7 Mart 2026
Ali Babacan 7 Mart 2026
Bursa İftar
Kıymetli misafirler,
Çok değerli il başkanımız,
Kıymetli milletvekillerimiz, genel başkan yardımcılarımız, teşkilat mensuplarımız;
Bu iftar programı vesilesiyle bizlerle beraber olan;
Siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarımızın ve meslek örgütlerimizin değerli temsilcileri;
Çok değerli büyükşehir genel sekreterimiz,
Kıymetli muhtarlarımız,
Değerli basın mensupları,
Hanımefendiler, beyefendiler,
Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyor, Bursa teşkilatımızın düzenlemiş olduğu bu iftar programına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ebedî kurtuluş olan mübarek Ramazan ayınızı tebrik ediyorum.
Rabbim tuttuğumuz oruçları, ettiğimiz duaları, yaptığımız hayırları kabul eylesin inşallah.
Bugün burada, kadim şehir Bursa’da, aynı sofranın etrafında bir araya gelmenin huzurunu ve bereketini yaşıyoruz.
Aynı sofraya oturmak, aynı duaya “âmin” demek, aynı umutları paylaşmak Ramazan’ın bize hatırlattığı en kıymetli değerlerdir.
Ramazan ayı; paylaşmanın, dayanışmanın ve kardeşliğin en güçlü şekilde hissedildiği müstesna bir zaman dilimidir.
Ramazan, nefsi terbiye etmektir.
Ramazan, halden anlamaktır.
Ramazan, bir lokmayı ikiye bölüp kardeşine uzatabilmektir.
Ramazan, soframızdaki nimetin kıymetini bilmek, komşumuzun sofrasında bir eksik varsa onu tamamlamaktır.
Ama bugün, ne yazık ki Türkiye'de milyonlarca insan iftar sofrasını kurarken önce şöyle dönüp bir cebine, cüzdanına bakmak zorunda kalıyor.
Emekli hesap yapıyor. Asgari ücretli hesap yapıyor. Gençler hesabı yapıyor.
Çünkü hayat pahalı. Çünkü mutfakta yangın var. Çünkü geçim zor… Çok zor.
Bakın, rakamlar açık;
OECD verilerine göre Türkiye bugün en yüksek enflasyona sahip ülkelerden birisi.
Ne yazık ki mevcut iktidar bir türlü bu sorunu çözemedi. Olmadı. Beceremiyorlar.
Yanlışta ısrar ettiler, bedelini milyonlarca insan ödedi. Tüm millet olarak ödemeye devam ediyoruz.
Önce “Nas var” dediler, faizi indirdiler. Sonra “rasyonel politikalara dönüş” dediler faizi bindirdiler.
Ama fiyatlar durmadı.
Enflasyonun sebebi “pandemi” dediler.
Oysa pandemiden bu yana bakıyoruz dünyada ortalama gıda enflasyonu 5 yılın toplamında %40 civarında.
2020'den bu yana topla topla topla tamamı %40 dünyada ortalama. Türkiye'de kaç? %700
Pandemiden kaynaklı dedikleri enflasyon Türkiye'yi ne kadar etkilemiş? Dünyayı ne kadar etkilemiş? Rakamlar da ortada.
Peki bu aradaki fark neyin farkı?
%700 ile %40 arasındaki fark neyin farkı?
Sadece ve sadece kötü yönetimin farkı. Başka bir şey değil.
Bugün dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenebilmesi için ayda 31 bin liranın üzerinde gıda harcaması yapması gerekiyor.
Türk-İş'in açıkladığı açlık sınırı dediğimiz rakam bu.
Sadece mutfak… Sadece yemek…
Kira yok, elektrik yok, doğal gaz yok, eğitim masrafları yok, sağlık yok, ilaç yok bu rakamın içerisinde. Sadece boğazdan geçen lokma, o kadar.
Başka bir acı gerçek daha var:
Türkiye’de çocukların yaklaşık üçte biri yoksulluk riski altında büyüyorlar.
Bakıyorsunuz ilkokul, ortaokul çocuklarına bodurluk sorunu başladı. Boyları uzamıyor çocukların.
