Ali Babacan, gazeteci Hasan Basri Akdemir’in YouTube yayınında
Hasan Basri Akdemir: Kıymetli izleyenler, hayırlı akşamlar. Bugün, Youtube kanalımızın ilk canlı yayınını yapıyoruz. DEVA Partisi Genel Merkezindeyiz. DEVA Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan'ın misafiriyiz. Efendim teşekkür ediyoruz bizi ağırladığınız için.
Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum. İstanbul'dan sizi buraya yorduk. Çok memnun olduk burada gördüğümüze, genel merkezimizde. Hoş geldiniz.
Hasan Basri Akdemir: Çok teşekkür ediyorum. Burası YouTube, televizyondaki mülakatlarımız gibi olmayacak. Ben şimdi kameraya döneceğim ve Ali Babacan da buradayken, hazır canlı yayındayken kanalı beğenmenizi, yayını beğenmenizi, abone olmanızı, yorumlarla programımıza katkıda bulunmanızı, yorumları buradan takip edeceğim. Sorularınızı sormaya gayret edeceğim. Rica ediyorum. DEVA Partisi teşkilatlarını özellikle programa ilgili ve kanala abone olacaklarını tahmin ediyorum.
Ali Babacan: Olumlu yorumları Hasan Basri Bey'e, olumsuzları bize ayrıca bildirin. Bizim ticarette vardır biliyorsunuz. Bazı dükkanları asarlar, derler ki; “Olumlu gördüklerinizi bize, şikayetlerinizi başkalarına söylemeyin. Şikayetlerinizi bize söyleyin, olumlu itibarlarınızı başkasına söyleyin” diye. Bazı ticarethanelerde ya da bizim Çıkrıkçılar Yokuşu’nun kültüründe de odur yani. Mutlaka yazılır.
Hasan Basri Akdemir: Bugün biraz sizin tecrübelerinizi de soracağım. Yani siyasete ve özellikle devlet görevine ne kadar aktardınız? Mesela ticarette, ailede, geçmişte yaşadıklarınızı. Ama şimdi aslında izleyicilerimize şunu açıkça söyleyebilirim. Bugün biraz özgürlükler konuşarak başlayalım. Birkaç gün sonra 28 Şubat. “28 Şubat'ın ne olduğunu konuşalım” diye. Bugün de siz grup konuşmanızda rahmetli Necmettin Erbakan'a ve 28 Şubat'a değindiniz. 28 Şubat bin yıl sürecek diyenlere ve o iklimle bugünün benzer yanlarına değindiniz. Bunu konuşarak başlayacaktım. Ama Cumhurbaşkanı Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan öyle bir cümle etti ki, Özgür Özel'e yönelik, CHP Genel Başkanı'na yönelik. Onu sorarak bu konuya girmeyi uygun görüyorum. Çünkü biraz benzer yanları var. Sayın Cumhurbaşkanı Özgür Özel'e, CHP Genel Başkanı'na yönelik demiş ki; “Sayın Özel başkomutan olarak sana sesleniyorum; ayaklarını denk al, denk almazsan da biz getirmesini biliriz. Ordumun komuta kademesine laf atma yetkisi ve hakkı sende değildir. Haddini bileceksin”demiş. Askeri vesayeti ortadan kaldıran lider Sayın Erdoğan. Bu yoğun bir AK Parti propagandası aynı zamanda. Siz bu cümleleri görünce, duyunca neler hissettiniz?
Ali Babacan: İktidarla ana muhalefet arasındaki bir polemik. Biz burada tabii izleyeceğiz aslında. Ama belki genel prensiplerden yola çıkacak olursak. Gerçek demokrasilerde ordu seçilmiş sivil iktidarın emrindedir. Yani ordu seçilmiş sivil iktidara itaat eder. Olması gereken budur. İleri demokrasilerin hepsinde sistem böyledir. Ancak Türkiye maalesef darbelerle, yarı darbelerle, darbe teşebbüsleriyle, muhtıralarla ya da e-darbe biliyorsunuz, 28 Nisan e-darbe vardı. Maalesef yakın tarihimiz bunlarla dolu. En sonunda da biliyorsunuz 15 Temmuz 2016'da gerçekten hain bir darbe teşebbüsü oldu. Başarısızlıkla sonuçlandı. Ama nereden bakarsak bakalım, Türkiye'de orduyla siyasetin ilişkisi hep önemli olmuştur, gündemli olmuştur. Aslında şu andaki hükûmeti pek çok yönden belki eleştirebiliriz. Pek çok yanlışından bahsedebiliriz ama öyle bir noktadan sordunuz ki bana; bu son dönemde Genelkurmay Başkanlığı’nın Cumhurbaşkanı'na bağlı olması, tek tek kuvvet komutanlarının ayrı ayrı Cumhurbaşkanı'na bağlı olması ve sivil inisiyatifin direktifleri doğrultusunda silahlı kuvvetlerin hareket etmesi önemli bir ilerlemedir. Yani bunu böyle kabul etmek lazım.
Hasan Basri Akdemir: 15 Temmuz sonrası kurulan düzenden bahsediyorsunuz.
Ali Babacan: 15 Temmuz sonrasında yeni anayasayla beraber ve yeni ilişki setiyle beraber yani sadece o pencereden baktığımızda, dar bir pencereden baktığımızda doğrudur. Hatta bir önceki Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı olarak görevlendirmesi de doğrudur. Diyeceksiniz ki; “DEVA Partisi'nin genel merkezindeyiz, muhalefet partisindeyiz ama niye bunları böyle söylüyorsunuz?” Çünkü biz doğruya doğru demek zorundayız. Yanlışları da kıyasıya eleştiririz. Ama yanlışlarının da doğrusunun ne olması gerektiğini de hep söyleriz. Dolayısıyla bu sivil iktidarla silahlı kuvvetler arasındaki bu emir komuta sistemi şu anda doğru bir yere oturmuş durumda. Ama eksik nerede? Eksik bu sivil iktidarın güçler ayrımını yok sayarcasına, denge kontrol mekanizmalardan uzak bir şekilde gittikçe merkezi ve tek bir kişinin dağarcıyla karar verdiği bir mekanizma haline dönmesinde. Yani iktidarla silahlı kuvvetler arasındaki ilişkinin teorik altyapısı şu anda doğrudur ama iktidarın ülkeyi yönetme tarzı, gittikçe artan baskı iklimi, muhalefet üzerinde, medya üzerinde, sivil toplum üzerinde, sanat dünyası üzerinde, iş dünyası üzerinde gittikçe arttırdığı baskı, bu yanlıştır. Burada mesele tabii bu kuvvet komutanlarıyla ilgili ifadelerden yola çıktı. Sayın Erdoğan'ın “Ben başkomutanım” demesinden ortaya çıktı. Yani ben iki ayrı pencereden baktığımda, dediğim gibi şu andaki orduyla, silahlı kuvvetlerle hükûmetin teorik ilişki yapısının doğru bir çerçeveye nihayet oturduğunu düşünüyorum ki yani hem yakın tarihimizde hatta Cumhuriyet tarihinde önemli bir aşamadır bu. Ama o sivil iktidarın mutlaka istişareyle ülkeyi yönetmesi lazım. Adaletle yönetmesi lazım. Dış güvenlik konularında karar alırken de istişareyle yönetmesi lazım. Yani silahlı kuvvetlerimiz içerisindeki o teknik birikimden, tecrübeden istifade etmesi lazım. Yoksa “Ben istiyorum oldu, ben başkomutanım kardeşim, şunu yapın” diye böyle gelişigüzel talimatlarla da bu işin yürütülmemesi lazım. Hem Dışişleri Bakanlığı'nın teknik birikimi hem silahlı kuvvetlerin teknik birikimi, bu istihbaratın teknik birikimi ve bütün bu teknik birikimle oluşturulan istişare mekanizmaları ve nihayet talimatın sıhhatli bir istişare mekanizmasından sonra gelmesi, işin aslı bu. Bu kısmı ne kadar sıhhatli yürüyor bilmiyorum. Zaman içerisinde bunların hepsi ortaya çıkıyor. Günü geldiğinde hepsini anlarız. Ne kadar istişare oldu mu olmadı mı? Son on yıldır verilen hangi talimatlar gerçekten Cumhurbaşkanı'nın inadıyla, ısrarıyla verildi? Ya da hangi talimatlar bir bütünlük içerisinde kurumlarla istişare edilerek verildi? Bu bir süre sonra ortaya çıkıyor. İlelebet gizli kalmıyor bu işler.
Hasan Basri Akdemir: Ekonomiden daha çok istişare yapıldığı belli diyebiliriz herhalde. Dışarıdan bir gözle baktığımız zaman. Yani yargı, hukuk, ekonomi... Başka alanlara geldiğimiz zaman aslında koyduğunuz şerhle ilgili daha çok söyleyecek şeyleriniz var. Ama sivil-asker ilişkileri bağlamında baktığınız zaman teknik olarak doğru bir şey ortaya konduğunu düşünüyorsunuz.
Ali Babacan: Kesinlikle. Hatta şey de akıllıcadır, bir önceki Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı olarak atanması. Öyle siyaset profili var ki; dönem dönem yaşadık, diğer bakanlıkların başına öyle insanlar atandı ki. Felaket yani. Kurumlarla kavga ettiler, kendi emri altındaki kurumları kendi şahsi çıkarları için kullandılar. Dolayısıyla Silahlı Kuvvetler'in kültüründen gelen birisinin Milli Savunma Bakanı olması doğrudur. Şu andaki Yaşar Paşa'nın yine Milli Savunma Bakanı olması doğru bir modeldir. Çünkü içlerinden gelen ama artık sivil kimliği olan ve kabinede yer alan bir insanın Milli Savunma Bakanı olması, iyi bir model, iyi bir geçiş modeli. Günün birinde belki siyasette de çok daha kaliteli, çok daha donanımlı bir kadro olur da, dersiniz ki;“Tamam sen bu konuyu gerçekten iyi bilen birisin, hadi sen Milli Savunma Bakanlığı yap, çünkü bu işin gerçekten uzmanısın.” Ama şu andaki AK Parti kadrolarında öyle bir profil yok yani. Bulup çıkarmazlar. Çıkarsalar bile rezil eder yani. Uzun da sürmez. Allah korusun memleketin başına da ciddi sıkıntılara girebilir o yüzden.
Hasan Basri Akdemir: Tabii bir ana muhalefet partisi lideriyle arasındaki atışma olarak bakabilirsiniz ama askerleri, kuvvet komutanlarını ana muhalefet partisi liderine karşı bu üslupla korumasına nasıl bakıyorsunuz Cumhurbaşkanını?
Ali Babacan: Şimdi o şöyle düşünüyor; “Ben başkomutanım onlar da benim komutanlarım. Benim komutanlarıma laf ediyorsun. Ben de komutanlarımı korurum”.
Hasan Basri Akdemir: Aslında bu da sağlıklı görünüyor.
Ali Babacan: Yani yine teorik açıdan baktığımızda sorun yok. Ama tabii konunun özü ne? Yani konunun özü o 5 teğmenin, genç teğmenin, yeni mezun olan teğmenin ihracı değil mi aslında? Problemin kaynağı bu, yani polemiğin kaynağı bu. Yani o konuda da biz yine ilkesel bir tutum aldık. Dedik “Silahlı kuvvetlerde disiplin esastır.” Yani disiplinden taviz diye bir şey olmaz, disiplinsiz bir ordu düşünemez, disiplin esastır. Ama bu genç subayların yaptığı gerçekten ihraç cezasını hak edecek bir iş midir değil midir? Bize göre orantısız bir cezadır. Yani ceza orantısız olmuştur.
Hasan Basri Akdemir: Peki, özgürlükleri çok konuşuyoruz. İşte bir siyasi parti lideri Ümit Özdağ cezaevinde. Aslına bakarsanız Selahattin Demirtaş'tan da alabiliriz, o da bir siyasi parti lideriydi cezaevine girdiğinde. İşte gazeteci Suat Toktaş cezaevinde. Sanat dünyasından, daha doğrusu menajerlik dünyasından bir isim var, farklı bir şekilde değerlendiriliyor Gezi Parkı ile. Birçok yargı sürecini yaşıyoruz. Tam da 28 Şubat haftasındayız. Şubat'ın son haftasında aslında yakın tarihimizin yargı, medya, iş dünyası vs. topyekûn bir biçimde bir sivil iktidarın tepesine çöktüğü bir süreçten bahsediyoruz 28 Şubat'ta. Şimdi 28 Şubat dönemi değil belki halanız Hatice Hanım'ın verdiği başörtüsü mücadelesi. Ama halanız Hatice Hanım, 28 Şubat'ta başörtüsü mücadelesi verenlerin gözünü diktiği, örnek aldığı insandı ve çokça ismi geçiyordu. Afiyettedir inşallah, çok bilgim yok Hatice Hanım hakkında. Ama kardeşlerimiz de bu sıkıntıları yaşadı, belki sizler de 28 Şubat'ta sıkıntılar yaşadınız. Biraz 28 Şubat konuşalım, bugüne öyle gelelim istiyorum.
