Semih Sakallı: Merhaba, hoş geldiniz. Mesele Ekonomi'de yeni bir yayınla, özel bir yayınla karşınızdayız. Bugünkü konuğum DEVA Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan. Ali Bey, merhaba.
Ali Babacan: Merhaba. Hoş geldiniz genel merkezimize.
Semih Sakallı: Teşekkür ederiz.
Ali Babacan: Sizi burada görmek bizim için mutluluk.
Semih Sakallı: Çok teşekkür ederiz. Her geldiğimizde de profesyonelliğe hayran kalıyoruz prodüksiyon ve çekim açısından. Tekrar teşekkür ederim bizi misafir ettiğiniz için.
Ali Babacan: Sağ olun. Ben de yayına davetiniz için ayrıca teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Semih Sakallı: Ali Bey, şimdi tabii ne konuşacağımızı muhtemelen herkes tahmin ediyordu. Ana gündemimiz fon krizi. Fon krizinden hareketle tabii ki Türkiye ekonomisinin nasıl gittiğini, gidişatını konuşacağız. Dışarıdaki ve içerideki önemli başlıkları da konuşacağız. Ama istiyorsanız biraz da seyircilerimiz de canlı yayına katılana kadar, dün gece Meclis açılışı vardı. Dün akşam da resepsiyon vardı. Siz oraya da katıldınız. Oradaki demeçlerinizi de size soracağım. Ama tabii ülkenin maalesef çoğu kötü olmak koşuluyla birçok gündem maddesi var. Resepsiyonda en çok hangi konu konuşuldu bir onu sorayım size. Sonra diğer konulara geçelim.
Ali Babacan: Resepsiyonda herhalde önemli konulardan birisi tabii ki bu son fon meselesi. “Fon krizi” diyoruz da biz aslında buna “fon dolandırıcılığı” dememiz gerekiyor. Çünkü kanunda açık adı bunun piyasa dolandırıcılığıdır. Yani kanunu ben çıkarttım için zamanında Meclisten 2012'nin sonunda aralık ayında son iş günü çıkarttım Meclisten Sermaye Piyasası Kanunu. Tam adı “Piyasa Dolandırıcılığı.” Dolayısıyla bu mesele aslında “fon dolandırıcılığı” meselesi. “Fon krizi” deyince sanki durup dururken kendi kendine çıkmış bir şey gibi anlaşılıyor. Öyle değil yani birileri dolandırdı insanları. Bu tabii en önemli konulardan birisiydi Meclis resepsiyonunda. Ama terörle mücadele süreci, bu çerçeve yasa, onun uygulanması. Bununla ilgili de ister istemez gündem vardı. Bir de tabii artık seçim tarihini insanlar merak ediyor, soruyor. Seçimde artık konuşulmaya başladı. Çünkü ben hep diyorum ufukta şöyle seçim görünüyor, baktığımız zaman seçim geliyor yani.
Semih Sakallı: Şimdi bunları konuşacağız başlıkları. Ama istiyorsanız biz bu yayına başlamadan birkaç saat önce Fon Koordinasyon Kurulu'nun ikinci toplantısının sonucunu gördük. İstiyorsanız sıcak gelişme olarak oradan başlayalım. Ondan sonra biraz daha bu işin perde arkasını ve orta vade etkilerini konuşalım. Şimdi o toplantıdan, o kuruldan çıkan açıklamada birincisi; “Vatandaşlarımıza ek bir yük getirilmemesi yönünde görüş birliğine varılmıştır” dendi. Önce buradan başlayalım. Bunu nasıl yorumlarsınız?
Ali Babacan: Şimdi ben bir hafta önceki bir başka canlı yayında aslında bir görev gücü kurulması gerektiğini söylemiştim. “Task force” dediğimiz. Görev gücü demek; görevi sadece bu olan, 5 ila 7 kişiden oluşan ama meselenin sermaye piyasaları boyutunu bilen, merkez bankacılığı boyutunu bilen, bankacılık boyutunu bilen, gerekirse o kurumlardan da insanları alan ama 24 saat işi bu olan bir görev gücü kurulması gerektiğini söylemiştim. Şimdi bu kurulan fon kuruluna baktım bugün fotoğraflara; 20 kişi midir nedir? Yani bunların işi de değil yani; orada oturanların belki yarısının işi bu değil. Sermaye piyasalarını çok iyi bilen, bu işin tekniğini bilen, hukuki yönünü bilen ve 24 saat bu işle yatıp kalkan bir görev gücü kurulmadan bu iş çözülmez. Oradaki insanlar zaten kurumların başındaki insanlar; işte iktidar partisinin genel başkan yardımcıları, şunlar bunlar... E bunlar zaten işlerini yapıyor. Yani Cumhurbaşkanı Yardımcısı şimdi haftada bir bunları toplayıp da ne yapacaklar orada yani? Günlük bazda, anlık bazda koordinasyon gereken bir kriz yönetiminin gerekliliği var burada. Bir kriz böyle yönetilmez. Böyle bir şey olmaz. Krizin bir öncesi aşaması vardır, kriz öncesi aşama, kriz anı vardır, bir de kriz sonrası bunun çözümlemesi vardır. Şu anda krizin ortasındayız. Krizin ortasında, kriz anını yönetmeyle ilgili bakın 17 Eylül'den bugüne iki hafta geçti ya! İki haftadır kura kura kurdukları 20 kişilik hantal bir heyet, onlar da ilk toplantısını yapıyor, 3 paragraflık bir açıklama yapıyor. Peki günlük bazda kim koordine edecek bunu? Günlük, anlık kararları kim verecek? Kim hızlı hareket edebilecek? Böyle 'haftada bir toplanalım' olmaz. Piyasalar biliyorsunuz anlık değişir. Yani bir saat geç karar alırsınız, bakarsınız borsa endeksi aşağı yukarı oynamaya başlar. Yani böyle yönetilmez böyle bir kriz. Yani acilen önce bir görev gücünün kurulması lazım. Ve ne yapılması lazım? Tam da sorunuzun özü bu; devlet kaynakları, hazine kaynakları... Şimdi bunlar kullanılacak mı, kullanılmayacak mı? Şimdi ikide bir bunu söylüyorlar ama ben burada hatırlatmakta fayda görüyorum. Çünkü bu iş böyle başlar. Yarın bu işin üst düzey siyasi sorumlularını ya da üst düzey bürokrasideki sorumlularını kurtarmak için hazine kaynaklarına, Merkez Bankası kaynaklarına başvurmaya doğru böyle meyledebilirler. Sakın ha diyorum; sakın ha hazinenin kaynaklarına dokunmayın! Merkez Bankası'nın para basma makinelerine dokunmayın bu işi çözmek için. Yani devletin milyonlarca insandan aldığı vergi, tüyü bitmemiş yetimin hakkını bu işlerde sakın ha kullanmayın. Bunun yakın takipçisi olacağız ve tek bir kör kuruşun da hesabını soracağız. Bu çok önemli bir konu. Çünkü devlet kefil olmadığı, “ben buna garanti veriyorum, kefilim” demediği bir konuda ne yapacağını iyi bilmeli. Devlet garantisi varsa, kefalet varsa ayrı bir şey; devletin kefil olmadığı, garanti vermediği bir konu ayrı bir şey. Aksi halde ne olur? “Parayı vururum; kazanırsam bana kalır, kaybedersem de sıkarım bunu, bırakırım hazinenin sırtına.” Böyle bir şey olmamalı. Buna biz “moral hazard” deriz; yani ahlaki riziko denir. Yani “büyük paralar kazanırsam benim, kaybedersem hazinenin sırtına yüklerim”. Böyle bir şey kesinlikle olmamalı, bunun takipçisi olacağız.
Semih Sakallı: Peki, yine bu aynı toplantıdan çıktı ki “ödeme takvimi görüştük” deniyor. Ki bunu herkes zaten tahmin edebiliyor şimdi. Orada birçok vatandaşın, 450-500 bin kişinin -ki birçoğunun, 400 bine yakınının 1 milyon ve altındaki mevduatı olan insanlar olduğunu biliyoruz- parası orada sıkıştı kaldı. Ve ödemeler var işte, hayat devam ediyor. O yüzden onlara bir ödeme takviminin hızlı bir şekilde yapılması lazım. Ama hiç para yok ortada. Yani birkaç gemi fotoğrafı, yat fotoğrafı, işte bina fotoğrafı gördük ama bunların likidite edilmesi veya işte bu paraların toplanması ayrı bir iş. Önce kamu ödeyecek, oradan nasıl bir aktarma olacak, nasıl bir sistem işlemesi lazım?
Ali Babacan: Şimdi öncelikle elde bir nakit olması lazım ya da nakde hemen çevrilebilecek değerler olması lazım. İşte bahsettiğim bu görev gücü de tam bunları çalışmalı. “1 milyon” diye bir eşik konması doğrudur, zaten onu da ben önermiştim tam bir hafta önce. Dedim ki; yani rakamlar aşağı yukarı işte 400 bin insan 1 milyon ve altı birikimini buraya koymuş durumda. Geri kalan 55 bin kişinin 1 milyon üstü rakamlar söz konusu. Önceliklendirme böyle yapılmalı diye. Dolayısıyla 1 milyon eşiği doğru bir eşiktir. Ama oradaki likidite durumu, bu likiditenin kime hangi sırayla nasıl dağıtılacağı meselesi daha günlük, anlık çalışması gereken meseledir. Şimdi böyle “haftada bir toplanalım, bir saat toplanalım dağılalım”, böyle yönetilmez. Ama bir şekilde küçüklerden başlayan bir önceliklendirme ya da en azından herkesin bir 1 milyona kadar olan birikimini bir karşılamaya çalışma ve daha sonra büyük rakamlara geçmek strateji olarak doğru bir strateji, zaten benim de önerdiğim strateji. Ama bütün bunlarla alakalı tabii ki elde rakamlar lazım, veriler lazım. O verilere sahip olan kim? Bu işi yöneten devlet kurumları. Dolayısıyla o devlet kurumlarının elindeki verilere bakıp bu kararların hızlı bir şekilde verilmesi lazım. Burada güven çok önemli. Güveni merkeze koymadan bu işi çözemezsiniz. Endonezya yaşadı buna benzer bir olayı. Endonezya ne yaptı? Derhal ama derhal üst düzey yönetim kadrosunu hemen bir değiştirdi. Şimdi bu hala yapılamadı Türkiye'de. Bakın bu olmadan olmaz. Yani bu işin sorumlusu, asıl bu işi takip etmeyle, denetlemeyle ilgili yakalaması gereken, bu iş daha küçükken, yangın daha küçükken söndürmesi gereken kurumlar belli. Şimdi bu kurumların üst düzey kadroları derhal değişmeden bu sorun çözülmez. Çünkü daha önce de söyledim; kaza yapmış durumdalar ve bu kazada suçlu da olabilirler, suçsuz da olabilirler. Yani nasıl trafik kazasında kafayı çekip çekip de hani yüksek bir alkolle gider vurur, o da arabayı kullanıyordur ama çarpılan arabada yani suçsuz yere kazaya karışan da bundan etkilenir. Ve kazanın anlık bir travması olur. O travma geçene kadar da o şoförlere, sürücülere araç kullandırılmaz. “Taksiyle sen bir evine git” denilir, araçları da başkaları götürür bir yere park eder ya da tamirciye götürür. Şimdi siz kaza yapmış, onun travmasını yaşayan kurumlara iş yaptırmaya çalışıyorsunuz. O insanlarla iş yapmaya çalışıyorsunuz. Yani inanın çok kötü yönetiliyor ya. Yani 15 gün oldu bakın bu iş ortaya çıkalı, çok kötü yönetiliyor. Tabii bir de bu işin öncesi var değil mi? Yani öncesine döndüğümüzde Hazine ve Maliye Bakanı ta Kasım 2021'de “manipülasyonun farkındayız” diyor. İktidar partisinin genel başkan yardımcısı diyor ki “bizi uyarıyorlardı” diyor. “Devlet görevini yapmamış” diyor. Ya arkadaş, her ikinizin de patronu aynı kişi. “Devlet görevini yapmamış” diyorsun da zaten devlet başkanı kim? Sen genel başkan yardımcısısın. Kimin genel başkan yardımcısısın? Senin genel başkanın kim? Öbürüne dönüyorsun bakana; sen kime bağlı çalışıyorsun? Aynı kişiye bağlı çalışıyorsun. E, olabilecek en üst seviyede hem parti tarafında hem de devlet yönetimi tarafında insanlar bundan haberdardı da niye hiçbir şey yapmadınız? Ben buradan soruyorum: Elinizi kolunuzu kim bağladı? Kim sizi böyle felç etti? Yapılması gereken konularda, atılması gereken adımlarda niye kurumlar harekete geçemedi? O kurumların içindeki insanlar gözlerinin önünde bu kadar büyük bir dolandırıcılık varken, bu kadar iş büyüyene kadar niye harekete geçmediler? "Elinizi kolunuzu kim tuttu?" diye ben şimdi onlara soruyorum. Yoksa göz mü yumdunuz? Görevi mi ihmal ettiniz? Yoksa acaba ortak mıydınız bu işlere diye, bütün bu kurumlarda bu işten sorumlu olan insanlara buradan sizin yanınızda soruyorum. Buna bir cevap vermeleri lazım. Cevap vermeden önce de önce dediğim gibi bu sorumluların önce bir kenara ayrılıp yeni bir ekibin kurulması lazım.