Çünkü yeterli besini, yeterli proteini alacak maddi imkânı yok ailelerin.
Yani her üç çocuktan biri hayata, ne yazık ki, adil olmayan şartlarda başlıyor.
İşte tam da bu yüzden, Ramazan bize sadece sabretmeyi söylemiyor, Ramazan bize aynı zamanda sorumluluğumuzu da hatırlatıyor.
Çünkü arkadaşlar bizim inancımızda israf yoktur.
Bizim medeniyetimizde kul hakkı yemek yoktur.
Bizim geleneğimizde adalet vardır…Hakkaniyet vardır.
Biz şuna inanıyoruz:
Hiçbir çocuk yatağa aç girmemelidir. Hiçbir anne mutfakta çaresiz kalmamalıdır. Hiçbir baba evladına karşı boynu bükük kalmamalıdır.
İnanın bu ülke fakir bir ülke değildir. Bu ülke çaresiz bir ülke de değildir.
Bu ülke bereketin yeridir. Bu millet çalışkan bir millettir.
Eksik olan pek ne?
Eksik olan adaletli bir düzen, dürüst bir yönetim, hakça, hakkaniyetli bir paylaşım.
İşte bizim davamız tam da bu:
Sofraların bereketini büyütmek, emeğin hakkını korumak, hiç kimseyi geride bırakmamak.
Çünkü biz inanıyoruz ki:
Adalet olursa bereket gelir. Güven olursa ülkeye yatırım yapılır.
Hukuk olursa, adalet olursa refah artar.
Ve o gün geldiğinde Ramazan sofraları sadece sabrın değil, aynı zamanda umudun da sofraları olur.
Ve bunu inşallah hep beraber başaracağız.
Devlet yönetiminde üç tane temel ilke var. Gerisi boş.
Bu ilkelere uyun, korkmayın.
Bir, adalet. Ülke yönetiyorsanız adaletle yöneteceksiniz.
İki, ehliyet liyakat. Yani dürüst ve ehil insanlardan oluşan kadrolarla yöneteceksiniz ülkeyi.
Üç, istişare. Herkesi dinleyeceksiniz, halden anlayacaksınız ve karar verirken doğru istişare heyetleriyle o kararı alacaksınız.
Bu üç ilkeye uyun. Korkmayın, yolunuz açık olur.
Kıymetli misafirler,
Merkez Bankası’nın açıkladığı rakamlarına şöyle bir baktığınızda ülkenin ekonomisinin gerçek tablosunun ne olduğunu aslında gayet iyi görüyoruz.
2025 yılında cari açık 10 milyar dolardan 25 milyar dolara çıkmış.
Yine 2025’te ülkenin toplam ödemeler dengesindeki finans hesabındaki açık 21 milyar dolardan 42 milyar dolara çıkmış.
Peki bu özetle ne demek biliyor musunuz? Özetle.
Türkiye dışarıya sattığından çok daha fazlasını almak zorunda artık.
Ve başka ne demek?
Türkiye'den çıkan sermaye, giren sermayeden çok daha fazla olmuş demek.
Yıllardır oluşan dengeyi tam allak bullak etmiş durumdalar.
Eskiden Türkiye yatırım çeken bir ülkeydi. Sermaye bu ülkeye gelirdi.
Şimdi tablo tam tersine dönmüş.
Bizim insanımız gitmiş başka ülkelerde yatırım yapıyor. Başka ülkelerin gençlerine istihdam imkânı sağlıyor.
Ülkemizden harıl harıl sermaye başka ülkelere kaçıyor.
Bizim yatırımcımız, bizim iş insanımız; kendi birikimini, kendi emeğini, kendi tecrübesini başka ülkelerin kalkınmasının hizmetine sunuyor.
Başka ülkelerde fabrika kuruyor. Başka ülkelerde yatırım yapıyor, üretim yapıyor. Başka ülkelerin insanlarına iş veriyor.
Peki niye? Çünkü burada o güven ortamı yok artık.
Ekonomik dengeler altüst olmuş durumda.