Ali Babacan: Biz aslında başörtüsüyle ilgili sıkıntıları kendi ailemizde iki ayrı nesilde yaşadık. İlk sorun yaşayan nesil halamların nesli yani babamların, halamların nesli. Evet, Hatice Babacan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden başörtüsüyle derslere girmekte ısrarlı olduğu için ihraç edildi. Fakat hemen ortam biraz değişti. Bir sonraki sene aynı üniversiteden bir başka fakültesinden bir başka bölümden mezun oldu. Ama başörtüsünü çıkartmadı. Başörtüsüyle mezun oldu. Onun bir küçük halam Ankara İlahiyat'tan başörtülü olarak okudu ve mezun oldu, hiç sorun yaşanmadı. Yani bu sadece böyle bir zaman dilimi içerisinde yıl yıl bile değişiyor, inişli çıkışlı bir konu maalesef bu. Hukuk yoksa, hukukun üstünlüğü kavramı bu ülkede yoksa maalesef o anda gücü elinde tutanların insiyatifine kalan bir iş oluyor bu. Gelelim benim kız kardeşlerimin nesline, benim büyük kız kardeşim Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin bilgisayar mühendisliği bölümü mezunu. Onun döneminde son yıllarda biraz böyle sorunlar olmaya başlamıştı ama nihayetinde zamanında mezun olduve problemsiz bir şekilde iş hayatına başladı. Bir yaş küçük kız kardeşim, o da yine Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin gıda mühendisliği bölümünde. Bir yıl sonra okula başladı. Fakat onun süreci çok daha zor oldu. Önce bir hafta okuldan uzaklaştırdılar, sonra bir ay uzaklaştırdılar. Arkasından da bir dönem okuldan uzaklaştırdılar. Ve hukuk diyorum ya, uzaklaştırma sebebi olarak ne yazdılar biliyor musunuz bütün belgelere? Ders, araç ve gereçlerine zarar vermek. Yani ODTÜ’de mühendislik fakültesinde okuyan bir kız öğrenci, okul araç ve gereçlerine zarar verdiği için ihraç ediliyor görünüyor kağıt üzerinde. Çünkü daha doğrusu dönem yasağı artık. Yani ihraç derken okuldan uzaklaşmalı. Tamamen o ihraç edilmedi okuldan. Bir dönem uzatmalı da olsa, ODTÜ’yü bitirdi, gerçek bir diplomayla mezun oldu, sorun yok yani. Diploma tartışması var, ona girmeyelim ayrı bir mesele.
Hasan Basri Akdemir: Siz beni şimdi bir şey yapıyorsunuz burada. Hemen atlarım ben oraya, lütfen. Biz diplomaya sonra girelim, lütfen.
Ali Babacan: Şimdi, dolayısıyla biz ailede iki kuşakta yaşadık bunu. Tabii zor aile içinde ve gerçek örneklerle yaşadığın zaman zor. Hani dışarıdan bakan izleyen, sadece medyadan, televizyondan izleyen, “Ya ne olacak ki kardeşim işte bak başörtülü gitmiş” gibi. Böyle düşünebilir ama öyle değil. Yani inancının gereği olarak başörtüsü kullanan, başını örten bir kadının bunu zorla açması istenmesi ya da “Eğer böyleysen şunu yapamazsın, bunu yapamazsın” denmesi temel insan haklarına aykırı bir durum. Bakın o dönemde bizim ailece siyasette hiçbir ilgimiz yok. Benim halamın kuşağında da siyasette bir ilgimiz yok. Benim kız kardeşlerimin okulda yaşadıkları sorunlar döneminde de bizim siyasetle ilgimiz yok. Yani bazıları diyor ki; “Bu işte bir siyaset mi, siyasi sembol” falan, değil. Benim Hatice halamın, Hatice Babacan’ın verdiği de bir hak mücadelesiydi, benim kız kardeşlerimin verdiği de bir hak mücadelesiydi. O kadar. Temel insan hakkı. 28 Şubat süreci tabii sadece başörtüsü meselesi değil ama aynı zamanda bir dünya görüşüne sahip bir kitleyi iş dünyasıyla, sanat camiasıyla, siyasetiyle, her şeyiyle dışlayan ve tüm sistemden uzak tutan haklarını sınırlayan bir dönemdi. Öyle bir düzendi. Ve rahmetli Erbakan Hoca tabii bunun en büyük açısını sıkıntısı çeken insanlardan birisi oldu ama direndi, dik durdu. Yapabildiğini yaptı. Tabii her türlü devlet gücü elinde değil. Ama durabildiği kadar dik durdu. Onun için bugün hep hayırla yad ediliyor. Tevafuk 27 Şubat'ta vefat etti. Şimdi her sene 27 Şubat'ta Necmettin Erbakan Hoca'nın ölüm yıl dönümü anma etkinlikleri, 28 Şubat'ta da hemen arkasından, “Bu ne kötü bir şeydi, 1000 yıl devam edecek dediler, devam etmedi. Olmadı. Çünkü hak er ya da geç yerini buluyor.” Kimsenin yanına kalmıyor. Hep haktan yana durmak gerekiyor, haktan yana. Haktan yana durduğunuzda işiniz sağlam. Başınız ağrımaz, hiçbir zaman yüzünüz yere bakmaz. Ama güçten yana durduğunuzda gün gelir yüzünüz yere bakar. Bu söylediğim şu andaki iktidara da aynı zamanda. Bugünkü biliyorsunuz grup konuşmamda, 2015 yılında bir televizyon programında söylediklerimi şöyle bir dakika kısaca gösterdim. Yıl 2015 AK Parti'nin kuruluşundan 14 yıl sonra. Diyorum ki; “AK Parti vesayete, yasaklara, yolsuzluklara, yoksulluğa bir isyan olarak ortaya çıkmış bir harekettir. 2001'de AK Parti'nin kurulduğu dönemin ruhu budur. 14 yıl sonra dönüp dolaşıp AK Parti kendisi kurulu düzen haline gelemez. AK Parti'nin kendisi vesayeti destekleyen ya da vesayet odaklarından yararlanan bir kurum olamaz.” Olmamalı diyorum yani. Sinyalleri gördüğümde bundan 10 sene önce uyarılarımı yapıyorum. Bazen böyle kapalı ortamlarda uyarırsınızama ben çıkmışım canlı yayınlarda söylüyorum. Ben AK Parti'deyim o zaman. AK Parti'nin en çok bilinen, tanınan birkaç isminden biriyim. Sadece içeride değil dışarıda uyarıyorum; “Yanlış yere gidiyoruz, böyle bir şey olamaz” diyorum. Güç yoğunlaştıkça bu gücü, gücü olmayanların üzerinde kullanmak ya da “Benim gücüm var kardeşim istediğimi yaparım” demek diyebilmek gerçekten son derece tehlikeli bir durum. “Güç zehirlenmesi”dediğimiz olay da budur. Gücü kullanmanın insanları bozması, bu insanın yaratılışında var. Yani insana böyle çok güç verdiğinizde bir şekilde devlet gücü eline geçtiğinde bunu uzun süre kullanmak bir hastalığa sebep oluyor. Bir güç zehirlenmesine sebep oluyor. Bunun için biz AK Parti'yi kurarken tüzüğünde “Üç dönem” dedik. Ve Sayın Erdoğan’ın üç dönemi 2014 yılında doldu. Ama “Bırakmadım, bırakmayacağım, bırakmıyorum” dedi. Ben de bunları ne zaman söylüyorum? 2015'te söylüyorum. Yani üç dönem kuralına uyulsa, bir tatlı dönüşüm olsa, kurallar işlese, ilkeler işlese ama insan kaynağında makul bir dönüşüm yaşasak, şu anda Türkiye bu duruma düşmeyecekti, ben açık söylüyorum. Şu anda bunları yaşamazdık biz Türkiye'de. İlkeler, kurallar işlerdi, insan kaynağında tatlı bir dönüşüm olurdu ve Türkiye şu anda 25 bin doların üzerinde milli gelir sahip bir ülke olurdu. Bu kadar basit yani.
Hasan Basri Akdemir: Bugün Sayın Cumhurbaşkanı'nın doğum günü.
Ali Babacan: Evet.
Hasan Basri Akdemir: Bilmiyorum doğum gününü kutladınız mı kutlamadınız mı ama kendisi demiş ki, “Milletin takdiriyle geldiğimiz bu koltuklarda ebediyen oturacak değiliz. Emri hak vaki bulduğumda kara toprağa döneceğiz” demiş Sayın Cumhurbaşkanı. Şimdi ama “güç yoğunlaşması” dediniz ya, gücün yoğunlaştığı dönem. “Bir şeyler gördüm ve söylemeye başladım.” O gücün yoğunlaşması da kolay olmadı. Yani siz 3 Kasım 2002'de iktidara geldiğinizde Sayın Erdoğan seçilemedi mesela, siyasi yasaklıydı. Sonradan Siirt seçimleriyle tekrar seçildi, başbakan oldu. Yani Sayın Erdoğan sıkıntılar çekti. Sayın Abdullah Gül sıkıntılar çekti. Sizler ekonomi...
Ali Babacan: 367 Kararı değil mi, evet.
Hasan Basri Akdemir: Yani o sıkıntıları konuşalım. Hatta sadece sizler sıkıntı çekmediniz. Emine Hanım sıkıntı çekti, Hayrünnisa Hanım sıkıntı çekti. Zeynep Hanım sıkıntı çekti. Yani o devlet törenlerinde ne gibi sıkıntılar oldu? 28 Şubat süreci hemen bitmedi.
Ali Babacan: Bazı resmi kuruluşların binalarına başörtüsüyle girmek yasaktı. Yani askeri tesislere biliyorsunuz, askeri hastanelere hatta başörtüsüyle girme yasağı vardı. Yani oralar kamusal alandır. Yani düşünün ki, bir teğmen, mezuniyet töreni, annesi başörtülü giremiyor, töreni izleyemiyor. Yani AK Parti iktidarı devraldığında Türkiye böyle bir Türkiye'ydi. Yani unutuyoruz ama böyle bir Türkiye'ydi. Böyle bir Türkiye'de tabii ki isyan olur. Tabii ki o isyanın beslediği bir siyasi hareket başarılı olur. Yani yasaklara karşı bir isyan, halkın da desteğiyle başarılı oldu ama dönüp dolaşıp uzun süre iktidarda kaldıktan sonra yasakları koyan, yolsuzluklarla mücadele etmeyen ve milyonlarca insanı yoksullaştıran bir iktidar haline gelme de maalesef yine Sayın Erdoğan'ın eliyle oldu. Onun döneminde oldu. Bunun için de soruyorlar ki niye Türkiye bu hale düştü? Çok basit, diyorum. Yani güç yozlaştırıyor, mutlak güç mutlaka yozlaştırıyor. Ülkeyi yönetme gücünü elinde bulunduranların mutlaka süreyle, hukukla sınırlı çalışması gerekiyor. Süre sınırlı olacak, artı hukuk sınırlı olacak. “Ben seçildim 50+1 cebime koydum. Hukuk falan dinlemem arkadaş. Anayasa mahkemesi kim? Anayasa kim ya? Anayasa dediğiniz 50+1’lik bir kağıt parçası değil mi? Ben kendime 50+1’im. Dolayısıyla onu dinlemem…” İşte bu güç zehirlenmesi. Demokrasi tabii seçimlerle kutsaldır. Demokrasinin kutsalı sandıktır. Ama demokrasiyi sadece “Sandıktan çıktım, aklıma geleni yaparım” gibi bir yönetim sistemi olarak da kimse düşünemez, böyle sunamaz yani. Demokrasi hukukla beraber değerlidir. Hukuk da zaten demokratik çerçevede Meclis’in yani yasa koyucunun çalışmalarıyla ortaya konan bir kural çerçevesidir. Yani yine halkın seçtiği milletvekilleri yasa çıkarır, kural koyar ama yürütme organındaki insanlar Cumhurbaşkanı olsun bakan olsun, başbakanı eski sistemde neyse bunların hepsi hukuk çerçevesinde işini yapar. Hukuk yoksa kaos vardır. Hukuk yoksa fakirlik vardır, yoksulluk vardır. Hukuk yoksa zulüm vardır. Şu anda Türkiye'nin yaşadığı budur. Yani diyor ki Sayın Cumhurbaşkanı'nın ifadeleri, “Anayasa Mahkemesi’nin kararına, alt mahkeme uymayabilir”diyor. Halbuki Anayasa’nın açık hükmü var, öyle bir şey yok, uyacak yani, herkes uyacak.
Hasan Basri Akdemir: Şu Yargıtay tartışması.
Ali Babacan: Evet. Ya da bir başka zaman diyor ki; “Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymuyorum, saygı duymuyorum” diyor. Kendi ifadesidir bunlar, bakın. E o zaman niye yeni Anayasa’dan bahsediyor şu anda Sayın Erdoğan? “Yeni Anayasa” deyip duruyor değil mi? Yeni anayasa, yeni anayasa... Daha tek bir madde ortaya koyabilmiş değil. Kaç yıldır, “Yeni Anayasa, Yeni Anayasa.” Peki muradın nedir ya bir söyle, anlayalım. Söylemiyor. Biz de şüpheleniyoruz tabii. Herhalde “Yeni anayasa, yeni anayasa” dedi… Biraz önce okuduğunuz ifadeleri ben sizden duydum bugün. Basını takip edemedim çünkü gün boyu. Yani eğer o ifadeler doğruysa yani diyor ki; “Ben ömrüm yettiği sürece koltuğumu bırakmayacağım” diyor. Ben o ifadeleri öyle okuyorum. Onu bir daha okuyabilir misiniz? Bir zahmet. Yani... Çünkü ben basından takip etmedim. Şimdi sizden duydum ama o ifadeler...
Hasan Basri Akdemir: Öyle yorumlandı.
Ali Babacan: Öyle yorumlandı.
Hasan Basri Akdemir: Milletin takdiriyle geldiğimiz bu koltuklarda ebediyen oturacak değiliz.
Ali Babacan: “Ebediyen” demek “sonsuz” demek. Yani “sonsuza kadar oturmayacağım” diyor.
Hasan Basri Akdemir: Emr-i Hak vaki olduğunda kara toprağa döneceğiz. Yani seçimle kaybedeceğiz gibi ya da bırakıp emekli olacağız gibi bir şey yok.
Ali Babacan: Yok. Bunu videodan tam izlemek lazım. Ama dediğiniz gibi ise bu o demek. Biz onun için şüpheleniyoruz. Diyoruz ki; “Yeni Anayasa” deyip durmasının aslında tek bir sebebi var. Süre sınırını kaldırmak. Böyle bir dönem daha falan filan değil, süre sınırını kaldırmak, bir. İkincisi de ya 50+1 değil de 40+1ile belki 35+1 bir ile de yeniden seçilmek. Somut bir şekilde ortaya koymadığı sürece maddeleri bizim böyle bir şüphemiz var. Eğer “yok böyle bir şey” diyorsa taslak maddeleri de görürüz yani.
