti.
Son bir haftadır bu ateş, çok daha geniş bir bölgeyi sarmış durumda.
İsrail’in İran’a başlattığı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin de katıldığı askeri operasyon, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlalidir.
“Önleyici savaş” gerekçesiyle yapılan bu saldırganlığın uluslararası hukukta hiçbir karşılığı yoktur.
Müzakere süreçleri devam ederken savaş diline başvurmak, bölgesel istikrarı doğrudan tehdit etmektedir.
Geçmiş tecrübelerimiz çok açık:
Dış müdahalelerle demokrasi inşa edilemez; savaş yalnızca kaosu derinleştirir.
Biz açık ve net söylüyoruz: İran’a karşı başlatılan bu saldırıları şiddetle kınıyoruz.
Öte yandan, İran’ın körfezdeki pek çok ülkeyi hedef alan saldırılarını da doğru bulmuyoruz.
Bölgeyi ateşe atacak, daha fazla masum insanın ölümüne yol açacak hesapların karşısında durmak zorundayız.
Türkiye’nin yeri; diplomasinin, sağduyunun ve uluslararası hukukun yanıdır.
Hem krizleri önlemede hem de diplomasi kanallarını işletmede aktif ve hazırlıklı olmalıyız.
Ama şunu da ekleyelim.
Sosyal medyada birileri şimdiden Türkiye’ye parmak sallamaya başlamış.
Diyorlar ki “Bir sonraki hedef Türkiye”
Bunlar hala anlamadılar…
Ben şimdi onlara sesleniyorum:
Siz Türkiye Cumhuriyeti’ni ne sanıyorsunuz Allah aşkına ya?
Avucunuzu yalarsınız, avucunuzu…
Sakın ola bizi başkalarıyla karıştırmayın.
Sakın ha gücümüzü test etmeye kalkmayın.
Biz yolumuzu sağduyu ve diplomasiyle çizeriz ama, mesele vatansa, vatan toprağıysa, gerekeni yapmaktan da asla kaçınmayız
Öte yandan, biliyoruz ki gerçek barış, güç kullanmakla değil; uluslararası hukukla, diplomasiyle ve sağduyu ile mümkündür.
Caydırıcı gücünüz tabii ki olacak.
Tabii ki güçlü ordunuz olacak.
Gerektiğinde asla gözünüzü kırpmadan gerekeni yapacaksınız o güçlü orduyla.
Ama şunu da unutmayalım; Türkiye hem kendi topraklarında hem de bölgesinde her zaman barıştan yana, diyalogdan yana bir tutumu sürdürmek zorundadır.
Çünkü diyalogla, diplomasiyle gelen çözümler diğer çözümlere göre çok daha düşük maliyetli olur ve insanların, sivillerin, kadınların, çocukların zarar görmediği çözümler de olur.
Unutmayalım: Türkiye'de olsun, bütün bölgemizde olsun, insanlık onuru, vicdan ve adalet bunu gerektirir.
Her bir çocuk, her bir hayat hepimizin sorumluluğumuzdadır.
İnsan hayatının değeri gerçekten coğrafyaya göre ölçülmez, ölçülmemeli.
Adalet; güçlüye başka, zayıfa başka işlememeli.
Bir yerdeki acıya yüksek sesle tepki verip, başka bir yerdeki acıya sessiz kalınırsa orada adaletten söz edilemez.
Bizim medeniyetimiz bize şunu öğretir:
Bir insanın hayatı tüm insanlık kadar kıymetlidir.
İşte bu yüzden Türkiye’nin dünyaya söyleyecek çok net bir sözü olmalıdır.
Biz savaşın değil, barışın yanındayız.
Biz güçlünün değil, haklının yanındayız.
Biz basit çıkarların değil, insan onurunun yanındayız.
Gazze’de akan kanın da, bölgede büyüyen ateşin de son bulması için adaleti, sağduyuyu ve insanlık vicdanını savunmaya devam edeceğiz.