Semih Sakallı: Araba dediniz dün gece Meclis resepsiyonunda. Şimdi arabayı kullanan çok insan var. Sizin bu anlattığınızı onu anlıyorum. Yani bunun içine Mehmet Şimşek'i de sokabiliriz veya başkasını sokabiliriz. Yani burada arabanın tek bir şoförü varsa o şoförün kim olduğunu nasıl bulacağız?
Ali Babacan: Zincirleme kaza. Ben sadece "iki araba" diye basit bir örnek verdim. Burada bir sürü araba birbirine karışmış. Kaza var yani ve bu kazanın çok sayıda sürücüsü var, çok sayıda sorumlusu var. Yani kurum başkanları, kurul üyeleri seviyesindeki insanların bir an önce, bir an önce anahtarı teslim edip "Ya biz biraz kendimize gelelim, büyük bir şok yaşıyoruz, başkaları götürsün bu işi bir süre" demeleri lazım yani. Demiyorlarsa da çıkıp Sayın Erdoğan'ın demesi lazım: "Arkadaşlar siz bir kenara çekilin, suçlu suçsuz şu anda ayıracak durumumuz yok. Belki sen masumsun belki sen değil, bilemem şu anda ama yeni bir ekip kuralım da bir an önce şu krizi çözelim, bir an önce şu güveni yeniden inşa edelim" demesi lazım. Başka türlü olmaz, inanın debelenip duracağız. Ve vakit de yok. Yani bu iş güven meselesi. Güveni hızlı bir şekilde oluşturmazsanız Allah korusun beterinin beteri var. Buradaki mağdurlar sadece buraya para koyan insanlar değil ki, değil mi? Burada işte 130, bilemedin 200 tane şöyle ya da böyle fon var. E birkaç bin tane de başka fonlar var. E şimdi bütün bunların değeri düştü Türkiye'de. Yani diğer fonlara para yatıranların da birikiminden erime oldu değil mi? E borsa endeksi düştü, borsada milyonlarca insan yatırımcı. E şimdi milyonlarca insanın ne suçu var? Gitmiş sapasağlam bir şirket; dürüst, şeffaf, açık çalışan bir şirket ya da bir banka, bir sanayi kuruluşu... Gitmiş bunun hisse senedini almış, güvenmiş almış. Bu insanın ne suçu var? Şimdi onların da serveti eridi, onların da birikimi eridi. Ve bunun bakın bir servet etkisinden doğan bir ekonomik durgunluk riski de var. Yani ben onun için burada tekrar bu işi yönetenleri uyarmak istiyorum. Acilen dediğim tedbirler alınmazsa bu iş servet etkisiyle ekonomide bir durgunluk dönemini bile tetikleyebilir. Bir an önce, bir an önce güveni oluşturacak tedbirleri hızlı bir şekilde almak lazım, açık gitmek lazım, şeffaf gitmek lazım.
Semih Sakallı: Bugün Kurul'dan çıkan bir başka başlık da sermaye piyasalarına ilişkin düzenlemeler yapılacak. Yeni düzenlemeler. Burada iktidar, güveni, bahsettiğiniz güveni yeni düzenlemelerle sarmaya çalışacak belki de hani isimlerden ziyade. Siz bu, işte fon skandalının, fon dolandırıcılığının ana sebebinin düzenleme eksikliği olduğunu mu düşünüyorsunuz yoksa kadroların suistimali mi?
Ali Babacan: Düzenleme bakın, bizim 2012'de çıkarttığımız Sermaye Piyasası Kanunu geçer akçedir. Sermaye Piyasası Kanunu çok sağlam bir çerçeve çizmiştir. Aynı bizim bankacılık yasası gibi, aynı konut finansmanı yasası gibi, aynı sigortacılık yasası gibi bunlar çok önemli çerçeve yasalardır. Bu yasaların ikincil düzenlemeleri olur. İkincil düzenlemeler tebliğlerdir, şuydu buydu... Bunlar zamana göre ufak ufak değişebilir ya da kısa vadeli tedbirleri olur. Bakarsınız makro ihtiyati tedbirlerin bir kısmı gelir mesela bankacılıkla ilgili düzenlemelere yansıtırsınız Merkez Bankası, BDDK üzerinden. Yoksa ana çerçeve yasada ben bir sorun görmüyorum. Krizi yönetmeyle alakalı ilave düzenleme gerekirse kuşkusuz yapılabilir ama ya artık yangın çıkmış, büyük bir hasar var. Ben oturayım önce şu binanın yangın kodlarını, yangın yönetmeliğini bir yazayım... Ya şu önce bir yani bu yangını bir söndür arkadaş, bir söndür! Öncelik orada yangını söndürmek. Yangın çıkmaması için ne tedbir alacaktık? Tamam onu da yaparsın ama öncelik o değil. Yangının bir sönmesi gerekiyor öncelikle. Ve şimdi bu binanın diyelim ki sprinkler sistemi var değil mi? Tavanlara dikkat edin hep yangın hissedici sistemler var. Yani merkezde büyük su deposu var. Yangın çıktığı anda sensör hissediyor ve sprinkler anında yerinde söndürüyor. Şimdi yangın sensörü niye çalışmadı? Sprinkler niye çalışmadı? Yani büyük bir yangın çıkmış, acaba birileri onun ayarıyla mı oynadı? Yani yangın var ama dedektör almıyor. Acaba biri fişini mi çekti? Kim o üçkağıtçı? Kim dolandırdı milleti ya? Bunların bir an önce ortaya çıkması lazım. O da bu usulle, bu iş tutuş tarzıyla olmaz. İki haftadır eliniz armut mu topluyor ya? İki hafta oldu bu iş ortaya çıkalı. Daha kurul yeni kuruldu da ilk toplantısını bugün yapıyor da 20 kişilik heyetle sözüm ona... Vay yavrum vay, bu işi yürütecekler yani. Olmaz olmaz. Yani ben inan bak ilk başlarda daha hani itidalli bir şekilde ve yol gösterecek, yön gösterecek şekilde nasıl çözüleceğini bu işin anlattım ama vakit geçtikçe artık kusura bakmasınlar yani. İnsanların sabrı yok, piyasanın sabrı yok, güvenin sabrı yok. Güveni oluşturmak için acil ve düzgün adımlar atılması gerekiyor yani.
Semih Sakallı: Adalet Bakanlığı çok aktif bu süreçte. Yani birçok açıklama Adalet Bakanı tarafından geliyor işte hatta geri çekilen bazı kararlar, bakanlığın açıklayıp savcılığın açıklayıp sonra tekrar geri çektiği... Siz bunu buradan nasıl yaklaşıyorsunuz? Yani bu işin başında bu tüm süreci kim ele almalı? Kim başında olmalı?
Ali Babacan: Şimdi Adalet Bakanlığı aslında şu anda bir Türkiye Başsavcılığı gibi çalışmaya başladı. Yani o da hani yargının bağımsızlaşmasından baktığınızda, hani hakimlerin savcıların kendi özgür iradeleriyle hareket etmesi gerekliliğinden baktığınızda orada da garip bir durum görüyoruz açıkçası. Ama şunu unutmayalım: Yargı yönetemez. Yargı sadece denetler. Suçluyu suçsuzu ayırır, suçlunun da cezasını verir. Şimdi "Yargı bu işi yönetsin, yargıya nasılsa devrettik, havale ettik bu işi, yargı çözsün"... Böyle bir şey olmaz. Onun için ben yine neyi önermiştim? "Devlet Denetleme Kurulu mutlaka devreye girmeli" demiş idim. Devlet Denetleme Kurulu da devreye girdi ama baktık ki Devlet Denetleme Kurulu'nun başkanı Borsa İstanbul'da da yönetim kurulu üyesiymiş, ikinci başkanıymış. E şimdi Devlet Denetleme Kurulu kendi yönetim kurulu olarak görev yaptığı dönemle ilgili Borsa İstanbul'u nasıl denetleyecek? Nasıl olacak bu iş yani? Ben onun farkında değildim onu söylediğinde. Şimdi maalesef kamuda şöyle işler var, ben sadece şu kurum bu kurum için söylemiyorum. Yani bir görevlendirme yapılıyor ama ondan sonra ek geliri olsun diye bir yerden bir daha yönetim kurulu üyeliği veriliyor. Maaşı olsun artı bir şey daha olsun. İki yerden üç yerden maaşı olan insanlar var. Şimdi bunlar doğru değil. Yani bir denetim kurumundaki insan aynı zamanda bir başka yerin yönetiminde olamaz. Çünkü onu rahat denetleyemez daha sonra yani. Mesela bizim İbrahim Çanakçı Bey, bizim Genel Başkanvekilimiz, tam 11 yıl Hazine Müsteşarı oldu ve 11 yıl boyunca tek bir devlet kuruluşundan bir yönetim kurulu üyeliği almadı. Hazine bütün kurumların ana ortağı, %100 sahibi değil mi bütün devlet sisteminin? Yani kamu bankalarından tut da bütün kamu kuruluşlarının, KİT'lerin Hazine ya sahibi ya da ana ortağı. Yani bilemez miydi İbrahim Bey iki yerden üç yerden de yönetim kurulu üyeliği almayı ama ne dedi İbrahim Bey o zaman? Ya dedi "Ben dedi eğer herhangi bir kurumun da dedi bir yönetim kurulu üyeliği hani ayda şu kadar ilave geliri olsun diye alırsam o kuruma karşı tarafsızlığımı kaybederim" dedi. "Yarın o kurumla alakalı önemli bir karar önüme geldiğinde ben Hazine Müsteşarı olarak tarafsız belki olamayabilirim" dedi. "Halbuki Hazine Müsteşarı'nın tarafsız olması lazım" dedi, "Bütün kurumlara eşit mesafede olması lazım" dedi. "Ancak ben öyle yönetebilirim sistemi" dedi. E tek bir yönetim kurulu üyeliği almadı 11 yıl boyunca ya. Yani zamanında yapılmaz mıydı bunlar Allah aşkına? Olamaz mıydı?