Hasan Basri Akdemir: Maddeler gelecektir, çünkü anayasa hukukçuları transfer ediyor sayın Cumhurbaşkanı. Yani Serap Hoca'yı vesaire transfer etti. Herhalde maddeler gelecek. O yüzden Serap Hoca transfer edildi diye düşünüyorum.
Ali Babacan: Şimdi Serap Hanım'ın da içinde bulunduğu komisyonun oluşturduğu bir anayasa taslağı var, 84maddelik. Üstelik kodifikasyon da tamamlanmış, şu anda yanımda yok ama yani eski madde, yeni madde gerekçe Anayasa Komisyonu’na hemen yarın sabah sunulup bir teklif halinde hemen süreci başlatabileceği bir çalışma var. Yani Serap Hoca'nın da onun altında imzası var. Aslında Serap Hoca'nın çalışması belli. Ama şimdi AK Parti'den nasıl bir çalışma gelecek merakla bekliyorum ben.
Hasan Basri Akdemir: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de imzası vardı.
Ali Babacan: Var. Yani şimdi AK Parti'den nasıl bir sistem... Çünkü hiçbir şey söylemiyorlar bakın. Biz dedik ki; “Parlamenter Sistem” dedik. Parlamenter Sistem ve Parlamenter Sistem’den muradımızın ne olduğunu DEVA Partisi olarak, yazılı olarak hazırladık. Madde madde hazırladık. 115 maddelik anayasa değişiklik paketimizvar, bizim DEVA'nın. Ayrıca partilerin ortak bir çalışması var. Orada da 84 madde var. Biz “Anayasa” diyoruz ama muradımızın ne olduğunu yazıyoruz. Sayın Erdoğan “Anayasa” diyor onun yanına tek bir kelime tek bir cümle eklemiyor. Ne demek istiyorsun yani? Yeni Anayasa’dan kastın ne? Ne istiyorsun? Şu andaki Anayasa’nın nesini beğenmiyorsun? Yerine ne getirmek istiyorsun? Hiçbir şey söylemiyor. Dikkat edin, hiçbir şey söylemiyor. Ve bu bizi şüphelendiriyor açıkçası. Bir şey getirirlerse görürüz ne getireceklerini.
Hasan Basri Akdemir: Şimdi bazı sözleriniz tartışma konusu oluyor zaman zaman. Mesela onlardan biri Savunma Sanayii ile ilgili beyanınızdı. Geçtiğimiz, genel seçim dönemindeki... Çok tepki almıştı iktidar çevrelerinden. Ama ben şunu sormak istiyorum. Ali Babacan kendini yanlış mı anlatıyor yoksa yanlış mı anlaşılıyor yoksa bizzat Baykar teknolojiyle ilgili olumsuz mu düşünüyor?
Ali Babacan: Şimdi bu konu, yani savunma sanayi ve İHA-SİHA meselesi ne zaman gündeme geldi? Ne zaman yandaş basın, yani iktidarı destekleyen basın bu işi büyüttü? Takvime bakalım, seçimlere dört ay kala. Kampanya döneminde. Aynı kampanya döneminde unutmayalım Sayın Erdoğan miting meydanlarında montaj videolar gösteriyordu. Ya bir ülkenin Cumhurbaşkanı'na yakışır mı? Bilgisayarda üretilmiş montaj videolar. Hatırlayalım o videoları. Tamamen seçimin sonucunu etkilemeye yönelik bir karalama, muhalefetin tamamını karalama, tabii asıl korktuğu biziz ya, asıl korktuğu Ali Babacan ya, söz geçirmiyor, bir türlü biat etmiyor ya, Ali Babacan hep sağlam durduğu yerde duruyor ya... Dolayısıyla biz bunu nasıl yıpratırız, ne yaparız? Tamamen odur. Benim orada söylediğim, konuştuğum çok açık. Kaç kere söyledim, ben Dışişleri Bakanı'yken ilk Kandil operasyonlarını yaptığımızda kendi İHA'mız, SİHA'mız olmadığı için başka ülkelerin İHA'sına, SİHA'sına bağlı olarak o operasyonları yaptığımız için ne kadar zorluk çektiğimizi ben iyi biliyorum. O günkü Genel Kurmay Başkanımızla, o günkü Kuvvet Komutanlarımızla beraber oturup yaptığımız toplantılarda bu dışa bağımlılığın Türkiye'yi ne kadar zorladığını ben bizzat yaşadım. Kendi millî kapasitemizin olması, kendi İHA ve SİHA'mızın olması çok kıymetli bir şeydir. Ve bu işi yapan firmanın da rahmetli babalarının iyi bir iş insanı olduğunu, çevresinde saygın olduğunu ben defalarca söyledim. O söylediklerimi dikkat ederseniz hiç yayınlamıyorlar. Miting meydanlarında gösterdikleri montaj videolar gibi, nasıl Sayın Erdoğan mitinglerde montaj videolar gösterdiği gibi benim söylediklerimi de montajlattılar. Sorun orada... Mutlaka bizim millî kapasitemizin olması lazım. Savunma sanayimizle biz gurur duyarız. Ne kadar güçlenirse Türkiye'nin gücüdür ne kadar güçlenirse Türkiye'nin onuru ve şerefidir. Bu yapılırken pek çok firma fırsat eşitliği içinde olmalıdır. Benim dediğim bu. Bu işler çok sayıda firmayla yürümelidir. Çok sayıda firmanın önü açılmalıdır. Çok sayıda savunma sanayi firmamızın başarısıyla biz övünmeliyiz. Demeliyiz ki; “Bizim savunma sanayiinde 1000 tane kıymetli firmamız var, bizim şu anda 10 tane firmamız İHA, SİHA üretiyor ve biz bunla gurur duyuyoruz” diyebilmeliyiz. Dediğim bu ama öyle bir dönem ki pabuç pahalı, seçim de yaklaşıyor, baktı ki bıçak sırtı sonuçlar, biz muhalefeti toptan nasıl yıpratırız, Ali Babacan asıl ilerideki potansiyel tehlike Erdoğan açısından ya da diyelim ki onun etrafındaki menfaat şebekesi açısından diyelim. O daha doğru bir ifade belki. Çünkü onun etrafındaki menfaat şebekeleri biliyor ki; Ali Babacan çalmaz, çaldırmaz. Gayet iyi biliyorlar. Onun için bizden korkuyorlar. Ve diyorlar ki Sayın Erdoğan, “Aman sen bu işi bırakma. Yoksa memleket kötüye gider.” Demiyorlar ki; “Benim işim kötüye gider. Ben sana yakın olmaktan menfaatleniyorum. Çok şükür halim vaktim de yerinde. Ama Ali Babacan'ın yönettiği bir ülkede çok zor çünkü fırsat eşitliği olacak. Çünkü o diyecek ki; şeffaflık diyecek. Kimseye kayırma yapmayacak. Kimseye özel muamele yapmayacak. Bütün şirketler eşit fırsat ortamında iş yapacak.”
Hasan Basri Akdemir: Asıl çekindiği Ali Babacan diyorsunuz.
Ali Babacan: Asıl en önemli konu budur yani. Onun için bu kadar uğraşıyorlar. Yoksa benim çok açık söylediklerimi bir ülkenin Cumhurbaşkanı niye uğraşsın bu işle, niye kestirip biçtirip montaj videolar yaptırsın, niye kontrolündeki bütün medya kuruluşlarına yaysın, niye uğraşsın? Yani önemsemezse bu kadar uğraşmaz herhalde. Önemsiyor ki uğraşıyor, yıpratmak ve yıprattırmak için uğraşıyor yani. Hiç önemli değil. Biz o kadar rahatız ki Hasan Basri Bey ya, o kadar. Söylediğimiz açık, hepsi kayıtlı. Bak şu anda canlı yayın. Yani YouTube'u açıp izlemek isteyen milyonlarca insan şu anda bizi izleyebilir. Çok, çok rahatız. Biz çok rahatız. Bakın ben ta 10 sene önce söylediğimi bugün ekranlara getiriyorum ve bugünkü tehlikeyi 10 sene önce işaret ediyorum. Bugünkü ülkenin düştüğü noktayı diyorum ki; “Bak böyle bir tehlike var”.
Hasan Basri Akdemir: Sayın Erdoğan'a da söylediniz mi?
Ali Babacan: Tabii ki söyledim.
Hasan Basri Akdemir: Ayrılmadan hemen önce, yakın zamanda söylediniz mi oturup işte Cumhurbaşkanı'na o dönem “Sayın Cumhurbaşkanım böyle böyle böyle gidiyor, bunlar yanlış gidiyor, bunları düzeltmeniz lazım” dediniz mi?
Ali Babacan: Bakın benim ilk istifa mektubumun tarihi 2009'dur, 2009. Benim hükümetten ayrılan 2015. Şimdi ta 2018-19'lardan başlayan, 2010-11 seçimleri, ondan sonra yoğunlaşan bizim uzunca da süren Sayın Erdoğan'la bir anlaşamamazlık dönemimiz var, anlaşamamazlık dönemi. Niçin? Çünkü ben diyorum ki; bu ülkenin başarılı olmasının temelinde şu konular var. Biz bu konuları daha da güçlendirmeliyiz. Enflasyonu düşürttük. Ülkenin ihracatını 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıkarttık. Geçen sene ihracattaki artış %3. Ondan önceki sene %1 bile değil. İhracat arttı diye basın toplantısı yapıyorlar. Ya kat kat artırmışız bunu. Hem de 5-6 senede yapmışız. O kadar büyük yatırımlar gelmiş Türkiye'ye. Ve Türkiye'nin başarısının temelinde bazı konular var. Nedir bu temelindeki konular? Şeffaflıktır. Nedir? Hukuktur. Nedir? Avrupa Birliği sürecinde daha öngörülebilir bir ülke olmaktır. Nedir? Rasyonel ekonomi yönetimidir. Bakın o kadar açık ki; bakın 2 tane size bir grafik göstereceğim, o kadar açık. Şeffaflık Endeksi. Bakın Türkiye'de şeffaflık artmış, artmış, artmış…
Hasan Basri Akdemir: Bize neyi anlatıyor Şeffaflık Endeks?
Ali Babacan: Aslında bu kibar ifade. Bu aslında “Yolsuzluk Algısı Endeksi.” Algılanan yolsuzluk endeksi. Bu kibar ifade. Yani ülkede şeffaflık artmış, yani yolsuzluk azalmış, daha sonra da paldır küldür Türkiye aşağı doğru düşmüş. Ne olmuş? 2002 Türkiye'siyle eşitlenmiş. Ama bu her alanda böyle. Milli gelir de böyle. Milli gelir yükselmiş, sonra tepetaklak düşmüş. Hukukun üstünlüğü bakın, o kadar bariz ki. Hukukun Üstünlüğü Endeksi, şu emsal ülkeler böyle geliyor. Türkiye geliyor ondan sonra bir tarihten sonra paldır küldür düşüyor. 2013 gibi bir tarihe denk geliyor. 2014 bakın, şu 2014 ondan sonra düşüyor. Tam da benim uyardığım yıllar işte, 2015 falan. Şimdi bütün bu 2009'dan tutun ta benim hükûmetten ayrıldığım 2015 yılına kadar, hükûmetin içindeyken, hatta 2019'da ayrıldığım güne kadar ben hep içerden bir mücadele verdim. Neyin mücadelesi? Doğruları yapmanın mücadelesi. Yanlışları önlemenin mücadelesi. Fakat o mücadelede ne zaman ki artık güç dengesi değişti baktım ki artık katkıda bulunamıyorum ve yanlışları önleme konusunda hiçbir yetkim kalmamış. O nokta benim ayrılma noktamdır. Ben ayrılacağım zaman böyle bir isyan çıkararak değil Sayın Erdoğan'la gittim konuştum, sebeplerini gayet iyi biliyordu. Israr etti “ayrılma” diye. Ama dedim artık bu olmuyor,yürümüyor. Hiç uzatmaya gerek yok ve ilk benden duydu. Ona söyledim, aylar sonra ben ayrıldım. Çünkü seçim geliyor, dedim bir zarar falan da vermek istemem. Şu seçimi de atlatalım ben ondan sonra ayrılacağımıaçıklayacağım. Dolayısıyla böyle gayet medeni bir şekilde ve sahici bir şekilde ayrıldım ve DEVA'yı kurduk. Çok da iyi yapmışız. Vicdanen o kadar rahatım ki şu anda. DEVA'daki arkadaşlarım işte bugün bu salon doluydu. Meclis’te grup toplantımız vardı. O kadar rahatız ki. Çünkü biz hakkın yanında duruyoruz ve doğruların mücadelesini veriyoruz. Ama şu anda iktidarın etrafına öbeklenmiş insanlar aynı rahatlıkta değil. Orada bir menfaat şebekesi çalışıyor orada. İktidara yakın olmaktan nemalananlar var, o kadar. Peki bu iktidar artık Türkiye için bir başarı bir çözüm üretebiliyor mu? Şu alanda karne berbat, zayıf, başarısız.
Hasan Basri Akdemir: Bu konuya tekrar dönelim ama bir son dakika bilgisi var. Onu size burada sormak istiyorum. DEM Parti'den bir açıklama; “Yarın yapılacak açıklamada bir aksilik olmazsa Abdullah Öcalan'ın tarihi açıklamalarının olmasını bekliyoruz.” Öcalan yarın kayıtsız şartsız silah bırakma çağrısı yapacak deniyor. İlk saniyede sorayım size.