Değerli misafirlerimiz,
Ramazan bize sabrı öğretir; ama yoksulluğa razı olmayı değil.
Ramazan bize paylaşmayı öğretir; ama adaletsizlik karşısında susmayı değil.
Türkiye çok büyük ve güzel bir ülke.
Avrupa’nın en büyük toprakları, Avrupa’nın en büyük tarım alanları bizim.
Avrupa’nın en büyük ve en genç nüfusu bizim.
Her alanda çok büyük bir potansiyelimiz var.
Yeter ki bu ülke adaletle yönetilsin.
Yeter ki bu ülke ehil ve dürüst kadrolarla yönetilsin.
Yeter ki bu ülke gerçek anlamda sıhhatli istişarelerle yönetilsin.
Yeter ki kaynaklar doğru kullanılsın.
İşte o zaman bu topraklar yeniden bereketle buluşur.
Bu millet yeniden huzurla nefes alır.
İşte biz bütün bunları gördüğümüz için yola çıktık.
Türkiye’nin dört bir yanında vatandaşlarımızı dinliyoruz.
Sorunları yerinde görüyoruz ve çözüm için çalışıyoruz.
Çünkü biz şuna inanıyoruz:
Türkiye çaresiz değildir.
Bu millet yalnız değildir.
Biz buradayız.
Türkiye için buradayız.
Gençlerimiz için buradayız.
Emeklilerimiz için buradayız.
Alın teriyle çalışan, helal lokma için çalışan herkes için buradayız.
Umutsuzluk yok.
Çaresizlik yok.
GERİ ADIM YOK.
Allah’ın izniyle, hep birlikte, bu büyük ve güzel ülkeyi yeniden umutla, bereketle ve refahla buluşturacağız.
Değerli misafirler,
Biliyorsunuz bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.
Ben bu vesileyle Türkiye'de ve bütün bu bölgemizde zulmün, sıkıntının, baskının altında olan bütün kadınların yanında olmamız gerektiğini, onların haklarını, hukuklarını sonuna kadar korumamız gerektiğinin tekrar altını çizmek istiyorum.
Ta okul yıllarından başlayarak kız çocuklarına ve kadına karşı yapılan ayrımcılığın karşısında hep beraber dimdik durmamız gerektiğinin altını özellikle çiziyorum.
Toplumsal hayatta olsun, çalışma hayatında olsun, kadınların karşı karşıya olduğu eşitsizliklere karşı hep beraber sürekli bir mücadele içinde olmamız gerektiğini de tekrar vurgulamak istiyorum.
Ve son olarak da gerçekten büyük bir hicap duymamız gereken ve acil çözüm bulmamız gereken kadına karşı şiddetle mücadelede de topyekûn ve sağlam bir mücadele vermemiz gerekiyor.
Kadınların kendini emniyette, güvende hissettiği, evinde olsun, işinde olsun, yollarda olsun, kendini emniyette, güvende hissettiği bir Türkiye'ye ulaşıncaya kadar da hep beraber gayret etmemiz gerektiğinin tekrar altını çizmek istiyorum.
Ve bu mesele siyasi iradenin en tepesinden ele alması gereken bir meseledir. En tepede ufacık bir gevşeklik hem yargıda hem kollukta çok büyük laçkalıklara sebep olur.
Hemen hemen her gün bir kadın cinayetiyle uyanan Türkiye'nin artık bu utançtan kurtulması lazım.
Ve tüm kadınların emniyet içerisinde, güven içinde yaşadığı bir Türkiye'yi güçlü bir siyasi iradeyle hep beraber kurmamız lazım.
Tüm bu duygu düşüncelerle ben Ramazan ayınızı bir kez daha tebrik ediyorum.
Rabbim birliğimizi daim eylesin;
Sofralarımızdan bereketi, gönüllerimizden umudu eksik etmesin diyorum.
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Sağ olun, var olun.
Allah’a emanet olun.