Devlet yönetimiyle ilgili temel ne kadar ilke varsa şu anda ayaklar altında ya. Ayaklar altında yani. Kimin ne yaptığı belli değil. Hangi atama neye göre nasıl yapılıyor belli değil. Karma karışık bir yapı oluştu yani. Bu kör düğüm, kör düğüm. Yani kör düğümü çözmeyle uğraşmaya gerek yok, biz zaten onun hazırlığını yapıyoruz. Hani kör düğümü çözme; alıp nasıl kesiyorsun bitiriyorsun, yepyeni bir sistem kuruyorsunuz. Biz işte onun için, DEVA Partisi'ni bunun için kurduk. Yani bunları ta zamanında gördüğümüz için kurduk. Çok mücadele ettik, baktık olmadı dedik en iyisi biz yolları ayıralım, yeni bir yol açalım. Çünkü “bu kadar yanlış yönetimden doğru bir şey çıkmaz. Bu kadar yanlış alınan kararlardan doğru bir sonuca ulaşılmaz” dedik. Onun için yeni bir iddiayla DEVA Partisi'ni kurduk, yola çıktık, yürüyoruz. Temel yönetim ilkelerine tekrar dönülmek zorunda bu ülkede. Yani kural bazlı yönetim, şeffaflık, hesap verebilirlik, dürüst ve ehil kadrolar, çalmayan çaldırmayan kadrolar. Önce kadroları doğru kuracaksınız, sonra aralarında da iyi bir koordinasyon mekanizması kuracaksınız. Yani bu ülkenin sorunları ancak böyle çözülür. Yani bu iş tutuş tarzıyla olmaz, gerçekten yazık günah ya. Ama bakın hala söylüyorum, bugün itibariyle bile bu iş çok hızlı tersine döndürülebilir. Bu moral bozukluğu, bu bıkmışlık, bu umutsuzluk çok hızlı bir şekilde döndürülebilir. Bu yapılır ama bunun yapılması için çok hızlı bir şekilde doğru adımların atılması lazım, doğru kararların alınması lazım. Şimdi geçen açıkladılar, bir IBAN numarası vermişler "bu işlerden para kazanan gelsin buraya yatırsın" diye. Şimdi düşünün yani, hani bir başka benzetme yapayım; şimdi kuyumcudan altınları çalmış kaçmış, geceleyin kapısını açık bırakıyorsun diyorsun ki "ya çaldığın altınları geri koy, geri koyarsan belki başına bir iş gelmeyebilir." Böyle bir uygulama olur mu? Kuyumcuyu soymuş boşaltmış götürmüş, "altını geri getir koyarsan" diyorsun "bak kapıyı açık bıraktım getirirsen..." Peki adalet bu mu? Yargı bu mu? Bırakın bunu, tek bir çeyrek altın kuyumcudan çalan yakalandığı zaman o çeyrek altını geri teslim ettiği zaman yırtabiliyor mu? Kurtulabiliyor mu? O hırsızlığın bir yaptırımı var, cezası var değil mi? Yoksa herkes çalar, “yakalanırsam geri iade ederim” der, “yakalanmazsam da bana kalır” der. Yani herkesi hırsızlığa teşvik etmiş olursunuz. O çeyrek altını kuyumcuya geri iade etmesi yetmez, o hırsızlığı yapmış olmanın bir cezası vardır, bir yaptırımı vardır, onunla da karşı karşıya kalması lazım. Yani inanın ne yaptıklarını bilmiyorlar ya, çok üzülüyorum yani memleketim adına üzülüyorum. Bu güzel büyük Türkiyem adına çok üzülüyorum, içim yanıyor. Ya bu ülke buna layık değil yani.
Semih Sakallı: Bir de tabii süreçte yine bazı çifte standartlar var. Yani aynı işi yapmış, aynı şeyden sorumlu iki kişi, iki farklı kişiye; birisine işte hiçbir gözaltı veya herhangi bir yargı süreci başlatılmıyor, diğerine işte çıkış yasağı ve yakalama kararı çıkıyor. Buna nasıl yaklaşıyorsunuz? Seçicilik mi var orada?
Ali Babacan: Şimdi masumiyet karinesi denen bir şey var değil mi yargıda? Yani aksi ispat edilmedikçe herkes masumdur. Yani yargıda nihai olarak bütün aşamalar aşılıp "bu suçludur" denmedikten sonra suçlu sayılmaz. Artı bir de özellikle belli başlı belediye başkanları gibi yani ya da başka insanlar için yani tutuksuz yargılanma denilen esaslar da vardır, tutuksuz yargılanma. Şimdi bizim cezaevlerinin kapasitesi doldu taştı. Yani insanlar aynı yatakta sırayla yatıyorlar. Şimdi her şeyi gözaltı, her şeyi tutuklama doğru değil. Yani Cumhurbaşkanımızla alakalı en küçük bir olumsuz tweet atan insanın, anonim bir hesapta olsa sabah 6'da polis kapısını çalmıyor mu? Çalıyor. Demek ki devlet vatandaşının nerede ne yaptığını bilir. Yani illa hapse atayım da gözümün altında olsun değil yani. Şu anda tutukluluk adeta bir cezanın kendisi gibi uygulanmaya başladı. İnsanlar aylarca bazen yıllarca tutuklu kalıyor, sonra beraat ediveriyor. Peki benim içeride harcadığım zamana ne olacak? Onu kim tazmin edecek? O giden zaman, o bütün ailenin yaşadığı o sıkıntı, komşular akrabalar içerisinde yaşanılan sıkıntıları, onları kim tazmin edecek? Nasıl olacak? Dolayısıyla adalet herkes için eşit işlemeli, adalet herkes için adil işlemeli. Yani buna ayrı bir standart buna ayrı bir standart olmaz. Yani yargının tek bir standartla kim olduğuna bakmadan çalışması lazım. Yani bu işin de sorumlusu kimse, bu işte kimin ihmali varsa, kim bu işe ortaksa hak ettiği en ağır cezayla da karşı karşıya kalması lazım. Ama ne zaman? Yargı nihai sonucuna ulaşır, suçlu suçsuz ayrımı yapılır o noktada. Kimsenin de gözünün yaşına bakmamak lazım açık söyleyeyim yani. "Aman burayı işi çok kurcalamayalım, buralara fazla girersek ucu birine dokunur da oradan tekrar bizim başımıza iş gelir" diye düşünürse bu işleri, bu denetimi yapanlar o zaman yürümez, olmaz yani. Şimdi ben Devlet Denetleme Kurulu demiştim, yargı zaten devrede demiştim ama yani bugün itibariyle artık Meclis'te de bir araştırma komisyonunun kurulmasının önemli olacağını düşünüyorum. Çünkü Meclis’te muhalefet de var, iktidar da var. Orada daha herkesin gözü önünde seyreder, daha basının önünde seyreder her şey. Dolayısıyla, bir Meclis denetimi bu süreçte çok faydalı olur. Yargı denetimi zaten başladı ve devam ediyor; yargının tarafsız ve bağımsız olması son derece kıymetli. Ama aynı zamanda yürütmeyle ilgili bir denetim, Devlet Denetleme Kurulu başladı; fakat bahsettiğim problemlerle beraber başladı. Ama bugün itibariyle artık bir, Meclis denetiminde başlamasında bu işte çok büyük fayda var. Yani Meclisin denetiminin niteliği farklı oluyor. Daha insanların gözünün önünde oluyor her şey. Saklaması, örtmesi daha zor oluyor yani. Çünkü bu mesele Türkiye ekonomisinin büyüklüğü yanında işte diyeyim ki 18-20 milyar ya da geniş anlamıyla 15-25 milyar gibi rakamlar, Türkiye ekonomisinin bugünkü büyüklüğüyle mukayese ettiğinizde yönetilebilir rakamlar. Ama, ama yanlış işler yaparsanız, gerekli adımları atmazsanız, yangını söndürmeyi bırakın yangını büyütürsünüz. Sistemik risk dediğimiz riskler Allah korusun devreye girebilir. Bahsettiğim durgunluk riski olabilir ama bütün bunları önlemek mümkün, yeter ki şu anda acil düzgün işler yapılsın. Bir de yapılmışı var ya, yapılmışı var yani. 2001'de bankacılık krizinde değil mi? Türkiye'de 20 tane banka battı. Ama ne yaptık? Hemen TMSF'yi kurduk. TMSF'ye yetki verdik. O batan bankaların kötü niyetli patronlarından, bazen hani iyi niyetli olmuş ama ekonomik şartlar kötüye götürmüş hani o ayrı, ama parayı alıp da çalanlar var ya, parayı alıp da yurt dışına kaçıranlar var ya, onlardan TMSF tam 20 milyar dolarlık tahsilat yaptı o zaman. 20 milyar dolarlık parayı tahsil etti. O gün Türkiye ekonomisi 300 milyar dolar, bugün diyelim ki yuvarlayalım 1.8 trilyon dolar; 6 misli. Yani bugünün parasıyla 120 milyar dolarlık tahsilatı bu devlet yaptı. Çatır çatır tahsil etti bu devlet. Ama nasıl etti? Sağlam kadrolarla, yeni bir kurumsal yapıyla, o TMSF'ye verdiğimiz o olağanüstü, o günkü şartların gerektirdiği yetkilerle bu yapıldı.
Semih Sakallı: Ama tabii şu an Türkiye'de bir yetki ve güç ihtiyacı yok, yani o kurumların hepsinin bunu yapacak gücü ve yetkisi var da, değil mi?