Ali Babacan: Bu biliyorsunuz aslında yaz aylarında başlayan 1 Ekim'de ilk defa Sayın Bahçeli'nin DEMmilletvekillerinin elini sıkmasıyla, Meclis’in açıldığı gün, biraz daha görünür hale gelen ve bugüne kadar gelen bir süreç. Yani en az 7-8 aylık bir geçmişi var. Burada konu terör örgütünün artık eylemlerinden vazgeçmesi. Bu tabii açıklamayı görmek lazım, açıklama muhtemelen bir video görüntü olarak yayınlanacak. Biz öyle anlıyoruz. Çünkü mektuplar daha önce gönderildi. Nereye gönderildi? Kandil'e. Nereye? Suriye'ye. Nereye? Avrupa, DEM’de tabii. Bu da bir görüntülü açıklama bir çağrı, beklenen bu. Şimdi buradaki çağrı örgüt üzerinde ne kadar etkili olacak? Onun bir test edilmesi lazım. O çağrının hem içeriğii tarzı, üslubu nihayetinde de örgüt üzerindeki etkisi, bunları bir görmek lazım. Ama bugüne kadar gelen süreçte ve İmralı'ya gidip gelen heyetin bizleri bilgilendirmesi ve diğer kanallardan aldığımız bilgilere göre “Terörsüz bir Türkiye”, yani çağrının özü bu. Ama bir terör örgütünün eylemlerini durdurması ayrı bir şeydir, silah bırakması ayrı bir şeydir,varlığının sona ermesi ayrı bir şeydir. Bu çağrının hangisi olduğunu yarın somut bir şekilde görmemiz lazım. Çünkü örgütün silahı elinde durur der ki; tamam ben duracağım bir şey yapmayacağım. Der ki; ben silah bıraktım artık ama devam ettireceğim. Ya da üçüncüsü, ben artık varlığımı sona erdiyorum. Dolayısıyla fesh ediliyor, örgüt dağılıyor. Şimdi bu çağrı hangisi olacak onu göreceğiz. Burada işin PKK’yla olan kısmı yani Kandil ile ilgili kısmını açıkçası ben biraz daha kolay görüyorum. Çünkü artık PKK bugün anakronik bir örgüttür. Yani bugünkü Türkiye coğrafyasında, bugünkü Türkiye sosyal yapısında artık varlık sebebi ortadan kalkmış bir örgüttür. Dolayısıyla o kısmı ben biraz daha kolay görüyorum. Ve varsa iddia, varsa talepler neyse bu siyasi mekanizmalar içerisinde ve meşru demokratik siyaset zemininde yürümelidir. Ancak Suriye'ye gelince iş değişiyor. Bu işin kilidi de Suriye olacaktır.
Yani Suriye'de biliyorsunuz PYD denen yapılanma var. YPG bunların silahlı unsurları ve Suriye'de Şam'da yeni bir yönetim var. Bu yeni yönetimle PYD arasındaki diyalog YPG silahlı unsurlarının Şam'ın şu anda oluşturduğu ulusal silahlı gücüne, ulusal polis ve ulusal ordusuna entegre olup olmayacağı nasıl entegre olacağı, hangi formalizasyonla entegre olacağı bunlar çok önemli konular olacak. Yani asıl krizin önemli, yani potansiyel krizin önemli odaklarından birisi odur. Suriye'nin kuzeyi ve doğusudur. Bir başka önemli potansiyel kriz, alanda İsrail'in ne yapacağıdır. Çünkü İsrail biliyorsunuz bu Suriye'deki rejimi devrilmesini fırsat bildi. Golan Tepeleri'nin zaten fiili işgal altındaydı. Güvenlik hududunu biraz daha ileriye doğru öteledi. Oraya uç askeri noktalar inşa etti çok hızlı bir şekilde. Şu anda 8-9 noktada bir askeri güvenlik noktası oluşturdu, inşa etti çok hızlı bir şekilde. Ve Şam'a çok yakın bu birlikler. Şimdi İsrail'in işine istikrarlı demokratik bir Suriye gelmiyor. Çünkü demokratik ve istikrarlı bir Suriye, nüfusun çoğunluğunun yani milli iradenin hakim olacağı bir Suriye, İsrail'in her türlü arsızlığına, hukuksuzluğuna karşı duracak bir Suriye'dir. Suriye'nin istikrarsızlığı, Suriye'nin zayıflığı İsrail'in tercihidir. Dolayısıyla bütün bu önümüzdeki süreçte en önemli potansiyel kriz alanı, biriSuriye'nin kuzey ve doğusundaki yani YPG'nin silahlı unsurlarının bulunduğu bölge, artı İsrail'in ne yapacağı, ne yapmayacağı. İsrail, Amerika üzerinde önemli bir etki oluşturuyor. Ve Amerikan silahlı güçleri de biliyorsunuz YPG ile iç içe, iç içe geçmiş durumda. Ne olacak önümüzdeki dönemde ne yapılabilir? Suriye politikası henüz Amerika'nın belli değil. Ne yapacakları konusunda hâlâ kafaları karışık. Ama İsrail'in etkisi malum, İsrail'in etkisi. Burada Abdullah Öcalan'dan gelen çağrı, özellikle Suriye ile ilgili çağrı, ne olacak ve sahayı nasıl etkileyecek onu bir görmemiz gerekiyor. Biz bu süreci başından bu yana ihtiyatlı bir iyimserlikle takip ediyoruz. İlk günde ben açıklamıştım, ilk açıklamanın geldiği gün demiştim ki, “Bu Türkiye'nin çok önemli bir meselesidir ve çözüm için %5 bile bir ihtimal olsa, biz o ihtimali bile gider destekleriz”. Burada iktidarmış, muhalefetmiş bu topa girmeyiz. “Önce Türkiye” deriz. “Önce Türkiye'nin barışı, Türkiye'nin huzuru, istikrarı”deriz. Ve “Doğru yapılan bir adım varsa, onu da destekleriz” diye zaten ifade etmiştim.
Hasan Basri Akdemir: Şimdi bazı şeyler var. “Demokrasi, özgürlükler, hukuk olmadan barış olmaz” diye görüşler var. Ama onun tam tersi diğer görüş de, “Barışın olmadığı yerde silah olur, silahın olduğu yerde demokrasi, hukuk, özgürlük zaten olmaz. Herkesin eli silah yumruk sıkılı olur” diye…
Ali Babacan: Tam da önemli püf noktası bu.
Hasan Basri Akdemir: Şimdi tam o noktada Cumhurbaşkanı Erdoğan kongrede çok kritik bir söz söyledi. Dedi ki, “Terörsüz Türkiye oluşunca devletten talepler konuşulabilir hale gelecek.” Bu çok önemli bir cümleydi. Çok fazla altı çizilmedi. Şimdi aslında bir niyet beyanı ortaya koydu Cumhurbaşkanı. Bugüne kadar “Ya terörsüz Türkiye ya da gömülürsünüz” bir tehdit vardı. Ama bu sefer demokratik açılım, demokratik taleplerin karşılanmasını söyledi. Az önceki tezat var ya, özgürlükler olmadan barış olmaz. Hayır, barış olmadan özgürlükler olmaz. O dengeyi nasıl buluyorsunuz ve Cumhurbaşkanı'nın söylediklerini?
Ali Babacan: Şimdi daha önceki açılım süreci veya Çözüm Sürecine baktığımız zaman, bizim tespit ettiğimiz en önemli sorun şuydu; kendi vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlükleriyle bir terör örgütünün yapıp yapmayacaklarını aynı masada müzakere konusunu haline getirmek ve bir al ver içerisinde bu süreci yürütmek... Halbuki bizim vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerinin defaten aynen tanınması lazım. Bizim DEVA Partisi olarak görüşümüz bu. Daha sonra dönüp örgütle, arkadaş senin derdin ne? Niçin varsın sen? Ne yapmaya çalışıyorsun? Ve bir süreç içerisinde tabii ki silahlı bir örgütün karşısında silahlı gücünüz olacak. Ama sadece silahla da bu sorun çözülmedi, çözülmüyor yani. Olmadı bugüne kadar. Çatışma çözümünün dünyadaki başarılı örneklerinden de istifade ederek, daha kapsamlı bir yaklaşımla terör örgütünün varlığını sona erdirmeye bakın. Sadece eylemlerini durdurma değil, silah bırakma değil, varlığını sona erdirmeye. Asıl hedef bu olmalı. Bizim görüşümüz buydu. Şu andaki süreç nasıl işliyor? Dediniz ya, önce bu mu, sonra bu mu? Şu andaki süreç önce barış, sonra hak ve özgürlükler gibi. Şu anda öyle işliyor. Bir taraftan bir tarafın bu konuda açıkçası bir karar vermesi gerekiyordu yani. Bir taraftan bir tarafın. Ve şu andaki bölge konjonktürü, Türkiye'nin içinde bulunduğu ortam, Türkiye'nin yeni sosyal dokusu, yeni sosyal yapısı artık terörün, şiddetin kök sebeplerini önemli ölçüde ortadan kaldırdığına göre, evet artık bu örgüt bitmeli. Yani bu bitmeli, olmamalı yani. Hiçbir yerde olmamalı. Peki, daha sonra hak ve özgürlüklerle ilgili bir adım atılacak mı, bir şey yapılacak mı? Bu konuda Sayın Erdoğan'ın kurduğu en ileri cümle bugüne kadar o, “Talepler gelsin de bakarız”.
Hasan Basri Akdemir: Sayın Bahçeli çok daha ileri cümleler kuruyordu.
Ali Babacan: Evet, evet. Şöyle oldu, muhtemelen yaz aylarında Bahçeli'ye dosyalar sunuldu. Dediler ki; “Bu çok önemli, kritik bir dönemeçteyiz. Bu gerçekten tarihi bir süreç olabilir.”
Hasan Basri Akdemir: Bölge konjonktürü herhalde.
Ali Babacan: Tabii ki yani. Diğer ülkelerin içinde de bulunduğu durum. Bölgedeki riskler, Türkiye'nin Allah korusun bekası ile ilgili bir sürü risk alanları var. Şu var, bu var. Yani “Şu terör konusunu gündemden çıkartmamız lazım memlekette. Bunun da yolu şudur” diye bir şeyler sunuldu. Yoksa Sayın Bahçeli'nin metninde, okuduğu metninde öyle ifadeler var ki, yani öyle bir düşünce, öyle bir vizyon, oralardan çıkmaz yani öyle bir şey yok. Belli ki birileri bir şey hazırlamış, vermiş. Ama biz orada sorun görmedik doğrusu. Evet her ne kadar daha önceki söyledikleriyle yaptıkları da tam tersi de olsa, Bahçeli'nin bu işe sahiplenmesi bize göre olumlu bir şeydir. Yani orada bizim bir şeyimiz yok. Zaten dedik, “Bu iyi bir şey, olursa destekleriz” dedik. Şimdi tabii göreceğiz, zaman içerisinde göreceğiz. Benim en çok endişem şu, Sayın Erdoğan şimdiye kadar bu süreci şöyle tam bir sahiplenmedi. Yani bir elini taşın altına koymadı. Hep opsiyonlarını açık tuttu. Yani bir bakıma “Eğer bu iş olursa ben yaptım derim. Bu işin kahramanı ben olurum. Ama ters giderse de dirseğimi çeviririm, zaten işte bunların işidir falan filan deyip kendimi sıyırır çıkarırım.” Şimdi böyle bir süreç yürüttü bugüne kadar. Halbuki öyle olmaması lazım. Yani memleketin bu kadar önemli meselesinde Sayın Erdoğan'ın bu işin neresinde durduğunu çok açık bir şekilde ortaya koyması lazım. Risk alması lazım bu konuda. Aksi halde çok zor olur bakın. Ve sadece o risk almadığı için gayet oportünist bir şekilde “Olursa sahiplenirim olmazsa da mesafe koyarım” gibi bu işi yürütmesi bu işin başarısızlığına da sebep olabilir. Yani bu iş olmaya da bilir nihayetinde.
Hasan Basri Akdemir: Ama çözüm sürecinde de tek başına neredeyse çok büyük risk almamış mıydı? Belki de o süreç hani sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yiyor olamaz mı?
Ali Babacan: Çok doğru bir nokta. Ama o dönemde bakın AK Parti iktidar ki ben o dönemde başbakan yardımcısıyım; o dönemde gerçekten iktidar çok yalnızdı bu işte. Tek başına büyük bir mücadele.
Hasan Basri Akdemir: Evet oy oranı çok yüksekti ama sadece AK Parti.
Ali Babacan: Akil insanlar heyeti falan oluşturuldu biliyorsunuz. Yani işte en ileri aşama oydu. Yani Meclis’te bir tane siyasi parti yoktu ki bunu destekleyen. Yani yalnız bir mücadele verildi. Ama o dönemde bile hatırlayın yani Dolmabahçe'de görüşme heyetleri vardı şu vardı bu vardı. Ondan sonra Dolmabahçe'deki o görüşme heyetlerin hepsi siz niye bu işi yaptınız? O iş olmayınca masayı devirmek kolay yani. Her an masayı devirme opsiyonu orada duruyor yani. Tekmeyi basıyorsun masa yok oluyor yani.
Hasan Basri Akdemir: Devlet her dönem böyle değil miydi yani?
Ali Babacan: Ya şimdi şöyle eğer güvenilir olmak istiyorsanız, itibarlı olmak istiyorsanız sahici iş yapmanız lazım. Yani sahici olması lazım, risk almanız lazım. İktidar o kadar tatlı ki, o kadar büyük menfaat var ki buralarda. Yani “Ben risk almayayım. Olursa olanını atayım heybeye artı olarak, olmazsa da mesafe koyayım…” Şimdi bu doğru bir yöntem değil. Yani bu ülkeyi gerçekten seven bir iktidar bu ülke için aynı zamanda risk alır, bu ülkenin sorunlarını çözmek için elini değil bedenini taşın altına koyar. Ben onu görmüyorum şu anda Sayın Erdoğan'da. Onun için endişemin en önemli kaynaklarından birisi o. Yani sahiplenme sorunu var bugün itibariyle, ileride değişebilir. Ama neresinde durduğunu bu işin bir ortaya koymalı acilen yani.