Hukuka güven zedelendiği için, adalet duygusu sarsıldığı için güven yok.
İnanın, Türkiye’de pek çok iş insanıyla konuşuyoruz.
Bugün Bursa'da çarşıda da sohbet ettik. Biraz önce masada da sohbet ettik, dertleştik.
Herkeste aynı endişe var.
“Acaba bir gün, sabahın altısında benim de kapım çalınır mı?”
“Acaba bir gün, benim de mal varlığıma bir gerekçeyle el konulur mu?”
“Acaba bir gün, işlerim devam ederken, şirketlerim apar topar TMSF’ye devredilir mi?”
“Daha dava bitmeden, mahkeme karar vermeden varlıklarımı başkalarına satarlar, devrederler mi?”
Böyle bir korku iklimi varsa, orada yatırım olmaz arkadaşlar. Üretim olmaz.
İnanın, bakın bugünler daha hala iyi günler. Allah beterinden saklasın.
Böyle bir savunma düzen varsa sermaye Türkiye'de durmaz.
Üstelik bakıyoruz Avrupa Birliği hızlı bir şekilde gitti, Güney Amerika ülkeleriyle serbest ticaret anlaşması yaptı. Gitti Hindistan'la serbest ticaret anlaşması yaptı.
Bizim en büyük ihracat pazarımıza başka ülkelerin kapılarını sonuna kadar açıldı.
Birkaç senede Allah korusun elimizdekinden de olabiliriz.
Sorun büyük, sıkıntı büyük.
Biz şunu diyoruz:
Bakın, şeffaflık olmadan, fırsat eşitliği olmadan bu ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz.
Ne kadar adalet, o kadar ekonomi.
Ne kadar hukuk, o kadar yatırım.
Ne kadar güven, o kadar refah.
Hesap basit.
Bu ülkenin ekonomisi ancak hukukla, adaletle düzelir.
Fırsat eşitliğiyle, şeffaflıkla düzelir.
Ve bu ülke ancak ehliyetli, liyakatli kadrolarla, dürüst kadrolarla yeniden ayağa kalkar.
Evet arkadaşlar,
İşte biz bütün bunları gördüğümüz için yola çıktık.
Bu tabloyu değiştirmek için yola çıktık.
Bu ülkenin yeniden güven veren bir kadroyla yönetilmesi için yola çıktık.
Tam 6 yıl önce büyük bir sorumluluk duygusuyla DEVA Partisini kurduk.
Kolay bir yol değildi. Ama doğru olduğuna inandığımız bir yolda yürüyoruz.
6 yıldır sabırla, 6 yıldır kararlılıkla, 6 yıldır sağlam adımlarla ilerliyoruz.
Türkiye’nin dört bir yanında vatandaşlarımızı dinliyoruz.
Sorunları yerinde görüyoruz. Ve çözüm için çalışıyoruz.
Çünkü biz şuna inanıyoruz:
Türkiye çaresiz değildir. Bu millet yalnız değildir.
Bu ülkenin güçlü insan kaynağı vardır. Bu ülkenin üretim gücü vardır, aklı vardır, birikimi vardır.
Yeter ki doğru yönetilsin. Yeter ki adalet olsun. Yeter ki dürüst ve ehil kadrolarla yönetilsin.
İşte buradayız.
Türkiye için buradayız. Gençlerimiz için buradayız. Emeklilerimiz için buradayız.
Üreten, çalışan, alın teriyle, bileğinin gücüyle, hakkıyla çalışan, helal lokma peşinde olan herkes için buradayız.
Bizde umutsuzluk yok. Çaresizlik yok. GERİ ADIM YOK.
Çünkü buradayız, bir aradayız.
Allah’ın izniyle, hep birlikte; bu güzel ülkeyi yeniden umutla, yeniden bereketle, yeniden refahla buluşturacağız.
Kıymetli misafirlerimiz,
Gerçekten dört yanımızda yaşanan savaşlar ülkemizi de etkiliyor.
Dünyanın gözünü kapattığı, gündemlerin arasına sıkıştırıp unutturmaya çalıştığı büyük bir acı hâlâ devam ediyor.