Ali Babacan: Teoride var ama pratikte bu kurumlar artık bağımsız değil. Mesela TMSF'yi o zaman bağımsız kurduk. TMSF'nin ilk başkanı Ahmet Ertürk'e 5 yıl boyunca kimse dokunamadı. Dedik ki; "Sen bağımsızsın, gereğini yap. Kimsenin de gözünün yaşına bakma" dedik. Kimsenin. "Efendim şu banka patronu şöyleymiş de, biraz hayırsevermiş de, şu banka patronu şöyleymiş..." Önemli değil. "Ya bu işi art niyetle parayı çalmak, kaçırmak için mi yaptı yoksa gerçekten ekonomik şartlara mı yakalandı?" Tamamen adil bir şekilde tıkır tıkır o zaman sistem yürüdü. Bunun için de bağımsız çalışmaları gerekiyor. Şu anda bağımsız kurum yok Türkiye'de. Yani Merkez Bankası bağımsız değil, BDDK bağımsız değil, TMSF bağımsız değil. Niye? Çünkü bağımsız olmanın en önemli farkı nedir? Görevlendirirsiniz, bir süre dokunamazsınız. Bu kurullarda görev süresi 5 yıldır. Yani bağımsızlık oradan gelir. 5 yılına görevlendirilecek, kimse dokunamıyor ya kimse görevden alamıyor ya o zaman bildiğini, istediğini yapabilir. Mesela Anayasa Mahkemesi'nde bu süre 12 yıldır. Yani Anayasa Mahkemesi üyesini 12 yıl atarsınız, 12 yıl boyunca kimse dokunamaz. Ama ne oldu bu kurullarla ve kurumlarla alakalı? Bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yayınlandı. Cumhurbaşkanı "Kurum başkanı ve kurul üyelerini görevden alma yetkisini alıyorum üzerime" dedi. Daha sonra da o yetki gereği görevden almalara başladı. İlk de Merkez Bankası ile başladı biliyorsunuz, 3 tane başkan yardımcısını bir anda görevden alıverdi yani. Onun için bunları yapmak mümkün ama; bir, niyet sağlam olacak. İki, iyi kadrolar kuracaksınız. Üç de sistemi iyi çalıştıracaksınız yani.
Semih Sakallı: İlk 15 gün itibariyle umudunuz var mı bundan?
Ali Babacan: Valla şu ana kadar bir karne, hani öğrenci karnesi versek işte 10 üzerinden belki 3-4 alırlar yani. Orta bile değil, zayıf. İlk 15 günün karnesi zayıf yani. Ama nasıl bu karnenin yükseleceğini anlatıyoruz, daha ne diyelim yani. Ben söyledim; "Eğer elemanınız yoksa" dedim, "eleman bulalım verelim size. Reçete yazalım gönderelim." Hazır çünkü hepsi yani. Bunların hepsini yapalım ama bugüne kadar bizden ne eleman talebi geldi ne reçete talebi geldi, aradan da 15 gün geçti yani.
Semih Sakallı: Burada, tabii günler kritik. Söylediniz. Yani hızlı olması gerekiyor.
Ali Babacan: Tabii.
Semih Sakallı: Ve siz bunu kritik bir eşik olarak, dönüm noktası olarak tanımlamışsınız Fatih Bey'in yayınında.
Ali Babacan: Doğru.
Semih Sakallı: Ne açıdan? Siyasi açıdan mı yoksa ekonomik açıdan mı?
Ali Babacan: Her iki açıdan da çünkü siyaset ekonomiye yön veriyor. Yani siyasi irade, siyasi iktidar ekonomi ile ilgili kararlar alıyor, almıyor, ihmal ediyor; dolayısıyla bunlar iç içe iki konu. Her açıdan dönüm noktası çünkü bu aslında, her kriz bir fırsat olarak da kullanılabilir. Yani Çince'de kriz, "tehlike" ve "fırsat" kelimelerinin birleşmesinden... Kanji vardır ya, Çinlilerin Kanji alfabesi; Kanji alfabesinde de iki karakterden oluşur: tehlike ve fırsat. Dolayısıyla aslında her kriz bir fırsat da oluşturabilir. Mesela neyin fırsatı olabilir bu? Yolsuzlukla mücadelede gereken adımların atılması için büyük bir fırsat olabilir. Bakın GRECO diye bir uluslararası anlaşma ve bunun bir kurumu var değil mi? Avrupa Konseyi'nin; yani Türkiye'nin kurucusu olduğu Avrupa Konseyi'nin. Öyle sonradan üye falan değiliz ha, oturmuşuz kurmuşuz, ana unsuruyuz yani. Ve onun bir yolsuzlukla mücadele çalışma ekibi var, kadrolar var ve yolsuzlukla mücadele ile ilgili de bir uluslararası sözleşme var. Türkiye de bu sözleşmenin tarafı, altına imzayı basmış. Şimdi GRECO'nun en son 29 Ağustos'ta yayınladığı iki tane rapor var. Bu raporlardan birisi üst düzey hükümet görevlileriyle alakalı, bir diğeri de hakimler, savcılar ve milletvekilleriyle alakalı. İki ayrı rapor yayınlamış GRECO aynı tarihte, 29 Ağustos'ta. Bu raporlara baktığımızda Türkiye'ye 54 tane tavsiye var. Bu tavsiye zamanında verilmiş, demiş ki; "Siz eğer Türkiye olarak, Türkiye Cumhuriyeti olarak yolsuzlukla mücadelede gerekenleri yapmak istiyorsanız şu 54 tane adımı toplamda atmanız gerekiyor" demiş. Bu en son raporda, 29 Ağustos raporunda "54 adımdan sadece 10 tanesi yapıldı" diyor. Rapor özet rapor, arkadaki detayları henüz göremiyoruz, onlar daha sonra yayınlanıyor. Yani GRECO; üyesi olduğumuz, kurucusu olduğumuz Avrupa Konseyi'nin yapısı, yolsuzlukla mücadelede Türkiye'nin 54 tane eksiğini bulmuş, "Bunları yapın" demiş ve ağustos sonu raporda da "Bu 54 eksikten sadece 10 tanesi tamamlandı" diyor. "Bunlardan 16 tanesinde kısmi ilerleme var” diyor, “28 tavsiyede de hiçbir ilerleme yok” diyor. Aradan bir yıl geçmiş, bu 54 tavsiyenin 28'ine hiç dokunulmamış, sadece 10 tanesi tamamlanmış. Şimdi ben buradan iktidara çağrıda bulunuyorum: Bu krizi çözmek mi istiyorsunuz, güveni yeniden mi oluşturmak istiyorsunuz? Şu GRECO bakın, altında Türkiye Cumhuriyeti'nin imzası olan anlaşmaya aykırı olan, bu anlaşmanın gereğini yerine getirebilmemiz için bu 54 tavsiyeyi hemen tamamlayın. Ve bu tavsiyeler için de Mart'a kadar ve Eylül'e kadar süre vermiş bu raporda. Yani martta tekrar bakacağız diyor. Mart 2027'de bir kısım için, Eylül 2027'de de diğer kısım için. İşte fırsat. Ya da daha basiti, hemen bir ayda yapılacak bir şey söyleyeyim; güven mi oluşturmak istiyorsunuz? Şu Kamu İhale Yasası'nı Avrupa Birliği şartlarına, Avrupa Birliği standartlarına hemen getirin. Avrupa Birliği'nde biliyorsunuz 33 tane fasıl vardır müzakere edilecek. Bunlardan bir tanesi de kamu alımları faslıdır. Kamu alımları faslıyla alakalı Türkiye'nin çıkartması gereken bir yasa vardır. O yasayı çıkarttığımızda, şu anda 28 ülke kamu alımlarında hangi kuralları uyguluyorsa Türkiye de aynı kuralları uygulayacak. Bir ayda biz bunu Meclis'ten çıkarırız, üç ayda uygulamaya sokarız. Bir ayda Meclis'ten geçer, üçüncü ayda da uygulamaya başlar. Hükümete çağrımdır; bu fırsattır. Güveni mi oluşturmak istiyorsunuz, bu ülkede gerçekten yolsuzlukla mücadele mi etmek istiyorsunuz? “Kamu İhale Yasası'nı hemen çıkarıyoruz” deyin, başlayın. Ya başka türlü “20 kişilik bir heyet oluşturdum, arkadaşlar çalışıyor” eee “çözeceğiz” ... Nasıl çözeceksin? Zaten 15 gün geçmiş. Yaptığın bir tane kurul oluşturmak, o da hantal bir şey, 20 kişilik bir grup yani. Bakın ben reçeteyi de söylüyorum, yapılacakları da söylüyorum. Sadece ben söylemiyorum; kurucusu olduğumuz uluslararası kuruluş söylüyor. “Türkiye'nin burada eksikleri var, bunları yapsın” diyor. Niye yapmıyorsunuz? Yolsuzlukla samimi bir mücadele olacaksa bunlar yapılmalı. Yok “lafta mücadele edelim, seçim de ufukta görünüyor, şimdilik bu işi yönetelim, bu sorumluluğu üzerimizden atalım, faturayı da şuna buna keselim, ondan sonra seçime gidelim” diyorlarsa öyle olmaz. Öyle güven oluşmaz. Hızlı hareket etmek gerekiyor. Bir diğer önemli konu da biliyorsunuz MSCI. MSCI Türkiye'yi gözetim altına aldı. Gelişmekte olan ülkeler piyasasından bir alt lige Türkiye düşebilir, öyle bir risk var. Bununla ilgili de Kasım'da bir gözden geçirme yapılacak. Eğer orada da gerekenler yapılmazsa bu sefer uluslararası yatırımcılardan endekse yatırım yapanlar var ya... Hani gelişmekte olan ülkeler endeksine yatırım yapıyorlar, o endeksin içinde Türk varlıkları da var, bizi enstrümanları da var. Bu sefer ne olacak? Onlar Türkiye'den çıkınca al sana bir dalga daha yani. Bunlarla niye uğraşalım ki Allah aşkına ya? Tam bir fırsattır, tam bir fırsat. Yolsuzlukla mücadelede eğer samimiyseniz şu anda büyük bir fırsat açılmıştır. Onun için “Türkiye için dönüm noktası” dedim ya. Bu fırsatı iktidar kullanacak mı, kullanmayacak mı göreceğiz, izleyeceğiz yani.
Semih Sakallı: Şimdi Tam da bu dediğiniz konuya dair dün Bloomberg'e bir haber düştü. Norveç Varlık Fonu çok meşhurdur, çok büyüktür. Norveç Varlık Fonu'nun da buradaki bazı hisselerde yatırımı varmış ve Türkiye'deki parasının yaklaşık %10'u bu hisselerdeymiş. Şimdi yabancı yatırımcı diyoruz sürekli, İstanbul Finans Merkezi yapmaya çalışıyoruz, vergi avantajları getiriyoruz; bir de böyle bir, skandal oluyor, dolandırıcılık oluyor. Bu sizce yabancı yatırımcının Türkiye bakışını değiştirdi mi ve bu Türkiye'nin yabancı sermaye ihtiyacı konusunda bir sıkıntı yaşatır mı?