Hasan Basri Akdemir: Hadi biraz insanların çok merak ettiği, izleyicilerimizin çok merak edeceği, siyaset konuşalım. Başkanım sonra ekonomi konuşalım. Nedense ekonomi çok merak edilmiyor ama en çok ekonomi yakıyor. Aslında bugün için belki çok da önemli olmayan adaylık ittifaklar vesaire gibi konular çok merak ediliyor. Ama aslında birinci tercih olmaması gerekiyor. Olsun ben sorularımı sorayım. Siz en son galiba DEVA Partisi'nin Cumhurbaşkanı adayı doğal olarak Genel Başkanı'dır demiştiniz. Cumhurbaşkanı adayı mısınız?
Ali Babacan: DEVA Partisi'nin Genel Başkanı, DEVA Partisi'nin Cumhurbaşkanı adayıdır. Doğal olanı budur. Bunun dışındaki formülasyonlar işin tabiatına, suyun akışına ters olur. Dolayısıyla her partinin Genel Başkanı doğal bir Cumhurbaşkanı adayıdır.
Hasan Basri Akdemir: CHP'nin biraz farklı işliyor galiba. CHP'nin Genel Başkanı, “Ben Cumhurbaşkanı adayı değilim.” Diyor…
Ali Babacan: “Farklı işliyor” diyorsunuz da, işliyor mu işlemiyor mu ben bilmiyorum. Kendi iç işleridir. Çok da fazla bir şey söylemek istemiyorum ama...
Hasan Basri Akdemir: Size gelip anlattılar ama iç işlerini… “Biz iç işlerimizi böyle yapıyoruz” diye. Siz yorum yapmadınız mı?
Ali Babacan: Yapmadık. “Bu sizin kendi kararınızdır” dedik.
Hasan Basri Akdemir: Peki neden gelmişler size?
Hasan Basri Akdemir: Süreci anlatmak için, bilgi vermek için. Yani üç sebeple bizi ziyaret ettiler. Bir, hayırlı olsun ziyareti, bir nezaket ziyareti. Yani bizim büyük kongremiz oldu Ekim ayında. Ben de Sayın Özel'e “hayırlı olsun”a gitmiştim. Geçen sene Temmuz'da kendi kongrelerinden sonra bir hayırlı olsun ziyareti. İkincisi, CHP üzerinde hem kayyumlar yoluyla hem de belediye başkanları yoluyla büyük bir yargı baskısı var, hukuki baskı var. Bu konuda destanınızı bekliyoruz, talebi. Üçüncüsü de, niçin erken seçim istiyoruz? Niçin adayımızı erken belirliyoruz? Bu konuda bilgilendirme, ama bilgilendirme. O kadar. Yani siyasi sebebi bu. Dolayısıyla bizim de onlara cevabımız, yani siz zaten tabanda bir ittifak söylemiyle, özellikle kongre öncesi ve sonrası bugüne kadar geldiniz. İttifakı tabanda kuracağız dediniz. Kendi adayınızı belirliyorsunuz, hayırlı olsun dedik. Yani bizim de cevabımız o oldu onlara. “Bu sizin kendi meselenizdir, bizim diyeceğimiz bir şey olmaz.” Yani şu olsun, bu olsun, olmasın da bu olsun falan öyle bir şey dememiz doğru olmaz.
Hasan Basri Akdemir: Hani yarın öbür gün şöyle bir şey olur diye bir şey söylenmedi herhalde. CHP'nin kendi iç dinamikleriyle belirlediği, belirleyeceği Cumhurbaşkanı adayı, yarın öbür gün DEVA Partisi'nin de Cumhurbaşkanı adayı olabilir mi? Ya da AK Parti'nin, böyle sorayım, daha doğru böyle sormak galiba.
Ali Babacan: Şimdi bir siyasi parti kendi Cumhurbaşkanı adayını belirleme hakkına sahiptir. Ama başka partilerle istişaresiz bir şekilde, “Hani ben yola çıktım, yürüyorum, gel vagon ol” dendiğinde bu süreç öyle işlemez. Hiçbir parti için işlemez yani. Dolayısıyla bunu da kendileri gayet iyi biliyor.
Hasan Basri Akdemir: Peki Yeni Yol bir meclis grubu, Yeni Yol Partisi. Bugün Yeni Yol'un kulislerinde de çokça dolaştım. Güzel de bir grup toplantısı yaptınız. Bayağı coşkuluydu, kalabalıktı. Ben böyle kapıdan zor girdim açıkçası. Yeni Yol bir ittifak mı? Ortak Cumhurbaşkanı adayı gibi bir şeye evrilir mi? Ortak bir ittifak kutusu içinde görecek miyiz? Ben Sayın Mahmut Arıkan'la Sayın Ahmet Davutoğlu'yla bu ay başından itibaren röportaj yaptım. İkisi de bunun bir ittifak mantığı içinde olduğu, tabii ki seçim sathında konuşulacağını ama bir ittifak mantığı içinde olduğu, hatta genişlemesini arzu ettiklerini söylediler. Sizin görüşlerinizi de merak ediyorum.
Ali Babacan: Aslında Yeni Yol, tam da bu bahsettiğimiz ve şu ana kadar konuştuğumuz, artık Türkiye'yi yönetemeyen bir iktidarla kafası karışık ve kendi içlerinde zorluklar yaşayan bir ana muhalefet arasında memleketi tercihe zorlamamak. Yeni Yol'un kuruluş sebebi bu, varlık sebebi bu. Yani vatandaşlarımız ise “Ya onu seçeceksin ya da bunu seçeceksin. İki tane tercihim var, karar ver kardeşim” dememek, yeni bir yolun da mümkün olduğunu somut bir şekilde ortaya koymak. Yani Yeni Yol'un çıkış kaynağı bu. Biliyorsunuz Eylül ayında ben hem Sayın Davutoğlu'na hem de Sayın Karamollaoğlu'na, o gün genel başkan Sayın Karamollaoğlu'ydu, bu modeli anlattım. Dedim ki; bizim böyle bir fikrimiz var. Yani bu partilerin birleşmesi değil. Bu hemen erken aşamada bir ittifak değil. Ama bu partilerin daha yakın çalışması ve beraber çalışma kültürü oluşturması için bir yöntem. Ve en önemlisi de Meclis çatısı altında bir grup oluşturma ve grup yoluyla da Meclis çalışmalarının çok daha etkin hale gelmesi ve çok daha görünür hale gelmesi. Ve bunu da önemli ölçüde başardık diye düşünüyorum. Bugün bizim altıncı grup toplantımızdı. Ve Yeni Yol’dan sonra Yeni Yol’daki siyasi partilerin meclis çalışmalarının görünürlüğü çok daha arttı daha önceki döneme göre. Dolayısıyla biz hedefimize önemli bir ölçüde ulaştık. Ama bu hedef daha ilk hedef. Yani biz çıtayı böyle çok yükseğe koyup da ondan sonra o çıtaya ulaşamamanın bir sendromunu falan yaşamak istemeyiz hiçbir konuda yani.
Hasan Basri Akdemir: Ama çıtayı yükseğe koymayın da ne olabilir konuşalım…
Ali Babacan: Tabii ki yani ne olabilir? Şu anda Meclis çatısı altında ortak bir grup, artı üç siyasi partinin birbirleriyle daha yakın çalışması. Yani çok açık bir şekilde şu anda DEVA Partisi diğer partilere göre Saadet Partisi'ne ve Gelecek Partisi'ne daha yakın bir noktada duruyor. Teşkilatlarımız birbirleriyle daha yakın, daha samimi görüşüyorlar. Yani ilçe ilçe il il partilerin teşkilatları birbirlerini ziyaret ediyorlar, dost sohbetleri bir arada çalışma kültürü oluşuyor şu anda. Bu bir arada çalışma kültürü ve bu Meclis’teki grup ileride bir ittifaka evrilebilir mi? Olabilir. Daha geniş kapsamlı bir seçim iş birliği olabilir mi? Olabilir. Bunların hepsinin önü açık. Ama bunlara kademe kademe karar vererek ilerlemek istiyoruz. Ve bu birliklerin genişlemesi de mümkün. Yani şu anda 3 siyasi parti var. Buradaki siyasi parti sayısının artması mümkün. Münferit siyasetçilerin katılması mümkün. Yani herhangi bir siyasi partiye katılmakta güçlük çeken tereddüt eden bir milletvekilinin ya da bir siyasetçinin Yeni Yol’a katılması mümkün. Öyle bir yöntem var artık yani. Yani diyebilir ki; ben A Partisi B Partisi'ye tereddütüm var ama tamam ama burada bir birliktelik var. Gel sen de bizimle beraber ol. Herhangi bir partiye geldin yok.
Hasan Basri Akdemir: DEVA, Gelecek, Saadet’e değil Yeni Yol’a gel.
Ali Babacan: Yeni Yol’a gel bu da mümkün. Dolayısıyla biz aslında yeni yol açtık. Aynı zamanda arayışta olanlar için yeni bir kapı açtık. Yani bu da mümkün. Bu birliklerin onun için genişlemesi, ileriye doğru, potansiyeli var ve bunun için hep beraber çalışacağız açıkçası. Yani güzel bir başlangıç oldu. Çünkü biz şuna inanıyoruz. İyi niyetle, halis niyetle ve meşru bir hedef için birlikte, beraberlikle bereket var, biz buna inanıyoruz. Ve şu anda güzel bir birlik, beraberlikle başladık. Tabii ki zorlukları var mı? Var. Her ortaklıkta olduğu gibi zorlukları var, gayet doğal ama bunları da konuşa konuşa aşıyoruz. Yani problem alanı belirliyor. Bir komisyon kurduk, ortak komisyon üç partiden oluşan. Arkadaşlarımız oturuyorlar. Daha çok ne yapabiliriz onu konuşuyorlar. Bize öneriler getiriyorlar. Biz oturuyoruz tamam diyoruz hayırlı olsun. Hadi onu da yapalım onu da yapalım. Böyle ilerliyor. Önemli olan burada niyeti sağlam tutmak. Yani niyet halis ise ve hedef meşruysa ortaklıkta, birlikte, beraberlikle bereket var. Biz buna samimi bir şekilde inanıyoruz.
Hasan Basri Akdemir: Ekonomik ve sosyal konulara geçmeden önce bir sistem sormak istiyorum açıkçası. Şimdi siz Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konusunda ısrarcı olan bir partisiniz. Israrcı olan bir lidersiniz. Hatta sizinle birkaç kez bir araya geldiğimizde basın toplantılarında ya da programlarda ya ben vatandaşın merak ettiği işte o zaman Cumhurbaşkanı adaylığı ittifak yöntemleri, işte muhalefet etme tarzı ya da aradaki tezatların tartışıldığı dönemler vardı Altılı Masa’da; ben bunların üzerine gitmenizi sağlamaya çalışırken sorularımla, siz “Şu sistemi önce konuşmamız lazım” diyordunuz ve “Şu ortak politikaları konuşmamız lazım” diyordunuz. O yüzden sistemi önemsiyorsunuz ama muhalefetin yekûnünde bir Parlamenter Sistem konusunun konuşulmasında azalma görülüyor. Allah var, siz konuşuyorsunuz, Müsavat Bey çokça söylüyor, Müsavat Bey çokça söylüyor ama Cumhuriyet Halk Partisi'nde mesela eskisi kadar duymuyoruz. Birkaç kere duyduk gerçi ama burada bir Anayasa süreci ortaya çıkabilir. Ve bu anayasada başkanlık sisteminin, Cumhurbaşkanı Erdoğan daha önce demişti çünkü “rehabilite edilmesi, aksiyon yönlerinin düzeltilmesi” demişti. Ya da mesela bir ara formül, Yarı Başkanlık Sistemi ortaya konulursa tavrınız ne olur?
Ali Babacan: Şimdi bizim Parlamenter Sistem konusunda kafamız çok net. Fakat kafası karışık olan partiler olduğunu da biliyoruz. Çünkü daha önceki dönemde bu siyasi partilerle yaptığımız çalışmalarda, bazı siyasi partilerin içerisinde çok kuvvetli bir damar olduğunu gördük. O damar hangi damar? “Şu anda iktidarın kullandığı yetkiler var ya, ben onların hepsini istiyorum. Ve o yetkileri bizim kullanmamız lazım.” Yani mevcut iktidarın elinde tuttuğu sopayı ele geçirip o sopayı biraz da biz kullanalım. Şimdi biz bu damarı gördüğümüz için ve ondan çekindiğimiz için, tam da bahsettiğiniz gibi daha önceki dönemde bizim Parlamenter Sistem’le ilgili altı imzayı almadan o dönemde birliklerinin adına ittifak bile demedik. Önce bir emin olmamız lazım.
Hasan Basri Akdemir: “Altılı Masa” dediniz.
Ali Babacan: Altılı Masa’yı millet koydu ama ittifak demedik biz hiçbir zaman. Öyle gelişti ismi. Şimdi o damar orada duruyor. Yani partilerin evet bir söylemleri olabilir ama bir de asıl iç dinamikleri vardır, iç dinamik.
Hasan Basri Akdemir: Onu siz içeride daha iyi gördünüz o dönemde.
Ali Babacan: Biz onu gördük ve ürktük, ürktük. Yani bakın demokrasi diye bahsetmek kolay da “demokrasi demokrasi” dile kolay yani söylüyorsunuz ama demokrat bir kafa var mı? Zihinler demokrat mı?
Hasan Basri Akdemir: Muhalefette bu problem var mı sizce?
Ali Babacan: Partilerin tümü şöyledir böyledir dersek haksızlık etmiş oluruz ama muhalefet partilerinin bazılarında demokratlıktan çok uzak düşünceler var. Ve hınç, bazılarında hınç birikmiş, rövanşizm. “Erdoğan gitsin de ne olursa olsun kardeşim. Biz iktidarı bir ele geçirelim. Onlar görürler gününü.” Şimdi bu hırs, bugözünü karartma, Türkiye için tehlikelidir.
Hasan Basri Akdemir: Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da en çok yararlandığı görüş bu değil mi? 52-48'i sağlamlaştırma noktasında.