Evet, Gazze’den yükselen o feryadı hatırlatmak istiyorum.
Gazze’de masum siviller ağır bedeller ödemeye devam ediyor.
Anneler evlatsız, evlatlar annesiz kaldı.
Şehirler yıkıldı, hastaneler hedef alındı.
Ve bütün bunlar olurken, dünya çoğu zaman sustu.
Ateşkesin ilanından bugüne hayatını kaybedenlerin sayısı 600’ü geçti.
70 bin insan savaşta öldü. “Ateşkes” dediler fakat durmak bilmeyen zulüm karşısında 600 insan daha hayatını kaybetti.
Bu Gazze meselesi özellikle şu andaki yoğun gündemde aralara sıkıştırılıyor, unutuluyor ama hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamak lazım.
Mesele sadece Gazze'de değil, Batı Şeria'da da zulüm sürekli artıyor.
İsrail devleti sürekli insanların evlerine, mallarına göz koyuyor, topraklarından ediyor.
Bununla da kalmadı.
Ateş gittikçe genişliyor.
İsrail, Amerika Birleşik Devletleri'ni de yanına alarak İran'a saldırdı.
Bu saldırı hukuksuzdur, Birleşmiş Milletler şartına aykırıdır.
Savaşın bile hukuku vardır.
Müzakere süreçleri devam ederken savaş diline başvurmak, bölgesel istikrarı doğrudan tehdit etmektedir.
Geçmiş tecrübelerimiz çok açık:
Dış müdahalelerle demokrasi inşa edilemez; savaş yalnızca kaosu derinleştirir.
Biz açık ve net söylüyoruz: İran’a karşı başlatılan bu saldırıları şiddetle kınıyoruz.
Ancak sonrasında İran'ın Körfez'deki pek çok ülkeyi hedef almasını da doğru bulmadığımızı söylüyoruz.
Bölgeyi ateşe atacak, daha fazla masum insanın ölümüne yol açacak hesapların karşısında durmak zorundayız.
Türkiye’nin yeri; diplomasinin, sağduyunun ve uluslararası hukukun yanıdır.
Hem krizleri önlemede hem de diplomasi kanallarını işletmede aktif ve hazırlıklı olmak zorundayız.
Ama şunu ekleyelim.
Sosyal medyada birileri şimdiden Türkiye’ye parmak sallamaya başlamış.
“Bir sonraki hedef Türkiye” diyorlar.
Bunlar hâlâ anlamadılar…
Ben şimdi onlara sesleniyorum:
Siz Türkiye Cumhuriyeti'ni ne sanıyorsunuz Allah aşkına ya?
Sakın ola bizi başkalarıyla karıştırmayın.
Sakın ha gücümüzü test etmeye falan kalkmayın.
Biz yolumuzu sağduyu ve diplomasiyle çizeriz ama, mesele vatansa, vatan topraklarıysa gereğini yapmaktan da çekinmeyiz.
Öte yandan, şunu çok iyi biliyoruz ki gerçek barış, güç kullanmakla değil; uluslararası hukukla, diplomasiyle ve sağduyu ile mümkündür.
Askeri gücün zirvede olduğu an, caydırıcı güç olarak kullandığınız andır.
Caydırıcı gücünüz olacak ama sorunları diplomasiyle çözmeye çalışacaksınız.
Barışçıl yollarla çözmeye çalışacaksınız.
Türkiye, hem kendi topraklarında, hem de bölgesinde bu yaklaşımı kararlılıkla sürdürmek zorundadır.
Unutmayalım: İnsanlık onuru, vicdan ve adalet bunu gerektirir.
Her bir çocuk, her bir hayat bizim sorumluluğumuzdadır.
Ben tekrar tüm bu duygu ve düşüncelerle bir kez daha ramazan ayınızı tebrik ediyorum.
Rabbim birliğimizi daim eylesin;
Sofralarımızdan bereketi, gönüllerimizden umudu eksik etmesin diyorum.
Hepinizi tekrar saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Allah'a emanet olun. Sağ olun, var olun.