Ali Babacan: Şimdi bu emeklilik fonları ya da Norveç Devlet Fonu gibi gerçek varlık fonları... Bizde de bir varlık fonu var ama o 'yokluk fonu'. Varlık fonunu kurdular, ilk günden borçlandırdılar; gittiler Eurobond ihracıyla borç para aldılar. O ayrı bir hikâye, o ayrı bir konu ama.
Semih Sakallı: Onun da eski başkanı. Onunla ilgili bir yasal süreci var.
Ali Babacan: Yani karmakarışık inanın ya, karmakarışık yani. Bu işte adı geçen kim var kim yoksa bir şekilde iktidar partisinin orasına dokunuyor, burasına dokunuyor. Onunla iç içe, onunla aynı fotoğraf karesinde şu bu. Zaten bu kadar büyük çaptaki dolandırıcılık iktidar içerisindeki bağlantılar olmadan yapılmaz, yapılamaz. Bu kadar büyümez iş yani. Yani bir şekilde bunlar demiş, “bizim sırtımız sağlam” demiş. “Biz arkamızda şu var bu var” demişler. Onun için bu cesaretle bu kadar büyük bir dolandırıcılığa soyunmuşlar. Yani başka türlü onlar, onlar kimdir, nedir, işte yargı inşallah ortaya çıkarır. Yani ya da Devlet Denetleme Kurulu veya dediğim gibi Mecliste kurulmasını önerdiğimiz araştırma komisyonu. Dolayısıyla bu bir şekilde bakılması, edinilmesi gerekiyor. Tabii Norveç Devlet Fonu dediniz; bu büyük bir yatırımcı, uzun bir yatırımcı. Emeklilik fonları öyledir; Norveç Fonu öyledir. Diğer pek çok ülke var. Mesela Malezya'nın büyük bir fonu vardır, Singapur'un büyük fonu vardır, Kuveyt'in vardır, Birleşik Arap Emirlikleri vardır, Katar vardır, şudur budur. Yani cari fazlası ve veya bütçe fazlası olan ülkeler bu fonları kurarlar ve yönetirler ve uzun vadeli yatırımcıdırlar bunlar. Mesela 2023'ten bu yana Türkiye'ye bu tür fonlardan bir giriş yok. Yani içerideki para zaten uzun vadede, Türkiye'de tutulan paralar. Bunların çoğu yani. Tabii tek tek bakmak lazım kim girmiş çıkmış ama genel anlamda bizim sermaye piyasasına 2023'ten bu yana öyle ciddi bir giriş yok. Çünkü büyük yatırımcılar az çok ne olduğunu ne bittiğini görüyor. Hazine Maliye Bakanı zaten 10 ay önce açıklamış “bir şey var” diye. İktidar partisinin genel başkan yardımcısı "Bizi uyarıyorlardı." diyor. E, size gelen bilgiler bu büyük yatırımcılara gitmiyor mu yani? Hepsini görüyorlar ve onun için zaten biraz çekinceyle duruyorlardı. Ben tam da buna üzülüyorum, Semih Bey. Çünkü sermaye piyasaları o kadar önemli ki. Yani sermaye piyasalarının gelişmesi, sermaye piyasalarına içeriden ya da dışarıdan kaynağın daha çok gelmesi ekonomi için o kadar önemli ve saatli bir şey ki aslında. Ona da üzülüyorum. Çünkü bakın biz G20'nin talebi üzerine 16 altı kişilik bir heyet. Bu G20 akil insanlar heyeti, 16 kişilik. Benim de içinde bulunduğum bir heyet. Bir rapor hazırladık.
Semih Sakallı: Yene mi?
Ali Babacan: Ve bunu, bu yok. Bu ne zaman oldu? İşte 2008-09 krizinden 10 sene sonra 1bu kriz tekrar olmasın, bir daha böyle bir şey yaşamayalım.1 Bir şöyle ya da böyle yönettik ama yüzyılın en büyük kriziydi ya 2008-2009, Türkiye'ye hiç dokunmadı. Çünkü biz zamanında tedbir aldık.
Semih Sakallı: Teyit geçti.
Ali Babacan: Teyit geçti ve çok şükür güçlendik orada. Bütün dünyada da, hep çok, saygıyla bahsedildi Türkiye'den. Şimdi bu raporda biz şunu yazdık. On altı kişinin konsensüsüyle. Bunun içinde bakın kim var? John Taylor var. Merkez bankacılarının “Taylor Kuralı” vardı ya, onu yazan adam var. Avrupa Merkez Bankası'nın bir önceki başkanı Trichet var. Yine bu Çinli Min Zhu denen çok iyi bir iktisatçı, geçen hatta Mayıs'ta da oturduk onunla da sohbet ettik Çin'e gittiğimde. O var. Yani Ngozi var, bugünkü Dünya Ticaret Örgütü'nün başkanı, Nijeryalı. Gibi. Konsensüs raporu. Yani her bir kelimesinin altında hepimizin imzası var. Burada ne diyoruz? Diyoruz ki; devletler diyoruz, sermaye piyasası enstrümanlarını yani risk paylaşımına dayanan yatırım araçlarını teşvik etmeli, borç alacak ilişkisine dayanan yani faize dayanan finansmanı tam tersine caydırmalı. Yani vergi yöntemleriyle sermaye piyasaları teşvik edilmeli, sermaye piyasaları büyütülmeli ama bu kredi sistemi yani basit borç alacak ve faize dayanan sistem de caydırılmalı diyoruz. Çünkü niye? Bu sistem, risk paylaşımı sistemi bütün dünya ekonomisini koruyor. Ama sadece insanlar borç alacak ve faizli bir yapıyla eğer büyütüyorsa finansmanı o zaman o dalgalanmalara karşı büyük bir kırılganlık oluşuyor diye burada bizim açık tavsiyemiz var. Bunu bütün G20'ye, Türkiye'nin de içinde olduğu G20'ye tavsiye etmişiz. Yani sermaye piyasaları çok çok önemli. Şirketlerimizin faizli kredi kullanarak değil de hisse senedi ihraç ederek yani yatırımcıları şirketlerine ortak ederek kalıcı finansman sağlamaları çok önemli. Ülkenin gerçek büyüme potansiyeli de orada. Türkiye'nin gerçek büyüme potansiyelini şu anda biz maalesef bu fon krizi demiyorum “fon dolandırıcılığı” olayıyla maalesef epey bir geriye attık. Şimdi o kredibilitenin, güvenin tekrar oluşması “ya biz merak etmeyin bu işi temizledik, üstelik tekrar etmemesi için de şu şu tedbirleri aldık” diye insanları ikna etmeniz vakit alacak yani. Ama hemen başlamak lazım ki işte o kredibilite oluşsun. Çünkü güven öyle bir şey ki yani şu diyelim ki arkanızdaki tuğla duvar, bu tuğla duvarı inşa etmek vakit alıyor. Ama yıkmak için iki kişi iki balyoz alın, 10 dakikada bu duvarı indirirler aşağıya yani. Ama “yeniden yapayım” deseniz iki tane usta belki bir günde yapar. Dolayısıyla bizim o tuğla inşa eder gibi inşa ettiğimiz sıfırdan kurduğumuz Sermaye Piyasası Kanunu'yla yeni SPK Kurulu'yla, eskiden İMKB'ydi değil mi? Borsa İstanbul oldu. Niye? Öyle güzel bir yapı kuralım ki güveni oluşturalım ki insanlar gelsin Türkiye'ye daha çok yatırım yapsın. Kendi vatandaşlarımız daha çok hisse senedi alsın. Tahvil bono ile değil de hisse senediyle ya da gidip bankaya mevduat değil de hisse senediyle sisteme kaynak sağlasın diye, dünyadan gelsin insanlar sermaye getirsin Türkiye'ye borç değil, faizli borç değil, sermaye getirsin diye kurduk. Yani duvarı inşa ettik tertemiz bir işçilikle, geldiler balyozlarla duvarı yıktılar şimdi. Ama bunun işte tekrar hızlı bir inşa edilmesi gerekiyor. Onlar yapamazsa biz zaten gelip yapacağız mesele değil yani. Bizim zaten seçimlerden sonrayla ilgili her şey hazır her şey bütün adımlar her şeye hazır. Bilinmeyen şeyler değil bakın Etik Kurallar Bildirgesi, tek tek yazmışız. Ahlaki olan nedir, değildir diye yazmışız. Şimdi buna uy, bir şey olmaz; ama buna uyma, ülkenin başına her türlü sıkıntı gelir yani.
Semih Sakallı: Peki siz konuyu açmışken, Cumhurbaşkanı olmanız veya yeni yönetimin bir parçası olmanız durumunda, eğer yeterli görmezseniz bugün yapılanları, bu dosyayı tekrar açar mısınız?
Ali Babacan: Kesinlikle. Kesinlikle. Yani tüyü bitmemiş yetimin hakkına dokunan, bilgisiz olmaktan yani tamamen masum bir şekilde "sadece hisse senedi piyasasına gideyim, o şekilde değerlendireyim" diyen insanların hakkını kim çaldıysa, kim dolandırdıysa, kim bu suçu işlediyse sonuna kadar peşinden gideriz. Başka türlü olmaz. Yani hani yanlış yapanın yanına kalmamalı. Nasıl batık banka patronlarından çatır çatır zamanında tahsil edildiyse, dünyanın neresinde olursa olsun bu da tahsil edilir yapılır. Ha %100 olmaz da %80-90 yaparsınız yani ama isterseniz yaparsınız. Dünyanın en iyi avukatlarını tutacaksınız. Hani diyorlar ya "para yurt dışına gitti artık gitti falan". Ya bir dakika ya yurt dışına gitti diye bir şey yok. Yani bizim devlet kuruluşlarımız yok mu? Gidip dünyanın neresinde olursa olsun enselyip gelmiyorlar mı teröristleri yani? Bu oluyor. Interpol denen bir şey var. Ya da kara para ya da suçla ilgili, parayla ilgili uluslararası mevzuat var. Dünyada 193 ülke var Birleşmiş Milletlere kayıtlı ama 220 tane de bu finans ve bankacılıkla ilgili "jurisdiction" dediğimiz uygulama bölgesi var. Her bir bölgenin mevzuatından iyi anlayan avukatları kuracaksın, çünkü para büyük. Yani 15 ila 25 milyar dolardan bahsediyorsunuz. Dolayısıyla o tahsilatı yapabilmek için bir miktar para harcayacaksınız yani iyi avukatlar tutacaksınız. İşi iyi bilenleri... "Sonra arkadaş git al kopar gel şu parayı, yeter ki işimi çöz" diyeceksin. Zaten TMSF öyle halletti. Gitti dünyanın en iyi avukatlarını buldu. O günün parasıyla 20 milyar doları tahsil etti, getirdi Türkiye'ye. Gene yapılır ama bu hangi şartta? Eğer tabii çözülmezse, diyelim ki hâlâ seçime kadar hâlâ problem var, hâlâ birileri korunuyor, kollanıyor, hâlâ bakıyorsunuz birileri bilmem ne yapıyor, o zaman ayrı. Bir de şu var bakın Semih Bey o da çok önemli, bu işlerde adı karışan insanlar lüks hayat tarzını göstermekten kaçınmayan insanlar. Bak çok önemli. Diyorum ya sırtı sağlam hissetmese "arkamda nasılsa şu var bu var" demese bu kadar rahat davranamaz bunlar yani. Onun için yapılır. Çünkü yapılmışı var, daha da iyisi olur.