Ali Babacan: O da öbür taraftan tam bunu istismar ediyor. Yani, “bu damarlar var” ben diyorum, o diyor ki, “bunların hepsi böyle.” Halbuki orada damarlar var. Belki o damarlar da yönetilebilir damarlar yani. O, onu kullanıyor, doğru. Ama şu çok önemli bakın, yani... Mesele şu bu değil yani. İnanın, Erdoğan gider Merdoğan gelir, Türkiye'de hiçbir şey değişmez. Hatta daha kötüye doğru da gidebilir memleket. Yani, zihinler demokrat mı? Gerçekten ülkeyi adaletle, hukukla mı yönetmek istiyorlar? Yoksa “Kardeşim, bunların artık devri bitsin, biraz da benim devrim başlasın. Bunlar üste çıktı, alttakini ezdi, biraz da ben üste çıkayım, ben alttakini ezeyim.” Rövanşizm mi? Şimdi biz bunları açıkçası biraz görüyoruz, ürküyoruz. Onun için zaten DEVA dedik. Yani açıkça söyleyeyim, bizim eğer Türkiye'deki herhangi bir siyasi partinin bu ülkenin sorunlarını çözeceğine bir inancımız olsaydı, DEVA Partisi'ni kurmazdık ki. Biz niye DEVA Partisi'ni kurduk? Niye beş yıldır gece gündüz çalışıyoruz? Niye bu on binlerce teşkilat mensubumuz gece gündüz çalışıyor? Bu gayreti niye ortaya koyuyoruz? Çünkü DEVA Partisi'nin inancı çok açık. Bizden başka bu ülkeyi daha iyi yönetmeye hazır başka bir parti yok. Yok. Varsa ortaya koysun. Bakın, biz ne yapıyoruz? A'dan Z'ye, Türkiye'nin bütün sorunlarını çözme için hazırlığımız burada diyoruz. Hükûmetin açıkladığı beş yıllık Kalkınma Planı’ndan çok daha detaylı bir şey bu. Beş yıllık Kalkınma Planı’nı açın okuyun. Ben tam üç tanesini hazırladım zamanında, ben koordine ettim o kalkınma planlarını. Üç tane beş yıllık Kalkınma Planı. O zaman somut hedefler vardı, tutarlılık vardı. Şimdikiler temenni listesi. Şu elimizdeki Beş Yıllık Kalkınma Planı’ndan daha detaylı bir çalışma. Sağlıktan tutun eğitime.
Hasan Basri Akdemir: Kaç fasikül oldu?
Ali Babacan: Tam 23 tane fasikül var burada. Sadece temel haklarda 354 tane madde var. Eğitimde 500 tane madde var. Yargı reformu 198 maddemiz var yargı reformuyla. “Adalet” diyoruz ya. “Biz adalet istiyoruz, hukuk istiyoruz. Hak, hukuk, adalet.” Peki ne yapacaksın? Somut nasıl Türkiye'ye hakkı, hukuku, adaleti getireceksin ya? Söyle? Yok. Yok bir şey yok. Arkası boş. Varsa koyun ortaya diyorum. Bakın çağrı yapıyorum. Çağrı yapıyorum. İktidara da çağrı yapıyorum, muhalefetteki diğer partilere de çağrı yapıyorum. Arkadaş çalışmanız varsa koyun masaya ya. Ben koyuyorum. DEVA’nın her şeyi hazır. Varsa bir başka parti o da koysun. İnanın siyasetin %80-90’ı polemikli ya. İşte, “Lafla peynir gemisi yürümez” derler ya şimdi. Lafla peynir gemisini yürütmeye çalış. Çoğu bu yani.
Hasan Basri Akdemir: Siyaset gemisi yürüyor ama. Peynir gemisi yürümüyor ama siyaset gemisini yürütüyorlar.
Ali Babacan: Siyaset gemisi yürüyor da nasıl yürüyor? Şimdi yani gerçekten siyaseti bir memleket için yapanlar var. Bu ülke için siyaset yapmak var. Bir de siyasette olup siyasetten nemalanmak var. Şimdi benim mesleğim siyaset ve ben başka hiçbir şey bilmiyorum. Neciyim ben “siyasetçiyim.” Peki başka bir mesleğim var mı arkadaşım? Onlar işte, korkun onlardan yani. Korkun. Çünkü peki yani sen geçimini nasıl sağlayacaksın arkadaş? Ne yapacaksın yani? Mesleğin nedir senin?
Hasan Basri Akdemir: Siyasetten para kazanılıyorsa bir problem var değil mi?
Ali Babacan: Şimdi siyaseti dürüst yapanlar siyaset için cebinden para harcayarak yapar. Dürüst siyaset böyle oluyor. Ama şu anda siyasetin kahir ekseriyeti bir şekilde bir yerlerden menfaat çabası. Onun için vatandaş siyasetten soğuyor. Onun için bakıyor, “Ya o da öyle o da öyle kardeşim” diyor. Şimdi bakıyorsunuz araştırmalara en büyük kesim, “Sandığa gitmeyeceğim, kararsızım, ne olursa olsun” falan filan diyen bir kesim var artık Türkiye'de. Büyük bir kesim oluştu. Yani bu siyasetten soğuma var. Topyekûn bir siyaseti reddi var.
Hasan Basri Akdemir: AK Parti ile CHP biz birinci partiyiz diyor ama birinci parti şu an kararsızlar. Onlar ikiyi paylaşıyorlar yani.
Ali Babacan: E öyle tabii. Onlar ikincilik ve üçüncülükle işte. O da tabii araştırmalar şunlar bunlar da inanın yani. Güvenilir araştırmalar da o kadar az ki, o kadar az ki. Ya bir gerçekten toplumun nabzını tutmaya çalışan araştırmalar var az sayıda. Ama çoğu toplumu etkilemeye dönük. “Yani beni yüzde şu kadar çıkar beni yüzde şu kadar çıkar”. Böyle şeyler yani. Ya bizim defalarca başımıza geldi. Beş yıl oldu epey bir tecrübe kazandık yani. Defalarca başımıza geldi. Yani anketlerde biraz yüksek çıkmak o kadar kolay ki. Yani mesela bir ay sonra beş tane ankette DEVA Partisi bakarsınız çok yüksek bir şeyler çıkabilir yani. Ben bunu yapabilirim rahatlıkla yani. Ama ahlaki olmaz, etik olmaz ya. Böyle bir şey yok.
Hasan Basri Akdemir: Yüksekse yüksek çıksın değil mi?
Ali Babacan: Yani gerçek olmalı, sahici olmalı her şey. Biz evet siyaset yapıyoruz. Tabii ki siyaset iktidar iddiası ile olur, ülkeyi yönetme iddiası ile olur. İddianız yoksa Sivil Toplum Kuruluşu olur.
Hasan Basri Akdemir: O da böyle mi olur diyorsunuz?
Ali Babacan: Bu da böyle olur. Ama sadece iktidar iddiası değil. Aynı zamanda siyasetin ahlaki kırmızı çizgiler içerisinde yürümesi lazım. Yani ilkelerinizin olması lazım, değerlerinizin olması lazım. “Ben iktidar olayım da ne olursa olsun” diyemezsiniz. Yani hedefinizin meşru olması lazım. Ama o meşru hedefe doğru attığınız her bir adımın da meşru adımlar olması lazım. Bizim inancımızda şöyle bir şey yok, “Benim çok büyük bir hedefim var. Kutsal bir hedefim var. Meşru bir hedefim var. Ama o hedefe ulaşmak için biraz yan yollara sapmam lazım. Biraz üçkağıt yapmam lazım. Biraz aldatmam lazım. Harp hiledir.” Bizim camianın bakın en tehlikeli argümanlarından birisi budur. “Harp hiledir.” Bir dakika ya. Sen bu ülke içindesin. Kiminle harp ediyorsun ki? Sen bu ülke içindesin. Düşmanla savaştığın falan yok. Sen fırsat eşitliği içerisinde, siyasi partilerin rekabetinde, fırsat eşitliği içinde bir rekabetle iktidar olma iddiası yaşıyorsun. Bu kadar. Bu bir rekabet, savaşta değilsin.“Harp hiledir, ben hile yaparım.” Yok öyle bir şey ya. Kimseyi kandırmayın Allah aşkına. Ama bu düşünce maalesef yaygın. Neymiş işte şöyledir böyledir. Yani “Bizim camianın şöyle olması lazım” ya arkadaş, öyle de meşru yollarla yapabilirsen yap. Niye gayri meşru yollara sapıyorsun? Hakkınla ahlaki bir şekilde yap. Bunun önüne açık yap. Allah yardım eder. Ama yan yollara saparsan da olmaz yani. Burada başarılı olduğumu zannedersin, öbür tarafta bunun bedelini ödersin.
Hasan Basri Akdemir: Size dair şöyle bir şey vardı. “Efendim şu parti bunu yapıyormuş, şöyle bir yöntem varmış” gibi taleplerle gelindiğinde, siz “Bizi ilgilendirmez” cevabını çokça veriyormuşsunuz yani. Biz bu şekilde devam ediyoruz.
Ali Babacan: Çok açık. Yani bakın ticaretle başladık ya, ticaret siyaset. Biz Ankara'nın Çıkrıkçılar Yokuşu'nda, yüzlerce esnafın olduğu bir çarşıda, kayıt dışılığın çok yaygın olduğu dönemlerde, tam kayıt içinde çalışan, tek bir çift çoraba da, bir parça havluya da fiş fatura kesen bir kültürden geliyoruz. Yani düzgün çalışma, prensipli ve ilkeli olma konusunda, sayıca az olanlar içerisinde olmaya alışığız yani. Hiç sorun yok. “Efendim çoğunluk böyle. Siyaset böyle yapılıyor kardeşim. Herkes yapıyor ya siz de yapın.” Yok biz yapmıyoruz. Biz meşru helal yoldan, hep doğruyu söylerek, kimseyi aldatmadan, ilkelerimiz ve değerlerimizi koruyarak bir iktidar yürüyüşündeyiz. Ama maalesef bunun böyle olmadığını görüyoruz. Benim derdim siyasette eğer sadece iktidar olmak olsaydı, siyasette hedef iktidardır.
Hasan Basri Akdemir: İktidardaydınız zaten.
Ali Babacan: İktidardaydım. Yani parti içinde de Türkiye'de de en çok bilinen sayılan birkaç isimden birisiydim yani. Değil mi? Yani derdim sırf iktidar olsaydı hiç bırakmazdım ki. Kimse bana “git” falan demedi. Beni ihraç etmeye kalkan falan da olmadı. Tam tersine “kal” diye ısrar ettiler. Benim derdim sadece iktidar olsaydı hiç ayrılmazdım. Ama evet siyasette iktidar hedefi olmalı, fakat meşru ahlaki çizgiler içerisinde doğruları yaparak o hedefe doğru yürümeniz lazım.
Hasan Basri Akdemir: Şimdi bu kadar şey hazırlıyorsunuz Türkiye'yi yönetmek için. İçinde kimbilir neler neler var. Birazdan konuşuruz ama Ramazan geliyor insanlar ev ekonomisini yönetme derdindeler. Ekmeğin fiyatını biliyor musunuz şu anda.
Ali Babacan: 1 Ocak'ta Ankara'da 12,5 lira oldu. Pideyi de yeni açıkladılar 20.
Hasan Basri Akdemir: Muhtemelen yumurtalısı 30 olur. Çiftli yumurtalı derler 40 olur. Belki 50 olur. Allah bilir ne olacağını.
Ali Babacan: O da biliyorsunuz fırınlara uygun şartlarda sağlanan unla fiyatlar oralarda tutuluyor. Orada bir subvansiyonla oralarda tutuluyor. Eskiden olduğu gibi zaten bolluk ve bolluğun getirdiği düşük enflasyon ortamı yok şu anda. Yani her şey böyle bir şekilde manipüle ediliyor. Manipüle edilmiş bir fiyat seti var.
Hasan Basri Akdemir: Şimdi ülkenin geçimini soracağım. Orada faiz, enflasyon, üretim, konut monut bir sürü şey anlatacaksınızdır da. Vatandaş şu anda şeyi soruyor, asgari ücretli, emekli maaşı alan. Yani emekli maaşı asgari ücret alanın ne aldığı belli. Ev kiraları olmuş 20.000 lira. Felaket. Bu nasıl mesela Ramazan geliyor. Bir Ramazan sepeti oluşacak. Ramazan kolisi dağıtan sayısı da azaldı.Nasıl olacak bu işler?
Ali Babacan: Hasan Basri Bey şu işe bakın ya. OECD ülkelerin gıda enflasyonu. Bakın diğer ülkelerin enflasyonuna bakın. Sayın Erdoğan diyor ki; “Ya pandemi oldu. Bütün dünyada enflasyon var, bizde de var.”Bütün dünyadaki enflasyon bu, Türkiye'deki bu. Niye böyle? Avrupa'nın en büyük topraklarına sahip, Avrupa'nın en geniş tarım arazilerine sahip, Avrupa'nın en büyük ve en genç nüfusuna sahip bir ülkede, üretimin bol olması gereken bir ülkede eğer gıda enflasyonunu bu kadar patlattıysanız siz bu ülkeyi yönetemiyorsunuz demek. Tarım politikanız yok. Enflasyonla mücadele politikanız yok demek. Şimdi ne yapıyorlar? Enflasyon çok yükseldi. Eee faizi yükseltelim.
Hasan Basri Akdemir: Muhtemelen oradaki ülkelerde tarım alanı ilk beşteyizdir. Toplam tarım alanında.
Ali Babacan: Avrupa'da en büyük bizim. Ama OECD dediğimizde içinde biliyorsunuz Amerika'da var,Avustralya'da var. Yani toprakları Türkiye'den daha büyük olan ülkelerde var.
Hasan Basri Akdemir: Beşte değiliz yani, ondan yukarıdayızdır yani.
Ali Babacan: Evet. Ama sonuçta bu. Şimdi ne yaptı yeni ekonomi yönetimi? Faizi yükselttik, enflasyonu düşüreceğiz. Düşmüyor. Düşmez de yani bu şekilde. Enflasyon Türkiye'de niye yüksek? Hatırlayalım. Damat döneminde Merkez Bankası'na verilen yanlış talimatlarla döviz kurunu patlattılar biliyorsunuz. Döviz kuru Türkiye'de çok hızlı artınca bütün maliyet kalemleri arttı. Enerji değil mi? Tarımın en önemli girdilerinden birisi.Bakın, OECD'nin enerji enflasyonu. %84 küsür, diğer ülkelere bakın, bize bakın. Şimdi enerji deyince içinde mazot var, elektrik var, her şey var. Tarımsal girdi var. Enerji deyince doğalgaz var. Gübrenin en önemli girdisidir, yani gübre maliyetinin yarısını doğalgaz oluşturur. Şimdi kuru patlatınca, bütün maliyetler artınca Türkiye'de her türlü fiyat arttı. Ama gıda ürünlerinin fiyatı da arttı.
Hasan Basri Akdemir: Bugün kur tutuluyor deniyor. Bugün daha fazla yükselebilir mi?
Ali Babacan: Yani şöyle bir şey yok. İnsanların elinde o kadar çok para var ki, Türkiye'de o kadar çok para harcıyorlar ki, bu yoğun harcama ya yoğun talep fiyatları yukarı doğru çekiyor. Öyle bir şey yok ya. Türkiye'deki enflasyonun sebebi maliyet artışı.
Hasan Basri Akdemir: Sayın Elitaş mı demişti en son?
Ali Babacan: Evet. Asgari ücreti artırırsak bunu harcarlar o da enflasyonu patlatır falan. Yani bilmeyenler konuşuyor. Hiç önemli değil. Şimdi burada enflasyonu bir; çeken faktörler vardır, yukarı doğru. Bir de iten faktörler vardır. Çeken faktör taleptir. Yani gerçekten bir ülkede çok ciddi para bolluğu olur. Parayı koyacak yer bulamaz insanlar, çok talep olur. O talep enflasyonu yukarı doğru çekebilir, çünkü ürünü satanlar “Ya ben hangi fiyatı koyarsam koyayım satılıyor, kapış kapış gidiyor. Madem 100 lira değil 110 yapayım 120 yapayım gene alıyor millet” der artar fiyat yani.
Hasan Basri Akdemir: 6 ayda bir yurt dışı tatili yapabilecek kadar maaş alan bir emekliye %25 birden zam yaparsanız o enflasyonu yukarı çeker. Ama geçimini zor sağlayan bir emekliye %50 bile yapsanız o yapamaz.
Ali Babacan: Biz bunu denedik ya. Hiç yapmamış olsak neyse biz bunu denedik. Yaptık yıllarca. Tam 11 yıl bu ülkede asgari ücreti belirleyen ekibin başındaydım ben. 11 yıl. Sendikalarla başka bakanlar görüştürdü falan ama bakan arka odaya geçerdi, beni arardı “Ne yapalım?” diye.
Hasan Basri Akdemir: Öyle diyorsunuz.
Ali Babacan: Tabii. Çünkü ekonominin başında ben vardım, 11 yıl. Tam yetkili yani şu andakiler gibi değil. Ben imza atmayınca hiçbir şey olmazdı. Bu kadar basit. O zamanki bakanlar yetkili. Bakanlar Kurulu Kararıymış,ben imza atmayınca Bakanlar Kurulu Kararı çıkmazdı. Bu kadar basit yani.
Hasan Basri Akdemir: Benzer cümlelerinize Sayın Cumhurbaşkanı cevap vermişti. Yani nasıl hani “Biz yaptık siz işte bana bağlı çalışıyordunuz” gibi.
Ali Babacan: “Ben imza atmasaydım yapabilir miydin?” diye bana birkaç kere söyledi. Ben de diyorum ki; “İşte şu anda tek imza sahibisin. At imzayı düşür enflasyonu.” Niye düşmüyor? At imzayı düşür, gıda fiyatlarını, gıda enflasyonunu düşür. Niye olmuyor? Tek yetkilisin. Mesele o değil. Mesele Türkiye'nin ekonomisini anlamakama ekonomiyi anlarken sadece böyle kitaplardan, teorik, akademisyen ya da sadece finansal piyasanın diliyle değil. Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tozunu yutmak. Sultanahmet'in İstanbul'da yeşil direğinin tozunu yutmak. Reel ekonomiyi bilmek. O konfeksiyon atölyelerinde çalışanların ruh dünyasında, o atölyelerin sahiplerinin nasıl sıkıntı çektiğini bilerek ekonomiyi yönetmek. Yani bizim böyle bir avantajımız vardı.
Hasan Basri Akdemir: Çiftçinin derdini bilmek. Üretmeyi bilmek.
Ali Babacan: Yani reel hayatı bilmeyen, reel ekonomiyi bilmeyen insanların sadece yukarıdan bakıp birkaç makro göstergeyle bu ülkenin ekonomisini yönetmesi mümkün olmaz ya. Olmadı, olmuyor da zaten. Hele hele bilmeden müdahaleler var ya bilinçsiz müdahaleler, Sayın Erdoğan maalesef bunu yaptı yıllarca. Dedi ki “Ben ekonomistim, benim alanım ekonomi” dedi. Merkez Bankası'nın yönetiminden laf dinlemeyenleri attı. Laf dinleyenleri getirdi. Defalarca Merkez Bankası Başkanı değiştirdi. Enflasyonu da patlattı. Geldiğimiz nokta bu.
Hasan Basri Akdemir: Sayın Cumhurbaşkanına diyorsunuz ki; “Bir anda diyerek olmaz. Bu şekilde olmaz” diyorsunuz ama bazen şöyle beyanlarınız var. Neydi seçimden önce şu hareketiniz çok konuşulmuştu; “Şak” diye yaparım, olur. Işık hızında bu sorunları, bugün yine söylediniz, grup toplantısında, “Işık hızında bu sorunları çözeriz. Bunlar çok basit sorunlar. Kolay aşılacak şeyler.” Olay basit bir şey değil, insanlar kan ağlıyor ama siz çözümü çok basit diyorsunuz. Bu biraz fazla özgüven diye okunmaz mı?
Ali Babacan: Yok. Yaptık zamanında gayet basit. Biz yaptık, başardık. Başaramayanlara sorarsanız onlar bilmez ki. Zaten sınıfta kalmış. Tembel talebe olmuyor...
Hasan Basri Akdemir: Mehmet Şimşek’in liyakati konusunda herhalde itiraz etmeyeceksinizdir. Mehmet Bey'le beraber de çalıştınız. Mehmet Bey neden ışık hızıyla yapamıyor da siz yapabiliyorsunuz?
Ali Babacan: Mehmet Bey’i Londra'da Tayyip Bey'le ilk defa tanıştıran benim. Üçlü oturduk, tanıştırdım. “Bakın bu arkadaş iyi. Meselelere hâkim. Türkiye'de gönül bağı da devam ediyor. Evet Londra'da ama Türkiye'yle de gönül bağı devam ediyor.” Tanıştıran benim. Yani bu arkadaşların hangi konuda hangi güçlü yanları var? Nerelerde ne kadar zayıf yanları var? Neyi iyi bilirler? Neyi bilmezler? Ben iyi biliyorum çünkü bizim ekimimizde oldular yıllarca yani. Şimdi DEVA Partisi'nin ilk kurulduğu yıllarda benim bu işaretim doğru. Onu ne için kullanıyordum biliyor musunuz? Türkiye'deki bu baskı ikliminin rahatlatılmasıyla alakalı. Şu anda medya üzerinde baskı var mı? Var. Sivil toplum üzerinde baskı var mı? Var. Bir iktidar değişse, gerçekten demokrat bir kafa bu ülkeyi yönetmeye başlasa; demokrat zihinli bir ekip bu ülkeyi yönetmeye başlasa, korku iklimi birden biter ya. Bir anda dediğim o. Yani düşünün ki Ali Babacan, kadrosu bu ülkenin başına geldi. Bir anda biter ya. İnsanlar nefes alır. “Oh ya bu bize bir şey zarara dokunmaz ki biz tanıyoruz” derler ya. Ya medyada mesela benden bir korku olur mu? Medya benden korkar mı? “Ya bu Ali Babacan bizim canımıza okur” falan. Ben bütün yetki elimde iken, bütün ekonomi yönetimi bende iken, medya üzerinde şöyle ya da böyle etki kullanma imkanım varken tek bir medya patronu çıksın desin ki; “Ali Babacan ekonominin başındaydı arkadaş. Bizi şöyle şöyle etkiledi. Bize şunu yaptı...” Mümkün değil yani.
Hasan Basri Akdemir: Gazetecilerin tek bir şikayeti sizden röportaj almak çok zormuş. Bakanlığımız döneminde yani. Hatta hiç kimse alamıyormuş yani.
Ali Babacan: Ya o da şöyle ben ekonomi başında olan bir insan olarak benim konuştuklarımın eş zamanlı olarak herkes tarafından duyulması gerekiyor. Çünkü “bilgi asimetrisi” denen bir şey var, bilgi asimetrisi. Bu nedir? Ben mesela size özel ekonomiyle ilgili bilgi veririm. Diyelim ki ama bu bilgi diyelim ki üç gün sonra açıklanacak bir bilgiyse e siz o bilgiyi mesela başkalarıyla paylaştığınızda o bilgi birilerine bir avantaj sağlayabilir, bir üstünlük sağlayabilir. Yani başkasının bilmediği bir şeyi önden öğrenmek ve bunun yayılması haksız kazanca sebep olur. Benim tek derdim oydu. Yani gazeteci arkadaşlarla oturup böyle birebir mülakat yapmamamın en önemli sebebi buydu. Ama mesela televizyonlarda yapardım birebir. Mesela bugün gösterdiğim o video 2015 yılında birebir yaptım. Ama niye? Birebir televizyonda yayınlanıyor ya, milyonlarca insan aynı anda görüyor ya, dolayısıyla bilgi simetrisi oluyor. Aynı anda bir bilgiyi herkes öğreniyor. Adaletli bir şekilde, fırsat eşitli bir şekilde. Dolayısıyla kimsenin birbirine üstünlüğü olmuyor yani. Dolayısıyla yani özgürlük ikliminin, baskı ikliminin değişmesiyle inanın anlık yani. Sandıklar açılsın, sonuç bir ortaya çıksın bitti. Herkes şöyle derin bir nefes alır. “Ya” der, “bu ülkede ne kadar çok oksijen varmış biz boğuluyormuşuz durduk yine”der insanlar.
Hasan Basri Akdemir: Peki ekonomi nasıl düzelecek, para? Işık hızında düzelir dediniz çünkü.
Ali Babacan: Işık hızında, niye ışık hızında? Biliyorsunuz şu anda para transferi dünyada fiber optik kablolarla yapılıyor. Yani tuşa basıyorsunuz, bastığınız anda fiber optik kablonun içindeki ışık hızında para oraya gidiyor. Yani tuşla şimdi cep telefonunuzdan siz EFT yapabiliyorsunuz değil mi? Bastığınızda bu ne yapıyor? En yakın baz istasyonuna oradan fiber optik hatla, ışık hızında gidiyor, banka hesabına giriyor. Dolayısıyla benim bugün kullandığım ifade yani paranın ışık hızıyla Türkiye'ye gelişi ya da kendi sermayelerimizin Türkiye'de kullanmak istemediği ama şu ya da bu sebeple yurt dışında tuttuğu paranın ışık hızında Türkiye'ye gelmesi, bankaların bilgisayar sisteminde mevdatta görünmeyip de bir alt kattaki kiralık kasalarda yatan değerlerin bir üst kata çıkıp sisteme girmesi... Bu hızla olur. Yeter ki güven olsun, güven. Güven olmayınca olmaz. Bakın bir anekdot anlatayım.
Hasan Basri Akdemir: Bu sistem oluşunca mı olur yoksa Ali Babacan gelince mi olur? Ali Babacan gelince de olur derseniz bu yine sistemin değil bir kişi...
Ali Babacan: Ama şöyle Ali Babacan zamanında sistemler kurmuş. Bankacılık yasasını sıfırdan çıkartmış. TÜİK yasasını sıfırdan çıkartmış. Sistemler kurmuş birisi yani. Yani ben hiçbir zaman yaptığım işte tek adam yönetmedim ki. Yaptığım her şeyin komisyonu oldu, ekibi oldu. Mesela ne yaptım ben? TMSF diye bir kurum kurdum değil mi? Hatırlayalım, TMSF; bağımsız çalışan ve batık banka patronlarından, usulsüzlük, yolsuzluk yoluyla Türkiye'den para kaçıranlardan gidip o paraları toplayan ama bunu da hukuk çerçevesinde adil bir şekilde ve bağımsız şekilde yapan bir kurum kurdum. Ben demedim ki; “Ali Babacan çekti kılıcı, batık banka patronlarını doğramaya başladı falan filan. Kılıcı eline almış kahraman.” Öyle yapmadım ki, sistem kurdum. Yani önemli olan bu sistemi kurmak, önemli olan yetkin kadrolarla çalışmak. Yani bizim iş başına geldiğimiz bir ülkede her alanda yetkin kadrolar olur. Dürüst ve ehil insanlara biz emanet ederiz. Ve onları da istişare mekanizmalarıyla yönetiriz. Mesele bu bir yönetim zihniyeti yoksa bir kişinin yapacağı bir iş değil bu yani. Bakın bir anekdot anlatayım; Daha seçim olmamış, yıl 2002 ve artık kampanyadayız ama seçim kampanyasındayız. Ve o dönemde benimle görüşmek isteyen iş çevrelerinden çok insanlar olurdu. Yerli yabancı fark etmiyor. Oturduk bir grupla dediler ki; “Ya ekonomi battı batacak. Bu kadar büyük borç var. Hazine borcu zor döndürüyor. Enflasyon patlamış gitmiş. Siz bu işi nasıl düzelteceksiniz? Parayı nereden bulacaksınız” diye. Bir zarf vardı yanımda şöyle. Zarfın arkasını çevirdim, dedim ki; bak hesap basit,Türkiye'nin bütçesi bu mu? Bu bütçede paranın ağırlığı nereye gidiyor? Faize mi gidiyor? Niye bu kadar yüksek faiz ödüyor bu ülke? Güvenli olmadığı için. Risk ne kadar yüksekse faiz o kadar yüksektir. Güvenin olmadığı bir ülkede faiz yüksek olur. İki kere iki dört. Güven yoksa faiz yüksektir. Türkiye'de ne zaman güven oldu faiz düştü, ne zamanki güven yok oldu faiz arttı. İşte bu faize giden para var ya dedim. Siz onun olması gerektiği rakamı şöyle bir düşünün. Nedir makul Türkiye'nin hani Türkiye bir ülkenin bütçesinde olması gereken faiz ödemesi şu, düşün dedim. Ne kadar kaynak ortaya çıkıyor? Bu kaynakla Türkiye hem bütün giderlerini sağlar hem de borcu öder mi? Öder. Bu kadar basit dedim yani. Sonra aynı kişilerle üç sene sonra oturduk. Dediler ki;“Ya” dediler “bize zarfanın arkasını çevirdin. Basit bir hesap yaptın ve tuttu” dediler. “E tabii” dedim, “ben çünkü ticaretten gelme birisiyim. Güvenin ne olduğunu biliyorum. Güvenilen bir muhatabı olduğunda, güvenilen bir muhatabı olduğunda nasıl başarılı olunduğunu ama güveni kaybettiğinde nasıl başarısız olduğunu ticarete yaşadım.” Siyasette de farkı yok ki bunun yani. Güven, güven, güven. Bu kadar basit. Onun için basit geliyor bana yani. Güveni sağla, korkma ama güveni kaybedersen de kork.