Semih Sakallı: Ama tabii bunun hani dediniz ya bunun bir siyasi ne diyeyim siyasi tarafı olmasa bu büyüklükte bir dolandırıcılık yapılamaz. Şimdi aynı siyasi taraf da bu sorunu aydınlatacak. Bu mümkün olmayan bir görev gibi geliyor bana. Yani orada daha büyük bir değişim şart değil mi?
Ali Babacan: Ama siyaset dediğiniz bir şey ya, bir kadro ya. Yani bugün hâlâ AK Parti içerisinde iyi niyetli, bu işlerden gerçekten çok üzgün, "Ya bunlar da mı gelecekti başımıza?" diyen bir sürü insan var yani. Yani orada da bir, bir arındırma lazım, bir arındırma operasyonu lazım. Hani bugünkü iktidar için söylüyorum, isterlerse yapabilir bunu. "Ya bizim artık bu arınma için bir fırsattır arkadaş. Kimsenin gözünün yaşına bakmayacağız, kusura bakmasın." deyip bir arınma yapabilirler. Siyasi iktidar komple baştan aşağı bozuk insanlar demek değil ki. İçlerinde bir sürü iyi niyetli insan var. Ya da AK Parti dediğimiz tamamen hani yoldan çıkmış insanlar grubu değil ki. Orada hâlâ iyi niyetli, böyle, "Ya keşke memlekette iyi bir şey olsa, keşke alternatif yok, mecburen buralardayız, buna destek veriyoruz ama keşke daha iyi bir şey olsa." diyen bir sürü insan var yani. Dolayısıyla, öyle çok şey yapmamak lazım. Yani herkesi de bir kefeye, bir torbaya koymamak lazım. Bu arındırma operasyonu rahatlıkla yapılır ama bunun için de en tepeden bir irade lazım. Yani en tepeden kuvvetli bir irade lazım. İşte onun için bir göreceğiz. Türkiye için dönüm noktası dememin sebebi de bu. Yani bu güveni yeniden oluşturmak için bir fırsat olarak kullanacak mı yoksa "Böyle gelmiş, böyle gider. Durumu idare edelim de hani bunu da, bu da geçer yahu." deyip, "Bunu da idare edelim, seçime kadar bu işi bir şekilde yönetelim." diyecekler mi? Onu da ben de merakla izleyeceğim, bakacağım yani. Takipçisi olacağız tabii yanlış gördüğümüz şeyleri "Durun, yapmayın, etmeyin." diyeceğiz. "Böyle olmaz, şöyle yapılır." diyeceğiz. Zaten bizim varlık sebebimiz ve bütün mücadelemiz bugün için bir muhalefet partisi olarak, yarının iktidarına talip olarak varlık sebebimiz ve mücadelemiz tam da bunlar için yani.
Semih Sakallı: Ali Bey, eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Günü. Onun da ismi çok geçiyor bu işte. Dedi ki "Bir hissenin fiyatı bin kat artabilir. Bu halkın teveccühüdür." dedi. Bir hissenin fiyatı bin kat artabilir mi kısa sürede?
Ali Babacan: Sebep lazım, sebep lazım. Yani ne, ne olabilir mesela? Diyelim ki çok önemli bir, mesela moleküler biyolojide ya da hayat bilimlerinde mesela bir laboratuvar vardır; ama o laboratuvarda 20 tane bilim insanı çalışır çalışır da öyle bir şey bulurlar ki —Biontech gibi mesela değil mi— öyle bir icat olur ki gerçekten hani hiç kimsenin beklemediği kadar orada bir değer birden oluşabilir. Ama bunu denetlemesi gereken kurum tam da Sermaye Piyasası Kurulu'dur. Yani başkanın sorumlu olduğu, eski başkanın sorumluluk... Yani bir bakacak "ne oluyor?" diye bakacak. Borsa İstanbul da sorumludur. Yani Borsa İstanbul böyle acayip hareketler görünce hemen SPK'ya yazması lazım. SPK'nın incelemesi lazım. SPK sıkıntı görürse, "burada problem vardır" derse gidip savcılığa suç duyurusunda bulunması lazım. Kanun öyle diyor. Yani kanun diyor; SPK bulur, SPK yakalar, savcılığa suç duyurusunda bulunur diyor. Bizim çıkarttığımız kanun bu. Ama şimdi ne oluyor? Adalet Bakanlığı, yargı resen harekete geçiyor; "SPK'nın şöyle sorunu vardı, bunun vardı" diye. Yani tepetaklak olmuş durumda sistem. Düzelir ama düzelir. Yani gerçekten berbat bir durumda ama düzelmesi de bir o kadar kolay. Yani çok da şey yapmamak lazım, umutsuzlanmamak lazım, çok da morali bozmamak lazım. Bu ülke büyük bir ülke, güçlü bir ülke, güzel bir ülke. Sadece kötü yönetiliyor, o kadar yani. Sorunumuz kötü yönetim.
Semih Sakallı: Şimdi Mehmet Şimşek Kasım 2025'te uyarmıştı...
Ali Babacan: Ona geçmeden önce Biontech örneğini verdim ya o da şu; yatırımcılar da genelde şöyle yapar: bu tür mesela diyelim ki ARGE ile ilgili yatırımlar, yani yeni buluşlar, inovasyon; bu yatırımcılar ne yapar? Biontech'i bulanlar gibi 100 tane firmaya birden yatırım yapar. Bu 100 tane firmadan 99'unda parası belki kalır, belki kazanamaz ama o 100 taneden bir tanesi öyle bir kazanır ki diğerlerini telafi eder. Yani o da ayrı bir yatırım tercihi, ayrı bir yatırım alanıdır yani. Böyle şeyler de olabilir. Ama tutup da büyük bir yatırımcı bütün parasını tek bir tane laboratuvara da bağlamaz. Yani bütün geleceğini oraya bağlamaz. Şimdi BES var değil mi bizde şimdi? Bireysel Emeklilik Sistemi. Onu da ben kurdum ya. Sıfırdan yani Bireysel Emeklilik Sistemi ve kontrol arkasına kontrol arkasına kontrol sistemini oluşturduk. Ama işte kadrolar değişince... Şimdi BES'e yatırım yapanlarda da biliyorsun BES'te birikimi olanlardan da bu fonlara uzaktan yakından bulaşan... Orada da kayıplar var, ben ona da üzülüyorum. İnsanlar geleceğini, bütün emeklilik birikimini, değil mi? Yani belli bir yaştan sonraki refahını BES'e bağlamış. E şimdi bu dolandırıcılar yüzünden, bu üçkağıtçılar yüzünden milyonlarca insanın BES'e bağladığı, yani emeklilik için bağladığı paranın, yatırımların değeri düşmüş oluyor. Yazık değil mi bu insanlara? Bir de bunun servet etkisi var bakın çok önemli. Yani BES'teki birikimin düştüğünü gören ona göre harcamada falan frene basar. "Ya ne olacak dur bakalım" der. "Ya paramı bari elimde tutayım" der. "Çünkü BES'teki birikim değer kaybetti" der. Yani bunun Türkiye'ye verdiği zarar çok büyük. Onun için sorumlularına göz açtırmamak lazım. En ağır, hak ettikleri cezayla bunların buluşması lazım.
Semih Sakallı: Kamu kaynakları Fonzede'lere ödeme yaparsa, kamu kaynaklarına ödeme yapılırsa tabii burada bir haksızlık olacak değil mi? Sonuçta borsada veya BES'te portföy değer kaybeden insanlara ödeme yapılmayacak.
Ali Babacan: Kamu kaynakları demek ne demek biliyor musunuz? 86 milyonun kaynağı demek. Yani kamu kaynağı bazen Türkiye'de şey gibi; "ya devletin", sanki devlet ayrı bir şey. O değil ya, o 86 milyonun ortak varlığıdır o yani. Dolayısıyla kamu kaynaklarıyla bu sorunun çözülmeye kalkınması, dediğim gibi çok vahim bir hata olur. Yani hazinenin tek bir kuruşunun, Merkez Bankası'nın tek bir banknotunun, devletin tek bir kuruşluk vergisinin bu işlere asla bulaştırılmaması lazım. Yani orada ne kadar varlık varsa, oradaki fonlarda ne kadar likidite varsa ya da ne kadar likiditeye dönüştürülecek varlık varsa onların bu işlerde kullanılması lazım. Aksi halde çok büyük bir adaletsizlik olur. Yani bizim şu köşedeki bakkal dükkanının, yani diyelim ki bu işlerde parası yok. Şimdi bakkal da gidiyor vergi ödüyor. Sen onun ödediği vergiyle eğer buraları tamir etmeye, telafi etmeye çalışırsan olmaz. Yani baştan da söyledim; tek bir kör kuruşun hesabını o zaman bir sorarız yani olmaz.
Semih Sakallı: Peki, Mehmet Şimşek Kasım 2025'te uyardı, “manipülasyon yapılıyor” diye. Şimdi biraz muhalefeti de eleştirelim; burada bazı isimler diyor ki: "Niye muhalefet uyarı görevini yeterince güçlü yapmadı zamanında?" Siz sonuçta zaten bu işi anlattınız, bu işi kuran isimlerden bir tanesisiniz. Burada yapılan manipülasyonları, burada yapılan bir dolandırıcılığı fark ettiniz mi? Fark ettiyseniz neden önceden kamuoyuna duyurmadınız?
Ali Babacan: Şimdi muhalefetin en büyük dezavantajı iktidara göre bizim elimizde devlet kurumu yok. Bizim elimizde veri yok. Sadece gelen duyum. Ve bu duyumların gereği zaten ilgili kanallardan yapılıyor. Ben biliyorum ki piyasanın içerisinde pek çok insan bunları güzelce rapor haline getirdi, asıl sorumlulara verdi. Şimdi biz bu kriz ortada yokken, yani bu dolandırıcılık daha ortaya çıkmamışken muhalefet olarak eğer çıkıp da dersek; "Aman ha borsada oyun var dikkat edin. Aman ha fonlara yatırım yapmayın." Ne olur? Bir düşünün.
Semih Sakallı: Erken çökertir.
Ali Babacan: Ne olur? Ya bu sefer iyi kötü birbirine karışır. Yani iyiyle kötüyü ayırt etmesi gereken, onu bulan, denetleyen ve "bunlar kötüdür, bunlar iyidir" diye ayıklayıp insanlara sunması gereken iktidar, devletin kurumları yani. Şimdi muhalefet tutup da topyekûn diyelim ki inşaat sektörü değil mi? Şimdi inşaat sektörüyle ilgili olabilir bir sürü şu anda projeler yapılıyor, daha ruhsatı alınmamış işlerin, daireler kâğıt üzerinden satılmaya başlanmış falan filan. E şimdi biz dersek ki "aman ha dikkat edin inşaata", o zaman ne olur? İşini dürüst yapan, düzgün yapan herkes de bunun mağduru olur. Dolayısıyla muhalefetin buradaki görevi, bu işlerle ilgili görevi, böyle ortalığı yaygaraya verip topyekûn bir güvensizlik iklimini beslemekten öte, gelen problemleri, duyumları ilgili kurumlara bildirip "Arkadaşlar bakın böyle böyle bir şeyler geliyor, haberiniz olsun." demektir yani. Onun ötesi sisteme zarar verir. Bir de bizim kendi ellerimizle kurduğumuz bir sistem. Yani bu sistemin tümüne zarar verecek bir iş yapmak doğru olmaz. Yani iyiyi kötüden ayırt etme devlet kurumlarıyla olur, devlet kurumlarının elindeki bilgiyle, veriyle olur. Bizim elimizde öyle bir şey yok yani. Onun için sorumluluğumuzun nerede başlayıp nerede bittiğine de tabii çok dikkat etmemiz gerekir.
Semih Sakallı: Şimdi buradan sonra yaklaşıyoruz. Biraz ekonomik tarafını, yani fon dışındaki ekonomiye de geçmek istiyorum. Tabii ki hani böyle bir, panik yaratmak için sormuyorum ama mesela benzer bir şey aynı diye olmasa da mesela Türkiye'nin, değerli Türk lirası, düşük döviz politikasında devam ettiremeyeceği yönünde çok uyarı geliyor. Orada bir enerjinin biriktiğini işte ihracatçılar söylüyor, sanayiciler söylüyor, birçok isim, hatta AK Parti'nin içindeki isimler de söylüyor ve herkes de seçimden sonra bu işin düzeltmesi olacak diyor. Şimdi yine herkesin bildiği ve sonunu bildiği ama zamanlamasını bilmediği bir şeye mi doğru gidiyoruz orada da?
Ali Babacan: Şimdi orada sorduğunuz soru aslında döviz kuru rejimi. Yani Türkiye'nin döviz kuru rejimi nedir? Şimdi bakıyorsunuz en son açıklanan Orta Vadeli Program'da bile ne diyor biliyor musunuz? “Dalgalı kur” diyor, “serbest piyasa” diyor. Bak; devletin resmî gazetesinde yayınlanan, Cumhurbaşkanı imzasıyla yayınlanan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı'nın açıkladığı belge. Ama aynı hükümetteki Hazine ve Maliye Bakanı yabancı basına sorduğunda diyor ki: "Ya kuru serbest bırakamayız” diyor “çünkü enflasyonu vurabilir” diyor. “Enflasyon belli bir noktaya düşene kadar” diyor “kuru kontrol etmek zorundayız." diyor. Böyle güven olur mu yani? Böyle devlet yönetimi olur mu? Resmî belgende “serbest” diyecek, “dalgalı kur rejimi” diyecek ama fiili uygulamanda "yok kontrollü kur götürüyoruz"... Böyle bir şey olur mu? Ya senin eğer döviz kuru rejimin kontrollü bir rejimse bunu çık açıkla, millete de önceden söyle. Niye yabancı basına söylüyorsun da ta üç senedir devam ettirdiğin aslında kontrollü kuru baştan açıklamıyorsun, baştan söylemiyorsun? Diyeceksin ki arkadaş... Ki biliyorsunuz 1 Ocak 2000'de başlatılan ekonomik programda sabit kur vardı. Merkez Bankası 18 aylık kuru açıklamıştı. Ne oldu? 18 ayın 14. ayında patladı, yönetemedi. Ondan sonra meşhur 21 Şubat 2001 krizi oldu Türkiye'de. Bütün o bankaların batması şu falan ondan sonra tetiklendi gitti. Şimdi o gün öyle bir kur rejimi açıklanmış; iyi ya da kötü ama en azından açıklanmış ya. Şu anda Türkiye'de adı konmamış, açıklanmamış, belki bazılarının önceden beri bildiği ama bazılarının yeni yeni duyduğu fiili bir uygulama var ama devletin resmi programlarında yazan “dalgalı kur rejimi” diyor. Yani aklımızla dalga geçiyorlar neredeyse. Şimdi böyle güven oluşturabilir misiniz Allah aşkına? Yani programda ne yazıyorsa uygulama odur. Yani programda ayrı bir şey, uygulamada ayrı bir şey; böyle bir şey olmaz. Devlet bunu yapmaz. Olmaz yani. Şimdi bir de tabii “devlet devlet” diyoruz da yani vatandaşlarımız devlete de bir kutsal anlam yüklüyor haklı olarak; devletin gücü önemlidir, devlet hepimiz için vardır, tamam. Ama devlet en çok da millet için vardır ve devlet dediğimiz aslında kurumların toplamıdır. Yani devlet kurumlarını şöyle toplayın, toplamına aslında devlet deriz yani yargısıyla, yürütmesiyle hatta Meclis'iyle beraber tamamının adı devlettir. E siz ama bu kurumları doğru dürüst çalıştırmazsanız, kurumlar görevini yapmazsa o zaman ne oluyor? Devlet kurumu, devletin içinde olan bir kurum görevini yapmayınca dönüyor dolaşıyor bütün millete zarar veriyor yani. Şimdi bu kur rejimi meselesi, Merkez Bankası'nın faizi önümüzdeki aylarda çok önemli bir konu olacak çünkü Amerikan Merkez Bankası faizleri biliyorsunuz bir 0.25 artırdı. Başkan faizleri düşüreceğim diye geldi, Trump'ın gözüne girdi, başkan olduktan sonra... Kevin Warsh'tan bahsediyorum, ki onunla bir 10 sene önce falan bir toplantıda oturmuştuk biraz sohbet etmiştik hani uzaktan tanıdığım takip ettiğim birisi. Ama başkan olduktan sonra baktı iş kötü, bir de petrol fiyatları falan filan derken enflasyon artıyor, Amerikan hazine tahvillerinin getirileri çok yükseldi. Yani 30 yıllıkta %5 falan yani bu acayip bir şey. Öyle olunca mecbur kaldılar şimdi faiz artırmaya. Hadi bizim Merkez Bankası; faizi düşüreceğim modunda, siyasi baskı o yönde... E bir de bu kriz çıktı; şimdi bu kriz sebebiyle bu dolandırıcılık, fon dolandırıcılığı sebebiyle bir durgunluk riski sebebiyle bu durgunluğu yönetmek için de Merkez Bankası'nın biraz daha faiz indirmesi gerekir bana göre. Ama o faizi indirmeye başladığında da bu sefer dışarıdan döviz girişinin cazibesi azalmış olacak. Yani Türkiye'de yüksek faizin en önemli sebeplerinden birisi dışarıdan faizli para girsin diye. Yani faizli para getirene diyorlar ki: "Merak etme bak kuru kontrol altında tutuyorum, faizini tekrar alıp çıkarken kur artmayacak, yani düşük bir kurdan ben sana tekrar paranı vereceğim, dolayısıyla çok iyi para kazanacaksın merak etme." diyorlar yani yabancı yatırımcılara. Döviz öyle geliyor Türkiye'ye, güvenle gelmiyor. Çok yüksek faiz sebebiyle geliyor. E şimdi bir yandan bu durgunluk riski, yani bir yandan siyasi baskılar faizi düşürme yönünde ama bir yandan da kuru tutmak için belli bir döviz ihtiyacı ve aynı zamanda da dünyada faizlerin belki de ufak ufak artmaya devam etmesi Merkez Bankası'nı gerçekten önümüzdeki durumda biraz zorlayacak yani. Vallahi arkadaşlara kolaylık versin çünkü onlar da iyi bir şeyler yapmaya çalışıyor ben bakıyorum Merkez Bankası'nda en az 1-2 kişi diyelim iyi bir şeyler, en az 1-2 kişi belki daha fazladır iyi bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama arkadaşların işi zor olacak önümüzdeki dönemde yani.
Bütün bunların çözümü de bakın aslında siyasetten geçecek yani siyasetten. Öncelikle Türkiye'ye sağlam bir ekonomik program lazım, yapısal reformuyla bir ekonomik program lazım. "Ben faizi artırdım”, e “vergileri de saldım”, e “bekleyeceğim enflasyon düşsün." Olmadı ya, 3,5 yıl oldu düşmedi, düşmüyor hala %30'un üzerinde enflasyon. E olmuyor yani; yapısal reform yok, sektör politikası yok, tarım politikası yok, hiçbir şey yok. Tasarruf adına hiçbir şey yok, "itibardan tasarruf olmaz" diye. E ondan sonra bekleyelim enflasyon düşsün... Düşmüyor, düşmez de bu kafayla yani. Topyekûn bir ekonomik program lazım, topyekûn yeni kadrolar lazım ama en önemlisi de yeni bir yönetim felsefesi lazım Türkiye'ye yani yeni bir yönetim kafası lazım. Başka türlü çözülmesi imkânsız bu sorunların yani. Zaten biz çözüleceğine inansak ya hala oralardaydık “belki ya bir gün düzelir” diye. Ya biz iktidar partisini bıraktık ha. Yani millet diyor ki "Siyaset iktidar için yapılır", biz iktidarın içindeydik, iktidar partisini bıraktık. Niye bıraktık? Çünkü bu kafayla olmayacak, Türkiye artık fayda üretemeyecek bu yapı dedik. Olmayacak dedik, onun için bıraktık. Onun için yeni bir yol açtık devam ediyoruz. Ve çok şükür de yani şu anda o bütün o yanlışların, bütün bu hataların ortağı değiliz çok şükür. Ama hâlâ bugün de doğrusu şudur diye de bakın tavsiyelerde bulunuyoruz. Benim söylediğim hiçbir şey böyle hamaset ifadesi değil. Yani eğer ton biraz yüksek çıkıyorsa içim yandı içim. Memleketim adına içim yandı içim. Belki tarz tavır biraz böyle. Yoksa hamaset yapmıyoruz. Sadece biz gerçekleri konuşuyoruz yani.