Hasan Basri Akdemir: Süremiz çok daraldı ama bugün grup toplantısında iki şeye temas ettiniz. Onları sormadan ve kısaca cevabını almadan bitirmek istemiyorum. Birincisi, doğum oranı, doğum hızı, doğum yaşı, evlilik yaşı ve boşanma hızı, boşanma artışı. Tüm bu istatistiklerin Türkiye'nin dünyada ayrı yani gelişmekte olan ülkeler arasında öncü, farklı olmasını sağlayan değerlerin tamamen negatife dönmüş ve çok sıkıntılı olması ki Cumhurbaşkanı Erdoğan da bunu defaatle vurguluyor. Hatta bu yılı “Aile Yılı” ilan ettiler. Bu konuya değinmenizi rica edeceğim.
Ali Babacan: Son açıklanan veri biliyorsunuz boşanma sayısı ve ilk defa Türkiye'de bir yıl içerisinde boşanma sayısı evlilik sayısının %33’üne ulaştı. Yani 100 tane evlilik olduysa 33 tane boşanma gerçekleşmiş. Tarihimizde böyle bir şey yok. Üstelik evlilik sayısına bakıyorsunuz rakamlar son derece düşük. Ailelerin ortalama çocuk sayısına bakıyorsunuz. Kadınlardaki doğurganlık hızı deniyor, ortalama doğum hızına bakıyorsunuz, Fransa'nın altına düşmüş durumdayız. Türkiye'de artık insanlar evlenip yuva kurmaktan çekiniyor. Çocuk sahibi olmaktan korkuyor. Hatta kurulmuş yuvalar dağılıyor. Bunun altındaki en önemli sebeplerden birisi ekonomi. Tabii ki kültürel, sosyal bir sürü konu var, bir sürü konu var ama asıl ekonomi, asıl ekonomi. Şimdi Türkiye öyle bir hale geldi ki; gençler artık alın teriyle, bilek gücüyle para kazanmayı değil hızlı yoldan para kazanma yollarını aramaya başladılar.
Hasan Basri Akdemir: Bir sonraki sorum da buydu.
Ali Babacan: Çünkü bakıyorlar ki helalinden para kazanmak çok zor. Çocuk gidiyor KPSS'den 90 alıyor, 95alıyor. Mülakatta eliyorlar. Niye eledin bu çocuğu mülakatta? Ya biz bunun siyasi görüşünü beğenmedik. Bunun muhalif duyguları var galiba. Böyle bir şey olur mu ya? Şu adalet midir? Bakın son 5 yılda devlette çalışanların sayısı, kadrolu personel sayısı 3.600.000'den 5.200.000'e çıktı. Devlet 5 yılda tam 1.600.000 kişi işe almış. Kadroya almış. Ve bunların çoğunda mülakat var. Çoğunda “Benden misin değil misin?” sorgusu var. Bu adalet midir ya? Sen iktidara yakınsan, mülakatta yapanların gözüne girdiysen “Tamam ya bu bizden”diyorsan, devlet işe alıyor ama hafif muhalif duyguların varsa ya da Türkiye'de bazı şeyler yanlış falan filan dediyse çocuk mülakatta bitti. Kapının önüne koyuveriyorlar. Bu adalet midir? Bu sefer ne oluyor? Başta gençlerde ama orta yaşlarda da ilerleyen bir sanal bahis, sanal kumar hastalığı var şu anda Türkiye'de.
Hasan Basri Akdemir: Çok, çok, çok.
Ali Babacan: Bakın geçen Mehmet Şimşek, “200.000 web sitesini kapatacağız” dedi.
Hasan Basri Akdemir: Bu arada yasalı da yaygınlaştırılıyor.
Ali Babacan: Ya arkadaş 200.000 web sitesi açılana kadar neredeydin? Niye beklediniz ki? 200 olduğunda kapat. Bir 200 daha kurulduğunda gene kapat. Niye 200.000 tane olmasını bekliyorsun? Değil mi? Bu yasa dışı olan. Şimdi yasa dışı olanla mücadele ediyorlar, çünkü bir de yasal olan var ya. Yasa dışı çoğaldıkça yasal olanın kârı düşüyor. Yasal olanın piyasası daralıyor. Yasal olan kim? Tutmuşlar kendilerini en çok destekleyen medya kuruluşuna bir gece ansızın tek bir imzayla demişler ki; sen bu işi yap. Halbuki sen bu işi yap derken bu bir değerdir, bir değer veriyorsun. Ona bir hak veriyorsun. Bu hakkın bir karşılığı olması lazım. Bunu ihaleyle yap. Değil mi? De ki; “Ben böyle bir şey yapacağım, şartlar budur. Devlete en çok bedel ödeyen bu hakkı alacaktır” de. Yok öyle bir şey yok, para aldıkları falan da yok. Bir gecede bir imzayla al sana bu hakkı verdim. Hangi kuruluş bu? Hükûmeti en çok destekleyen, yandaş medya kuruluşlarından birisi. Türkiye'deki aynı zamanda en büyük sanal kumar örgütçüsü. Yasal dediğimiz de bu. Bakın yasal olmayanla yasal arasında Allah aşkına şu farkı kim bilebilir ki, yasal olan bu, yasal işi bu. Bu da incik boncuk. Bu da incik boncuk. Şimdi bunun fişini çekip bu işi bitirmek mümkün. İstediklerini de Twitter'a yavaşlatmıyorlar mı? İstediklerini de Instagram'a erişimi engellemiyorlar mı? O sadece erişim bakın. Bir de bunun arkasında ödeme sistemleri çalışıyor. Para dönüyor. Ya bu iş para dönme işi var ya, para dönme işinin kontrolü çok daha kolaydır. İnternette erişimde işte VPN'de şuydu buydu falan filan başka yolları olursa bir de para kısmı var. Bunun para kaynağını kes. Adam parayı alamadı, zaten fişini çekiyorsun bitiriyorsun işi. Onun için diyorum ya, ışık hızında ya. Ya biz iş başına gelelim, mesela bu biter. Bunu da ulaşılması, erişilmesi çok zor hale getiririz. Yani böyle çocukların cep telefonundan girecek şekilde çıkarırız biz bunu. Yani yasalmış yasa dışıymış Allah aşkına. Kimi kandırıyorsunuz? Yani yasal da bu. Yasadışı bu. Yasalın balonu büyük. Yasadışın balonu küçük. Ekran aynı ekran işte. Bakın daha yeni, bir iş yerinde şöyle kadınlarla biraz sohbet ettik. Dünya Kadınlar Günü geliyor ya, bir dertlerini dinleyelim diye. Yani yaklaşık 30 kişi vardı. Yani “Nedir sorunlar” deyince, 30 kişiden iki tanesinin birinci derece yakın, hatta birisinin oğlu bu işe girmiş sanal kumar sanal bahise. Kadıncağızın iki dairesi varmış, ikisi de bitmiş. Ve şimdi orada işçi olarak çalışmak zorunda. Başladı ağlamaya. “Sormayın ya bizim oğlan girdi bu işe, bitirdi bizi ailece dedi. Çöktük finansal olarak” dedi. Yine bir başka kadının yeğeni. Aynı şekilde, “Ya evet bizim yeğen girdi bu işe. Ailesi mahvoldu, perişan oldu” dedi. Gençler kendi canına kıyıyor ve bunlar haberleştirilmiyor, çünkü bunların haberleştirilmesiyle ilgili ayrı sınırlamalar falan var biliyorsunuz. Yani bu kendi canına kastetme konuları haberleştirilmesi, hani başka kaygılarla da yapılmıyor, edilmiyor. Ama büyük bir toplumsal yara ve bunları önlemek mümkün. Ama menfaat şebekesi diyorum ya bak, iktidarın etrafında öbeklenmiş menfaat şebekesi. Bunlar öyle yoğun ve öyle kalabalık bir grup ki artık, iktidar bunların arasından kafasını sıyırıp etrafı göremiyor. Yoksa ya faize “Nas” deyip, “Nas” deyip “ben faizle mücadele edeceğim” diyen bir Cumhurbaşkanı, sanal kumara bu kadar nasıl kolay izin verir ben anlamıyorum. Faizde Nas var, kumara Nas yok mu?
Hasan Basri Akdemir: Var. Bir de başına milli koyuyoruz kumara.
Ali Babacan: İnanılır gibi değil ya. Hiçbir tutarlık yok. Ya biz işte, bunların mücadelesini veriyoruz. DEVA Partisi bunun için var. Aksi halde bu ülke çok daha kötüye gidecek inanın. Biz o konu da çok müsterihiz. Doğru yerde duruyoruz ya, konuşunca hep doğruyu söylüyoruz ya, söz verince tutuyoruz, çok şükür meşru bir zeminde siyaset yapıyoruz. Onun için biz her gece başımızı yastığa çok şükür rahat koyuyoruz. Ama başkaları bunu yapamıyor. Hep korkuyorlar, tedirginler. “İktidar bir elimizden giderse yandık” diyorlar. İşte ben iktidardan ayrıldım ya, iktidarın zirvesindeyken ayrıldım yani. “İktidar elinden giderse ben yandım, yanarım” demedim ki. Çünkü iktidardan menfaatim yoktu ki benim. Ben sadece bu ülkenin menfaati için çalıştım. Dolayısıyla çok rahatlıkla bağı koparttım. Şimdi yine ülkenin menfaati için çalışıyorum. Bu sefer doğruları söyleyerek, yanlışları işaret ederek, ama yanlışların yerine ne yapılması gerektiğini de açıkça ortaya koyarak.
Hasan Basri Akdemir: Çok güzel bir söz var. Prof. Osman Altun'un, geçen hafta program yaptım. Orada söylemişti, demişti ki, paranın yönünü izle, gerçeğe ulaş. Bu yasa dışı bahisten ortaya çıkan büyük bir kara para var. Ve bu kara paranın beyazlatılması süreçleri var. Buna dair de çokça spekülasyon var. Bir gün onları da konuşuruz. Çok teşekkür ediyorum bizi ağırladığınız için.
Ali Babacan: Hemen bir parantez. Bu işlerde kayıt dışı paranın yoğun olduğu ve bunun bir şekilde belgeye dönüştürdüğü en önemli sektörlerden birisi gayrimenkuldür. Tapu işlemleridir. Tapuya giden işlem yapan vatandaşlarımız bilir ki, tapudaki işlem değeri farklıdır, gerçek fiyat farklıdır çoğu durumda. Ve aradaki farklar, eskiden çantalarda, şimdi enflasyon olduğu için çuvallardaki paralarla. Gidin bir tapu dairesinde şöyle oturun. Etrafta çuvallar, torbalar görürsünüz. Ve kayıt dışılık çoktur orada. Erdoğan'la bizim ayrılmamızın en önemli sebeplerinden birisi de tam da bu imar rantlarıdır. Gayrimenkul piyasasındaki bir kayıt dışılıktır ve bu kayıt dışılıkla mücadele için benim ortaya koyduğum kararlılıktır. Baktım olmuyor, o zaman “Kusura bakmayın” dedik. “Buraya kadarmış” dedik. “Kusura bakmayın” dedik. “Biz bu yanlışın içinde yanında duramayız. Ya düzelteceğiz beraber, düzeltme iradesi yoksa da yanlışın yanında duramayacağız” dedik.
Hasan Basri Akdemir: Bugün insanların barınma sorunu da ortaya böyle çıkıyor. Böyle böyle çıkıyor. Çok teşekkür ediyorum.
Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Hasan Basri Akdemir: Bizi ağırladığınız genel merkezinizde. Kıymetli izleyenler bugün DEVA Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan'la birlikteydik. Kendisine teşekkürlerimi ettim. Sorularımı sordum. Sizin yorumlarınızı da okudum. Siz de takip ettiniz. Çok teşekkürler. Efendim yayını beğenmeyi, paylaşmayı, yorum yapmayı; beğenmiyorsanız beğenmeme butonuna basmayı, bize yakınlık hissetmiyorsanız yorumlarda sitem etmeyi unutmayınız. Çünkü biz sizlerle bu işi yapıyoruz. Sevmediğiniz bir şey varsa onu da muhakkak yazın. Tepki vermemezlik etmeyin. Sizin tepkileriniz sayesinde buradayız. Tekrar görüşmek dileğiyle. Sağ olun.