Semih Sakallı: Son iki soru. Bir tanesi biraz önce Merkez Bankası dediğiniz için; Merkez Bankası eski üst düzey yöneticileri biliyorsunuz çok ciddi suçlamalar altında. Hatta işte gözaltına alınan, tutuklanan ve sonra serbest bırakılanlar var. Parada imzası olan isimler bunlardan bazıları. Siz de eskiden bu kurumu yöneten, tepesinde olan bir isimsiniz, ne düşünüyorsunuz? Bu kadar üst düzey insanların…
Ali Babacan: "Nereden nereye" diyorum, nereden nereye... Bir zamanlar, o 2008-2009 krizinin yönetilmesiyle ve daha sonraki o ekonominin hızlı büyüdüğü dönemde, makro ihtiyati tedbirleri dünyada ilk uygulayan ve neredeyse Nobel İktisat Ödülü'ne aday gösterilecek kredibiliteye ulaşmış bir Merkez Bankası... O sapasağlam, pırıl pırıl kadroların bir tanesi kalmış değil, hepsi temizlendi oradan. Maalesef hepsi uzaklaştırıldı. Bambaşka bir insan kaynağı yapısı oluştu yani. Dediğim gibi, bakın son kadrolarda Merkez Bankası'nda en az bir-iki isim var yani, onları tutmaya çalışıyorlar bir şekilde ama yetmiyor ki... Yani sistemin tümü çok önemli. Ve bakın, bizim o kurduğumuz Merkez Bankası'ndaki o tertemiz kadrolar üzerine ne kadar ağır hakaretler yaptılar ya... Vatan hainliğiyle suçladılar. Miting meydanlarında benim arkadaşlarımı yuhalattılar ya... Merkez Bankası'nın o sapasağlam kadrolarını... Neymiş? Faizi %8'den %7'ye indirmedi diye. Siz ne yaptınız ya? %50'ye çıkarttınız işte faizi, ne yaptınız yani? İndire indire bugün hala %37. Üç buçuk yıl geçmiş, %50'den indirebildikleri %37. Dünyanın en yüksek faizlerinden bir tanesi. Sapasağlam, tertemiz kadroları meydanlarda yuhalattılar bunlar "faizi 8'den 7'ye indirmiyor" diye. Şimdi işte bahsettiğiniz, anlattığınız tür insanlarla da Türkiye bir krizden bir başkasına yuvarlanıyor yani. Şimdi 2018'de sistem değişti, başkanlık sistemi geldi, tek imzayla bütün yetki... E ne oldu? Önce bir, ilk Hazine Bakanı 2018'den sonraki, önce bir enflasyonu patlattı. Döviz kuru patladı. Ondan sonra biri geldi, bilmem KKM diye bir şey uydurdular; yine milletin sırtına yüklediler. Merkez Bankası'na karşılıksız para bastırıp o Kur Korumalı Mevduat'ın faizlerini ödettiler. Ondan sonra tekrar, hani bizim zamanımızda çalıştığımız arkadaşlar geldi. Onlar da faiz yükseltti, vergi yükseltti; başka hiçbir şey yapmadılar, yapamıyorlar, olmuyor... Ondan sonra bekliyorlar ki ekonomi düzelsin. Faturayı da emeklimiz ödüyor. Bakın, 38.000 liraya çıkmış açlık sınırına karşı bugün Türkiye'deki emekli maaşı 23.500 lira, asgari ücret 28.000 lira ya... Açlık sınırı 38.000'e çıktı, daha yeni açıklandı biliyorsunuz, 30 Eylül'de Türk-İş açıkladı. Yani dört kişilik bir ailenin asgari gıda masrafı 38.000, bugün emekli alıyor 23.5. Bu kötü yönetimin faturasını milyonlar ödüyor. Tekrar edeyim; düzelmesi de bir o kadar kolay. Sağlam kadrolar, kural bazlı yönetim ilkesi, şeffaflık, hesap verebilirlik, yolsuzlukla kesin mücadele... İşte yöntem belli. GRECO raporunda var, GRECO'da biz de varız yani. Kamu İhale Yasası'ndan bahsettim. Çözüm de bir o kadar kolay ya, tıkır tıkır hepsi çözülür. Bakarsın "Ya burası Türkiye miydi?" dersin. Pandemiyi unuttuk ya şimdi mesela, pandemi yaşadık hep beraber değil mi? Sokağa çıkma yasağı vardı, dışarı çıkamıyorduk ama şu anda pandemi deyince o kötü günleri insan hafızasından çabuk siliyor. İnsanın yaratılışından herhalde, böyle eski olumsuzluklar hafızadan çabuk siliniyor. Onun için bu kötü günler de geçer, inşallah hafızalardan da çabucak siliniverir. Bu büyük ve güzel ülkemiz yeniden ayağa kalkar, kanatlanır uçar inşallah.
Semih Sakallı: Aslında bu güzel, umut dolu cümleyle bitirmek isterdim ama bir sorum daha vardı, onu da sorayım. Bu da dediğiniz gibi; küresel faizin yükselmesi ciddi bir tehlike, ticari savaşlar ciddi bir risk Türkiye ve dünya için. Bir de Hürmüz Boğazı'nın durumu var, artık "İran-Amerika savaşı" demek ne kadar doğru bilmiyorum ama Hürmüz Boğazı'ndan kaynaklı enerji fiyatlarının yüksekliği...
Ali Babacan: Bir de Babülmendep var tabii.
Semih Sakallı: Evet, o da var. Ç
Ali Babacan: Husiler gittikçe o boğazın kıyılarını daha çok kontrol etmeye başladılar ve orada da risk var, tehdit var yani.
Semih Sakallı: Ben enerji fiyatları üzerinde sorayım size. Nasıl yönetilmeli? Türkiye ekonomisi için ne kadar büyük etkiler.
Ali Babacan: Bizim kendi içimizdeki akaryakıt fiyatlarını diyorsunuz.
Semih Sakallı: Evet, aynen öyle.
Ali Babacan: Şimdi şöyle; akaryakıt fiyatlarına böyle zırt pırt zam yapılmaz. Çünkü enflasyonun beklentisini yönetmek, enflasyonun kendisini yönetmek kadar önemlidir. 2002 yılından 2008 yılına kadarki sürede dünyada petrol fiyatları 20 dolardan 150 dolara çıktı. Yedi buçuğa katladı. Biz aynı dönemde enflasyonu tek haneye indirdik ilk iki yılda ve tam 12 yıl boyunca da tek hanede tuttuk. Yani demedik ki "Ya kusura bakmayın, bizim elimizde değil ki, petrol fiyatları kardeşim 20 dolardı çıktı 150 dolara, ne yapalım?" demedik. Yönettik. Çünkü bu sadece “mesai saatinde çalışayım, sonra eve gideyim yatayım, şurada gezeyim mezeyim...” böyle olmaz. Hazinenin ışıkları sabahlara kadar yanacak arkadaş. Maliyenin ışıkları sabahlara kadar yanacak. Biz o krizleri öyle çözdük. Herkes çok çalışacak ama topyekûn kurum olarak çok çalışacak. Herkes, kurumdaki her kişi içi yanacak, kalbi ülke için atacak. Eğer kurumda çalışanlara "Sen kardeşim siyasi görüşün bu, sen bilmem Alevi'sin, sen de bilmem şuradan gelmişsin." falan filan diye siz ayırıp da, bütün kurumlar için söylüyorum bunu, ayrımcılık yapıp da sadece belli profilden insanları yönetici yapıyorsanız o kurumun performansı topyekûn düşer, olmaz yani. Yani insan kaynağı yapılarıyla başlayan bir iş bu. Onun için, çok çok çalışacak. Bir de sektör sektör bu enerji fiyatlarının hangi sektörü ne kadar etkilediği, hangi sektörün maliyet yapısındaki enerjinin ne kadar büyüklükte olduğunun tek tek sürekli hesapları yapılacak. Eskiden Devlet Planlama Teşkilatı vardı. Kapattılar ya! Yani devletin bütün sistemini gören, ülkenin bütün programlamasını yapan ve yanlışa da gidip “Bu yanlış” diyebilen kurumdu DPT. Kapatıverdiler bir günde. 2018'de başkanlık sistemiyle bir baktık DPT diye bir şey kalmamış ortada. Şimdi plansız, programsız, yönsüz. Orta vadeli programda bilmem işte anlattım; kur rejimi “dalgalı rejim” diyor, uygulamada “kontrollü rejim”. Böyle hale geldi ülke yani. Ve akaryakıt fiyatlarını ayarlamanın ayda birden daha fazla olmaması lazım. Ayda iki bile çoktur bakın; ayda bir, ayda bir. Hemen “petrol fiyatı %10 arttı” diye ben de gideyim pompayı %10 artırayım... Bir dakika, acele etme ya! Dur bakalım, belki İran savaşı biraz daha sönümlenir, belki bir şey olur. Yıl sonu enflasyon hedefini dikkate alarak o akaryakıt fiyatlarını aylık ayarlaya ayarlaya gitmesi lazım hükümetin. Onu ayarlamak için de iki tane elde enstrüman vardır. Çünkü maliyet değişir, petrol fiyatlarına bağlıdır; rafinaj maliyeti vardır, şudur budur ama devletin elinde bir ÖTV-KDV enstrümanı vardır, bir de sübvansiyon enstrümanı vardır. Gerektiğinde sübvansiyon, gerektiğinde ÖTV-KDV ekleyerek çıkararak fiyatları, pompa fiyatlarını mümkün olduğunca belli bir çizgide götürmek lazım. Çünkü insanların her gün arabada geçerken gördüğü, otobüste, dolmuşta geçerken kırmızı kırmızı koca koca akaryakıt fiyatları yazıyor. Eskiden döviz bürolarının önünde trafik biraz yavaşlardı o kriz dönemlerinde; millet bakardı dolar kaç, ondan sonra araba hızlanırdı. E şimdi neredeyse akaryakıt istasyonlarının önüne bakıyorsun; insanlar “benzin kaç, motorin kaç?” Bu psikolojiyle 86 milyon enflasyonla yatıp kalkıyor. Sen eğer 86 milyonu her gün akaryakıt fiyatlarını zırt pırt oynayarak enflasyonla yatıp kaldırırsan enflasyon düşmez bu ülkede. Bilmiyorlar ya! Reel sektörü tanıyan kişi de yok artık sistemde. Yok işte New York'u bilir, öbürü bilmem şunu bilir bunu bilir ama Türkiye'nin sanayisini bilen, KOBİ'sini bilen, esnafını bilen, çiftçisini tanıyan,bilen ve buna göre politika oluşturan bir ekip de kalmadı devlet yönetiminde. Biraz da problemleri bundan yaşıyoruz yani. Ben hep söylüyorum; biraz Sultanhamam'ın, Yeşildireğinin, biraz Çıkrıkçılar Yokuşu'nun tozunu yutan insanlar lazım sistemde. Yoksa yönetemezsiniz, olmaz.
Semih Sakallı: Eskiden vardı.
Ali Babacan: Eskiden vardı tabii. Sapasağlam kadrolarla yürüttük çok şükür. İyi de sonuçlar aldık yani. Daha da iyisi olur, daha da güzel olur. Hiç endişe etmesin kimse yani.
Semih Sakallı: Dediğim gibi umut veren bir cümleyle bitirelim. Çok teşekkür ederiz vakit ayırdığınız için.
Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Semih Sakallı: Bu belki fon dolandırıcılığı bittikten, çözüldükten sonra daha yapısal konular konuştuğumuz başka programlar yaparız.
Ali Babacan: Tabii ki tabii. Türkiye'nin meselesi daha büyük yani. Kolay kolay da bu iktidar iş başında olduğu sürece kolay kolay da çözülmeyecek. Onun için konuşacak, anlatacak, seçime kadar iktidara tavsiye edecek. Ama seçimden sonra da inşallah kolları sıvayıp yapmaya başlayacağımız çok iş var yani.
Semih Sakallı: Çok teşekkürler. Görüşmek umuduyla.
Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun.